Fatih Türkmenoğlu: Feminist olmaktan gurur duyuyorum

Gezginliğiyle bilinen, her gezdiği yerlerden insan hikâyesi biriktiren Fatih Türkmenoğlu, Her Perşembe Saat 4’te kitabında yine merkeze insanı koyuyor. Kadınların yaşamlarını, zorluklarını, mücadelesini, umutlarını taşıyor satırlara…

Naz Erdoğan

DUVAR – Gezi kitapları ve televizyon programlarıyla adından söz ettiren Fatih Türkmenoğlu bu kez hikâye kitabı Her Perşembe Saat 4’te ile okurların karşısına çıkıyor. Her Perşembe Saat 4’te İnkılap Kitabevi tarafından yayımlandı.

Dört kadın hikâyesinden oluşan Her Perşembe Saat 4’te, birbirinden çok farklı görünen, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta yaşayan kadınların, aslında incecik iplerle birbirlerine bağlılıklarını konu alıyor. Denizli, Miami, İstanbul, Chicago; sisler altında kesişiyorlar. Zamanlar, hayatlar, şehirler, hayaller birbirine değiyor. Zaman zaman hüzünlendiriyor zaman zaman da kadınların mücadeleci yanı umut veriyor… “Kendimi feminist olarak tanımlamaktan gurur duyuyorum” diyen Fatih Türkmenoğlu ile hem kitabını, hem kadınların dünyasını hem de hayata nasıl baktığını konuştuk…

Her Perşembe Saat 4’te 4 kadının hikâyesinden oluşuyor… Özellikle ilk hikâyeden başlayacak olursak, Gül Hanım sanıyorum sizin tanık olduğunuz bir döneme tanıklık ediyor. Çocukluğunuza tanıklık diyelim… Nereden başladı bu hikâyeler?

Çok doğru; 70’ler ve 80’ler benim çocukluğuma denk geliyor. Eskiye özlemmiş gibi algılanmasın, ama bence çok özel bir dönem. Özellikle Türkiye’de. Bir yandan anarşi, ardından sıkıyönetim ve askeri idare, bir yandan yoklar ve yasaklar. Ama tüm bunların yanında, sıcacık komşuluk ve akrabalık ilişkileri… Cep telefonu, internet, bilgisayar, sosyal medya, hatta birçokları için telefondan bile önceki dönem bu zaman dilimi.

Aslında ilk yazmaya başladığım hikâye Fatma Fairy oldu. Gül Hanım ikinci yazdığım öykü. Bir öğleden sonra Chicago’da başladım. Ben 22 yaşındayken New York’da adı Fatma olan bir kızla tanışmıştım. Türk kızı. Ben o zaman orada yaşıyordum, okuyordum. Pizzacıda sohbet etmeye başladık, belki yarım saat konuştuk. Aklımda kalanlar, karaktere eklenenler, bolca da kurguyla bu öykü çıktı. Sonra Gül Hanım ve diğerleri geldiler. Derken tüm karakterler ince iplerle birbirlerine bağlandı. Okyanusları aşarak, yılları umursamadan hem de… Biliyor musun Naz, ben bu dört öyküyü iki yıldan uzun zamanda yazdım. İnan tüm bu süre boyunca bu karakterlerle yaşadım sanki!

‘GİDECEKLERİ YOLLARI KARAKTERLER TERCİH EDİYOR’ 

Biraz dönem yolculuğu biraz da günümüz modern hayatın gelgitleri… Yazarken ve bu dört hikâyeyi okurla buluştururken sizin gelgitleriniz oldu mu?

Olmaz olur mu hiç! İçimde her an bir savaş vardı. Gerçek hayattan karakterlere ilham veren kişilerin hayatlarından kopya çektim arada. Tabii bir karaktere ilham veren birden çok insan vardı aslında. Öyle mi dese, böyle mi durumları çok can sıkıyor. Bazen günlerce, haftalarca sürüncemede kaldığım zamanlar oldu. Neyse ki herkes yolunu buldu. Ben de huzura erdim.

Her biri farklı karakterlerde, farklı zaman dilimlerinden geçen ama her bir karakterde birbirine dokunan, değen karakterler… Özelikle mi tercih ettiniz?

Hayır, kişiler de kurgu da kendiliğinden gelişti. Yazı öyle bir dünya, öyle bir girdap ki, insan dalınca biraz öbür boyuta geçiyor. Ciddi söylüyorum, artık karakterler tercih ediyorlar gidecekleri yolları, yazar duruyor. Veya yazar sadece aracı diyelim. Zaten bu his, böylesi bir akış yakalanmazsa, o kitap mekanik kalır bence. Bir nevi paralel bir evrene geçiliyor, zaman ve duvarlar eriyor. Acayip hoş bir his… Tabii on tane daha kitap yazarsam akıl sağlığımı nasıl korurum, işin o kısmını henüz bilemiyorum:-)

Fatma’nın hikâyesi biraz da Türkiye gerçeği, ne dersiniz?

