Şair kadınlara bin selam

Erkek egemen toplumlarda varlık mücadelesi veren kadınlar, şiirde de aynı mücadeleyi vermek zorunda kalmıştır. Şiir için 8 Mart’ın anlam ve önemi, galiba en iyi, kadınların sloganından ilham alarak söylersek şöyle dile getirilebilir: İyi ki şair kadınlar var ve iyi ki her yerdeler…

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com

DUVAR – ABD’nin New York kentinde Mart 1857 tarihinde 40 bin dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçileri fabrikaya kilitlenmesinden sonra çıkan yangında 120 kadın işçi yaşamını yitirdi. Danimarka’nın Kopenhag kentinde 26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde düzenlenen 2. Enternasyonal’e bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart’ın dünya kadınlar günü olarak anılmasını önerdi. Sosyalist Clara Zetkin’in teklifi oybirliğiyle kabul edildi. 1921’de Moskova’da düzenlenen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart’ın adı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. ABD dahil birçok ülkede 8 Mart’ın anılmasına izin verilmedi ve etkinlik düzenlenmesi yasaklandı. Ancak kadınlar yılmadı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.

Anma ve kadın mücadele günü olan 8 Mart dolayısıyla modern Türkçe şiirde iz bırakan ve artık aramızda olmayan şair kadınları selamlayan kısa bir tur yapalım istedik.

Rüzgar Saati, Gülten Akın, 79 syf, Varlık Yayınları, 1956

Modern Türkçe şiirin belleğine, bir daha silinmeyecek biçimde, ilk şair kadın 1950’li yıllarda kaydolur. 1951’de Son Haber gazetesinde yayımlanan şiiriyle Gülten Akın (23 Ocak 1933 – 4 Kasım 2015) beklenmedik bir adım atar. Bir şair kadın olarak yalnızca şiir yazmakla kalmamıştır. Şiirlerinde yeni bir duygu, düşünce, dil ve duyarlılık söz konusudur. Akın’ın, ilk kitabı “Rüzgâr Saati” 1956’da yayımlandığında şiirde kalıcı olacağı da anlaşılır. Okurla 1960’ta buluşan ikinci kitabı “Kestim Kara Saçlarımı” Gülten Akın’ın şiirdeki yerini pekiştirmenin yanı sıra kadın sesinin şiire taşınmasında da öncü olur. Kitaba adını da veren “Kestim Kara Saçlarımı” şiiri, kadın başkaldırısının modern Türkçe şiirdeki ilk örneklerinden biridir. Şiiri okuyalım:

Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön
Onlarsız olmazdı, taşımam gerekti, kullanmam gerekti

Tutsak ve kibirli -ne gülünç-
Gözleri gittikçe iri gittikçe çekilmez
İçimde gittikçe bunaltı gittikçe bunaltı
Gittim geldim kara saçlarımı öylece buldum

Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi
Bir şeycik olmadı – Deneyin lütfen –
Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım
Günaydın kaysıyı sallayan yele
Kurtulan dirilen kişiye günaydın

Şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi
Bir yaşantı ile karşılayanlara
Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum

Gecekondu, Sennur Sezer, 42 syf, Ersa Matbaacılık, 1964

Hemen hemen aynı yıllarda modern Türkçe şiirde bir başka şair kadının sesi duyulur. İlk şiiri 1958’de yayımlanan Sennur Sezer’in (12 Haziran 1943 – 7 Ekim 2015) ilk kitabı “Gecekondu” 1964’te çıkar. Modernleşme krizi içindeki Türkiye’de altmışlar toplumsal dönüşümün hızlanmasıyla birlikte siyasal muhalefetin makas değiştirdiği, her alanda “sol dalganın yükseldiği yıllar” olur. Hızla örgütlenen toplumda emekçilerin sesi daha da yükselmeye başlar. Sennur Sezer de sosyal ve siyasal mücadelenin içinde yerini alır. Hem bir işçi, emekçi kadın olarak hem de şair kadın olarak yaşamın, mücadelenin içindedir. Sennur Sezer’in şiirlerinde emekçi, şair ve kadın kimlikleri iç içe geçer. Emekçi bir kadının dili, yoksul halktan bir kadının duyarlılığıyla emekçilerin, yoksulların yaşantısını şiire aktarır.

