Abidin Parıltı: Hatırla ki yaşayasın!

Abidin Parıltı'nın bildiğimiz bir coğrafyadan acıyı şenliğe dönüştürerek, dört yılda yazdığı yazdığı ilk romanı Koz yayımlandı. Öfkenin tutkulu yazmaya vesile olduğunu ifade eden Parıltı: Kitabı yazarken altta kalan insanı, çıkış arayışlarını ve hayatta kalma stratejilerini merak ediyordum.
Abidin Parıltı

Adalet Çavdar  adaletcavdar@gmail.com

DUVAR – Radikal Kitap başta olmak üzere pek çok dergi ve gazetede uzun süreler kültür sanat yazıları yazan Abidin Parıltı’nın ilk romanı Koz, Doğan Yayıncılık tarafından yayınlandı. İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Dramatik Yazarlık okuyan yazar, dizi senaryolarının yanı sıra Hüseyin Karabey’in yönetmenliğini yaptığı ve çeşitli ülkelerden ödüller alan “Sesime Gel” filminin de senaristi. Daha önce çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanan Heveskuşu (öyküler, 2008) Dengbêjler, Sözün Yazgısı ve Kürt Romanı Okuma Kılavuzu (ortak çalışma, 2010) kitaplarının yazarı.

“…Bin” şehrinden “…Kin” şehrine bir hikâye anlatıyor Abidin Parıltı. Bildiğimiz ve tanıdığımız bir coğrafyadan acıyı bir şenliğe dönüştürerek yazıyor. Savaşın içinde yaşayan insanların günlük hayatlarını olağan bir dille anlatıyor. Anlatım biçimi bakımından daha önce okuduğunuz trajedinin anlatılırken daha da büyüdüğü romanlardan biri değil Koz. Bir yanda çocukluğu bir yanda bugünü ile Azhar hafızasıyla ve kendisiyle uğraşıyor roman boyunca. “Adından başka evi kalmayan” insanların hikâyesi bu roman.

Abidin Parıltı ile ilk romanı Koz’u ve bir coğrafyanın acı ile bilinen dilini dönüştürmeyi konuştuk.

Abidin Parıltı

‘EDEBİYAT NEDEN ACIDAN İBARET OLSUN’

Koz ilk romanınız. Fikrin ortaya çıkması ve yazım sürecinden bahsedebilir miyiz?

Yazım süreci dört yıl. Fikirlerin olgunlaşması, yazım biçimini aramak ise daha eskiye dayanıyor. Dönemi anlatan araştırmaları, günlükleri, söyleşileri, fanzinleri, bildirileri okudum; dönemin ruhunu ele veren müzikleri romana son noktayı koyana kadar dinledim. Bir itiraz ile romanı yazma fikri bende oluştu diyebilirim. Savaşı ve dönemi anlatan romanlar ve filmlerde genel olarak trajedi çok ön plandaydı. Trajik olan daha da büyütülerek veriliyordu. Benim açımdan bunda keşfedilecek bir şey yoktu. Bense bütün o savaşın içinde geride kalmış, unutulmuş, kaybetmiş, bugün ismi herhangi bir biçimde bile anılmayan, görülmeyen sıradan insanların hayatını merak ettim. Savaşın ortasında sıradan insanlar nasıl yaşar, nasıl katlanır, neyden korkarlar, neyi arzu ederler? İşte bu soru beni harekete geçirdi diyebilirim. Beni ilgilendiren savaşın üst boyutu, genele yansıyan boyutu değildi, o zaten yazılıyor ve yaşanıyordu. Ben altta kalan insanı ve gündelik hayatını, yasaklara karşı buldukları çözümleri, çıkış arayışlarını, oyun oynamaya verdikleri değeri ve hayatta kalma stratejilerini merak ediyordum. Bütün hazırlıklarım roman yazma süreci boyunca gelişti. Romanı yazdıkça ben de öğrendim. Sık sık dinlendirdim, değiştirdim, beğenmedim, yeniden yeniden yazdım. Çok yazmıştım, azaltmakta hiçbir sakınca görmedim. Anlattığım her şeyin dünyanın herhangi bir yerinde yaşanmış ya da yaşanacak olmasına, gerçek ve eğlenceli olmasına, karakterlerin tutarlı ve dramaturjisinin sağlam olmasına çok özen gösterdim. Diğer yandan hayat acıdan ibaret değil, edebiyat neden acıdan ibaret olsun, diye düşündüm. Bir meseleyi eğlenceli anlatmak o meseleyi hafife almaz aksine dozundaysa, meseleyi daha güçlü bir şekilde okura sunar. Sonuçta var olandan yeni bir hikaye ve yeni bir dünya kuruyorsun. Bunun noktasına kadar hesabını yazarın önce kendisine vermesi lazım. Bitti denildikten sonra bile defalarca değişti. Yazar için sancılı bir süreç ama bunun okura yansımaması gerekiyor. Yazarın sancısı ve sıkıntısı, uzun zamanda yazılmış olması okuru zerre kadar ilgilendirmez. Yazarın anlattığı hikaye okuru ilgilendirir, neyi keşfettiriyor, yeni ne anlatıyor, nasıl anlatıyor? Okuru bu sorular ilgilendirir bence. Savaşı anlatan savaş karşıtı, yer yer eğlenceli, karnaval havasında, insanı umudundan yakalayan bir roman yazmak istedim.