Çok hem de. Ben Fatma gibi görünmez, daha doğrusu görünmez ve duyulmaz olmayı tercih eden çok kadın tanıdım. Fatma, hayatının aşkını bulduğu zaman çiçek açmaya başlıyor, ama ne yazık ki uzun sürmüyor bu da… Şimdi düşünsene, önce baba veya abi baskısı, sonra koca baskısı. Kadının birey olma süreci fazla geriden geliyor ülkemizde. Şiddete maruz kalan, kadın… Her tür tacize uğrayan, çoğunlukla susan da. Ben iki kız çocuk babasıyım. İki kız kardeşim var. İki tane de dişi kedim. Kendimi feminist olarak tanımlamaktan gurur duyuyorum. Aşırı maskülen, hatta kaba bir dille ve bencilce kadınlara zulmeden hemcinslerime tahammül edemiyorum. Açıkçası bir kadın ve erkek arasında hiçbir fark yok bence. Hatta şöyle bir fark var, kadın genellikle daha zeki, daha yaratıcı, renkli ve güzel…

Her Perşembe Saat 4’te, Fatih Türkmenoğlu, 176 syf., İnkılap Yayınları, 2019.

Neden kadın hikâyeleri?

Özel bir seçim değil, öyle denk geldi. Dediğim gibi, kadınlar her toplumda daha renkli. Daha dilbaz, çok daha işveli… Daha bol detay var kadında. Giyiminde, aksesuarlarında, yarattığı mekânlarda, günlük yaşayışında… Yazıya iyi geliyor. Tasvirler ilgi çekici oluyor. Erkek karakterler hep geride kaldı bu kitapta. İyisi de kötüsü de. Dediğim gibi, özel bir seçim değil; böyle oldu.

‘GERÇEK HAYAT ÇOK İŞİME YARADI’

Peki, her bir hikâye tanık olduklarınız mı?

Mutlaka her hikâyede hayatıma giren, değen insanlar ve olaylar var. Ama bunlar sadece ipucu, küçük hatırlatma boyutunda. Çok işime yaradı gerçek hayat, olayların perde arkasını iyi zenginleştirdi. Bir de nerede kurguya geçebileceğimin tüyolarını verdi. Bazen aynı karakterde birden çok, hatta bazen on ayrı gerçek insandan ilham aldım. Ama sonunda her şey kurgu… Ya da belki değil, kurgu değil dediğimiz bu hayat kadar gerçek… Ne bileyim!!!

Türkiye ya da dünyada kadın olmak zor aslında… Hele ki günümüzde… Öykülerdeki kadınlar, Fatma/Fairy, Gül hanım, Sherry, Cohen… Bunları ayakta tutan umut var, ama kimisi yenik düşüyor, kimi mücadeleyi seçiyor… Hüzünlü sonlar gibi özgürleştirici sonla biten öyküler… Belki kitabınızdan yola çıkarak kadınlar dünyasını biraz anlatın desem? Nasıl bakıyorsunuz?

Ben ciddi şeytan kadınlar da erkekler de tanıdım. İyi, kötü, güzel, çirkin her cins için geçerli kavramlar. Kadın dünyasının en içini bilemem. Sanırım, ne yazık ki, otosansürün her an kendini hissettirdiği bir dünya kadınların dünyası. Böyle giyersem ne derler, şimdi bu adamla burada oturursam kocamın kulağına gitmesin, bir adım geride durayım gibi kaygıları olduğunu düşünüyorum kadınların. Fakat bir yandan da kadınları çok becerikli buluyorum. Zamanı bizden çok daha verimli kullandıklarına eminim. Bir de kadınlar arasındaki dayanışmaya bayılıyorum. Kadınlar konuşuyor, içini döküyor, dinliyor. Erkekler içine atıyor genelde. Bu da bizi sıkıcı yapmakla kalmıyor, zamanla hasta ediyor. Bırrrrr!

Peki, son olarak yazmak, kurgunun içinde girmek sahicilik gibi, sizde nasıl duygular bırakıyor?

Yazmak dünyanın en güzel şeyi… Bir kurgunun içinde yaşamak ve bunu yazmak, inanılmaz bir his. Aslında düşünüyorum da, hepimiz bir kurgunun içinde yaşıyoruz. Her sabah yarattığımız bir sarmalın içine uyanıyoruz. Bu sarmalın başkarakteri olan ben, ne yapması gerekiyorsa onu yapıyor. Sadece yazarken kurgu çok özgür… Hatta sınırsız, ülkesiz, korkusuz… Sanırım yazmayı en çok bu yüzden seviyorum. Gerçek olduğunu sandığımız bu hayattaki her tür zincirin üstünde. Hep yaşadığım günü eleştirdim ben. Mutlu olmak için yeni bir kurgu ekledim anlara. Yazarken bunun bir updated sürümü var sanki. Kurgu içinde kurgu, her şey mümkün, her şey bende!