Kimse öldüremez bu boşunalık duygusunu
Soğan doğra kıyma koy ateşi kıs
Ateşi kıs pirinçler diri kalsın
Salçalı pilavlar votkalar kahkahalar

Ödemez arkadaşsızlığımı
Zor günler yaşadım
Utanmam anmaktan

Çirkindim yoksuldum arkadaşsızdım
Kocaman sözler iri göğüsler hantallıktı simgem
Utanmam
Ama akşamları
Bu boşunalık duygusu kapıyı çalmadan
Usulca ilişiverir yanıma
Çocuğu giydir parklara çık
İşten dönenleri gözle
Köfte güzel olmuş saçın yakışmış
Orhan ağbi ölmüş… Artık yazmıyor musun?
Kirazlar aldandı
Ben aldanmadım
Ayşeyi büyüttüm
Büyüttüm öfkemi… arkadaşsızlığı
Çirkinliği
Hadi saçlarını kes ninniler söyle:
Kızımın da adı Ayşe
Yiğit atılır ateşe
Bu ışık böyle büyüsün
İş düşmez bir gün güneşe
Hadi çamaşırları yıka ölülere ağla
Ninni söyle:
Kızımın da adı Bengi
Dünyaya saldığım türkü
Sular aktıkça durulur
Bozuk yapılar yıkılır
Çürür sarı yaprak gibi

Hadi kendini yen hadi kendini

Aynı yıllarda bir başka kadın, şiir ortamına adımını atar. İlk şiir kitabı “Umut Pembeleri” adıyla 1962 yılında yayımlanan Melisa Gürpınar (9 Aralık 1941-24 Kasım 2014), kentli orta sınıf birey duyarlılığıyla katılır şair kadınların arasına. (Şairin kitaptaki adı Melisa Erdönmez’dir.) Melisa Gürpınar’ın son şiir kitabı 2014’te “Güzel Acılar Ülkesi” adıyla yayımlanır. Kitaptan bir bölüm okuyalım:

Güzel Acılar Ülkesi, Melisa Gürpınar, 84 syf, Mu yayınları, 2014

kalmadı artık bir anlamı
saate bakmanın,
sendeliyor güneş bile
yörüngesinde.
ya öldük
ya da söndürüyor birisi
yolumuzdaki ışığı gene.

hani bir mayıs akşamı
tam taşırken
yol yorgunu kırlangıçlar
saçak altına kuru dalları,
üç beş kör yarasa
göğü yırtan bir hızla
karışır ya aralarına,
ne çok isterdim
böylesine anlamsız
bir saldırıda
dingin ve güvenli kalmayı,
sürülmüş tarlalar kadar
söz verebilmeyi yarına.

Altmış ve yetmişli yıllarda öyküde ve romanda yazar kadınların sayısı hızla artar. Ancak aynı artış şiirde, şiir yazan kadınların sayısında görülmez. Böylesi bir patlama için doksanlı yılların gelmesi gerekecektir. Altmışlar yetmişler hatta seksenlerde edebiyat, sanat, şiir dergileri, seçkiler, antolojiler kaynak alınıp incelendiğinde ne yazık ki çıkan sonuç bu. Toplumun genelinde egemen olan erkek egemen anlayış erkeklerin yönettiği dergilerde, erkeklerin hazırladığı antolojilerde de hükmünü yürütmüş anlaşıldığı kadarıyla.
Erkekler tarafından ortaya atılan ve savunulan “kadınların şiir yazamayacağı” tezinin buruşturulup tarihin çöplüğüne atılması için seksenlerin sonuna, hatta doksanlı yılların ortalarına gelinmesi gerekecektir. Gülten Akın’ı istisna sayan ve diğer şair kadınları görmezden gelen erkek egemen bakışın değişmesinde Nilgün Marmara’nın (13 Şubat 1958 – 13 Ekim 1987) ve şiirlerinin önemli payı olduğu söylenebilir.

Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Nilgün Marmara, 175 syf, Everest Yayınları, 2006

Marmara’nın şiirleri, ölümünden kısa bir süre sonra “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” (1988) adıyla yayımlanır. Şairin hem sözü, hem dili, şiirlerdeki sözcük dağarcığı hem de imge dünyası ve yapısı, modern Türkçe şiir geleneğinin, deneyiminin, birikiminin ve şiir beğenisinin bir hayli dışındadır. Nilgün Marmara’nın şiirleri bir süre yadırgansa da zamanla azımsanmayacak bir okur kitlesi tarafından ilgi görür. Nilgün Marmara’nın şiirlerindeki temel sorun varlık, daha çok da varoluşla ilgilidir. Şiirsel yapı, imge düzeni ve dil, şairin varoluş sorununu kuşatıcı bir nitelik gösterir. Marmara’nın yapıtları için modern Türkçe şiirde özü sözü birbirini tamamlayan, birbirini geliştiren, çoğaltan bir şiir olması yönünden de önemlidir diyebiliriz. Şairi, 1986 tarihli “Masal” başlıklı şiiriyle anımsayalım:

Baba eve gelir ekmeğiyle, bıçağıyla
Evdedir anne kaşığıyla, sapıyla,
Gözevinden vururlar onu,
Karartırlar etözünü

Ölmüş ölmüş dirilmiş kışkırtan bir perde
boyunca
Hiç saklamamış cesedini görmek, göstermekten
kendine ve elaleme
Bir arpa yüksekliğinden bakmış ve bakılmış
Kuş uçurtmaz dangalak bir yergök sınırında
Düşünmemiş kısacık erimini alınlık utkuların
İsmin yerini tutanı kullanmış yaşamın
her kipinde
Zürafa bir dilin uzun boynuna inip çıkan
şaşkınlığında dondurmuş ritmini.

Artık, utanıyor kediler
bir çöplükten beslenmeye.

‘DAYAĞA KARŞI DAYANIŞMA YÜRÜYÜŞÜ’

 

Bir parantez açarak Nilgün Marmara’nın ölümünden bir süre önce, ama aynı yıl içinde, 17 Mayıs 1987’de ilk defa kadınlar tarafından İstanbul’da 12 Eylül askeri darbesi sonrası “Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü” yapıldığını anımsatmak isteriz. İstanbul Kadıköy’de yapılan yürüyüş ve miting, Türkiye’de feminist hareketin çıkışında da tarihsel anlam ve önem taşır. Nilgün Marmara’nın bu mitingde yer alıp almadığını bilemiyoruz. Ancak mitingi düzenleyenlerin içinde Marmara’nın arkadaş ve iş çevresinden kadınların olduğunu da söyleyebiliriz. Bu bilginin, eril kuşatmaya karşı Nilgün Marmara’nın şiirlerinde görülen tavrın, sosyal, kültürel, siyasal, tarihsel kaynaklarını anlamak açısından önemi olabilir.

‘BAĞIMSIZ KADIN HAREKETİ GÜÇ KAZANDI’

Doksanlı yıllarla birlikte kadın mücadelesinin bağımsız siyasal bir çizgide sürdürülmesi anlayışı, sosyal olarak genişleyerek çeşitli sol siyasal çevrelerde kabul gördü. Bağımsız kadın hareketi hızla güç kazandı. Kadınların kadın kimliğine dayalı hak ve talepleri kültürel alanda da yaygınlaştı. Doksanlı yılların sosyal, siyasal, kültürel ortamını, atmosferini şiirlerine yansıtmış olan dönemin genç şairi Didem Madak’ın, (8 Nisan 1970 – 24 Temmuz 2011) kadın hareketinin bu yükselişinden bir hayli etkilenmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Grapon Kağıtları, Didem Madak, 72 syf, Metis Yayıncılık, 2016

Adını Sombahar dergisinde çıkan şiirlerle duyuran Didem Madak’ın ilk kitabı “Grapon Kâğıtları” 2000’de okurla buluşur. Doksanlı yılların ikinci yarısından başlayarak iki binli yılların şiirinde söz, söyleyiş ve özgün diliyle dikkat çeker. Madak’ı, “Ay Işıl’a Sığınmıştı” başlıklı şiiriyle selamlıyoruz:

Işıl çocuktu o zaman, ben de öyle
Mevsim kesin yazdı, karpuzdan feneriyle
Hani her çocuğu başka bir çocuğa
Yaklaştıran bir şarkı vardır ya
Kıyıya yanaşan bir gemi gibi.

O akşam ay Işıl’a sığışmıştı, Işıl çocukluğuna,
Çocukluğumuz mor bir zambağa
Hani her çocuk zaman zaman
Kendini mor bir zambağın içinde düşler ya
Sonra iki çocuk birbirine gülümser, sonra
Zambağın içine bir çiy tanesi düşer

Koşuşan iki ateş gibi konuşmuştuk
İki küçük geveze gece sineğiydik
Düşlerimiz el ele tutuşmuştu,
el ele tutuşmuş iki kelebek gibi.
Gidecektik, kaçacaktık buralardan
Uzak ülkeler düşlemiştik.
Büyük gemiler yüzmüştü ruhumuzda
Ben Işıl’ın yelkenini üflememiştim
Bensiz uzaklara gitmesin diye
Pirinç taneleri savurmuştuk havaya,
Grapon kağıtları, konfetiler…
Fener alayı geçmişti gözlerimden
Işıl sevinçle alkışlamıştı.
Bir daha hiç ay Işıl’a sığışmamıştı.