Kaç yaşına kadar Nusaybin’de yaşadınız ve roman ne kadar sizin hayatınızdan hikayeler barındırıyor?

Sanırım on sekiz yaşımda ayrıldım. Çok sonra okumaya heves ettim. Kitap okumak için İzmir’de Ercan Kitabevi’nde çalışmaya başladım. Orada okuduklarım rehberim oldu diyebilirim. Bu roman taa o zaman filizlendi. Şu an için diyebilirim ki bilmediğimi yazamam. Bildiğimi, geçmişi değiştirmek yazarken bana hem eğlenceli geldi hem de haz aldım. Bu durum özellikle Koz romanı için diyebilirim ki tutkuyla yazmama vesile oldu. Hatırlamaya çalıştım, hatırladıklarımı değiştirmenin, onlara yeni bir hayat sunmanın yollarını aradım. İlk romanı yazmanın tehlikelerinin farkındaydım. Biyografik olana çokça yaslanmak istemedim. Varsa da mümkünse onları örtmek, değiştirmek istedim. Şu kadarını söyleyebilirim ki karakterlerin ve hikayelerin hepsi gerçek. Ama benim gerçeğim mi? Değil!

Koz, Abidin Parıltı, 192 syf, Doğan Kitap, 2019

‘GEÇMİŞ HİÇBİR ZAMAN TAM ANLAMIYLA GEÇMİŞTE KALMIYOR’

Romanın bir kısmı 1990’larda bir kısmı da bugünde geçiyor, iki anlatıcı var diyebiliriz. Ve biz genelde adı yanlışlıkla Azhar olmuş birinin etrafında dolaşıyoruz. Coğrafyanın adını vermeseniz bile o coğrafyanın neresi olduğu belli. “…Bin” şehrinden “…Kin” şehrine diye anıyorsunuz. Azhar’ın çocukluğundan bakıyoruz hikayenin bir tarafında. Peki 90’larda çocuk olmak ne demektir? Ve bugün 90’lara bakmak ne demek?

Romanın iki ana damardan yani geçmiş ve bugünde ilerlemesi anlattığım hikaye için önemliydi. Çünkü romanın üzerinden bakarsak geçmiş hiçbir zaman tam anlamıyla geçmişte kalmıyor. Azhar da öyle. Geçmişinden ne kadar istese de kopamıyor. Geçmiş onun peşini bırakmıyor. İnsan çocukluğudur. Orada kalmıştır. Oradan bakmaya çalışır hayata. Azhar da romanda belirtilmese de doksanlarda çocukluğunu yaşıyor. Doksanlarda hayata bakmak biraz da hayatta kalma stratejilerini sürekli geliştirmek demektir. Hayata katlanmak için oyalanmak, oynamak, savaşın gölgesinden biraz da olsa kurtulup nefes almak demektir.