O akşamki gibi, o akşamki kadar büyük
Siyah saçlı bir mucizeydi sanki ay
Ateşe atmıştık biz onu
İnce ve beyaz bir kemik gibi
Susmuştuk, peygamberler inmişti hayatımıza,
donuk fotoğraflar, yalanlar, kitaplar…
Susmuştuk, bir baykuş
Kapı aralığına sıkışmış bir ruh gibi bağırmıştı
Susmuştuk, bir daha hiç
Ay Işıl’a sığışmamıştı.
Ayın yerinde kara bir delik kalmıştı.

Suyu Dinleyen Çöl, Hayriye Ersöz, 80 syf, Mayıs Yayınları, 2006

Anma ve mücadele günü 8 Mart dolayısıyla modern Türkçe şiirde bıraktıkları izler derinlere işlemiş şair kadınları kısa bir turla gündeme taşıyan yazımıza, yaşamını genç denilecek yaşta yitiren Deniz Hayriye Ersöz’le (2 Ekim 1972 – 10 Kasım 2018) devam ediyoruz. Ersöz’ün, Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü’nü alan dosyası “Suyu Dinleyen Çöl” 2006’da kitap olarak okurla buluşur. Deniz Hayriye Ersöz’ü “Sizin Sayılarınız Benim Kelimelerim Vardı” başlıklı şiiriyle analım:

Sizin sayılarınız vardı ya benim kelimelerim
Hep erken doğardı ağzımda tutamazdım
Sevgileriniz naftalin kokardı beklemekten
Ah göllerin balçıkları yuttu, beni sizin gözleriniz
Sazlık.

Sizin sokağınız vardı ya ben boğuldum
Zaten çok dardılar ya da ben hep kalabalık
Elleriniz lambalı çıplak durulmaz
Ah bin çıkarlı sokaklarınızda her an kurban ve ziyan
Yazık.

Sizin iblisiniz bile eğitimli dans etmeyi bilen aslanım
Yürü be koçum, “kim tutar beni”ydiniz ya da lades neşesi
Size yakıştı aferinler sizin, üstelik bir şehir kadar çoktunuz
Ah soysuz kahramanlıklarınızda onca kül ve yara
Dağınık.

Sizin hikâyeniz upuzun ve korunaklı sabah ayazında
Pusuya eğimli düşlerinizde şehvetli diş izleri
Sizsiniz özel ve mülkiyet, gerisi gürültüsünde uykusuz
Ah benim eskilerim tozlu belki de göründüğüm ayna
Kırık.

Modern Türkçe şiir doksanlı yıllardan itibaren kadınların ve genç Kürt şairlerin sesiyle önemli bir atılım ve açılım gerçekleştirdi. Söz konusu bu iki kaynaktan gelen katkıyla şiirde samimiyet ve hakikat yeniden önem kazandı. Doksanlı yıllardan sonra şair kadınların sayısının artmasıyla şiir ortamındaki eril kuşatmada önemli bir gerileme görülüyor. Ancak ne yazık ki hâlâ daha şair kadınlar için “yalnızca şiir yazmak” yeterli olamıyor. Onların bir de şair kadın olarak varlıklarını kabul ettirme mücadelesi vermeleri gerekmekte.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim. Zaman zaman şiiri eksen alarak kimi erkeklerin sosyal medyada başlayıp medyaya da yansıyan eleştirilerde ve birtakım tartışmalarda gösterdikleri saldırgan tutum, eril iktidar için modern Türkçe şiirde aslında işlerin artık eskisi gibi yürümediğine işaret sayılabilir.


Enver Topaloğlu kimdir?

Şair. İlk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kendi isteğiyle bitirmeden ayrıldı. Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Sürekli basın kartı sahibi. Şiirlerini 1990’dan itibaren Defter başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Yasak Meyve, No, Evrensel Kültür, Duvar gibi dergilerde yayımladı. Bugüne kadar yayımlanan şiir kitapları; Yakamoz ve Tebessüm (e yayınları, 1993), Kristal Kral (Noyirmiyedi yayınları, 1997), Divane (Şiirden, 2006), Aşk Kayıtları (Yitik Ülke yayınları, 2013).