Romandaki temel karakterlerin iki duygusu var bir alışmak, iki o dünyanın dışında başka bir dünya olduğunu bilmemek. Orada olan her şey onlara doğal geliyor. Başka bir hayatın mümkün olduğunu bilmiyorlar çünkü. Karantinaya alınmış bir şehirde hayat nasıl sürüyorsa onlar da öyle yaşıyorlar. Gülüyorlar, eğleniyorlar, oynuyorlar, evleniyorlar ama kederi, ölümü, bir anda ortadan kayboluşları da biliyorlar. Onunla yaşamayı da öğrenmişler. Gökyüzünde kurşunlar uçuştuğunda korkmuyorlar, ama dilek tutmayı ihmal etmiyorlar.

Romandaki bütün karakterler için her şey bir oyun ama bir oyun olarak değerlendirmiyorlar, hayatları böyle. Bugünden bakınca bu tanımlamayı yapabiliyoruz. Çok zalim, bağışlamayan, insan hayatının hakikaten kibrit çöpü değerinin olmadığı bir zamandan bahsediyoruz.

‘YAZMAK BAZILARINA KÖTÜ GELİR’

Peki korkaklık, biraz bundan bahsedelim. Roman “Azhar, o zamanlar korkak değildi, çocuktu.” diyerek başlıyorsunuz. Azhar’ın bugünden konuştuğu sayfalarda kendi korkusuyla mücadelesi var. Bir yandan hatırlamak, bir yandan unutmak istiyor. Kendini konumladığı hiçbir yerde duramıyor. Hatırlamak mı, unutmak mı, insanı ne yaşamaya teşvik eder? Azhar her şeyi hatırlayarak bugün kendini nasıl bir yere ait hisseder?

Azhar, çocukluğu elinden alındığı günde korkunun adını koyuyor. Evle, toprakla, coğrafyayla ilişkisi kesildiğinde güvensiz olmaya, korkmaya ve kendini bir yere ait hissetmemeye başlıyor. Sonrası da malum, yerleşik olmuyor. O hiçbir sokağa sokağım demiyor artık. Yersiz yurtsuz birine dönüşüyor. Ve korku onu daimi bir şekilde kemiriyor. Güvenli alan çocukluğunda kalmıştır artık.

Azhar’ın aidiyet duygusu da kayboluyor “…Kin” şehrinde. Azhar’ın gözünden baktığımızda unutmak için çok çaba harcıyor. Yüzleri hatırlamıyor. Geçmişten koparıp getirdiği topu topu dokuz on fotoğraf var. Bir süre sonra onları görüyor kağıt üzerinde ama hatırlamıyor. Sesler geliyor kulağına. Ama bir yandan da hatırlamak istiyor. Hatırla ki yaşayasın diyor. Çelişkisi orada. Unutursa, çocuksu bir duyguyla o geride bıraktıklarının hepsinin ona küseceğini düşünüyor. Hatırladığında, hatırladıkları ona acı veriyor. Bütün o savaşın içinde bile çok güzel yaşanan bir çocukluk var, sonrasında dağılıyor. Evin dışına çıktığında korkuyor.

Sürekli Azhar’dan bahsediyoruz ama başka karakterler var. Mehmed’ler, Dara, Nevaf, Cezmi var… Az ama güçlü kadın karakterleriniz var. Yasemin, Nebahat Teyze, Narin gibi…

Koz romanı sizin de andığınız gibi birçok karakter üzerinden ilerliyor. Bazıları sadece hikayede yeri oldukça görünüyor bazıları ise sık sık hikayenin ana karakteri oluyor. Örneğin Cezmi. Cezmi yoksul ve kalabalık bir evi geçindiriyor ama yoksulluğundan şikayetçi değil. Onun varı yoğu, rüyalarını süsleyen bir tek şey var. Piniker oyununda kazanmak. Masadan biri eksilmesin diye yapmayacağı şey yok. Rüyaları bir süre sonra kabusa evriliyor. Dara bir mitrip, müzik yapmak için ustasından el almış. Dili yasaklandığında sudan çıkmış balığa dönüyor. Müzik yapmak için çözümler buluyor ama dilinden vazgeçmiyor. Gizli saklı da olsa, yakalanmamak için yeni yöntemler de geliştiriyor ve o müziği icra ediyor. Kadın karakterlerden örnek vermem gerekirse Yasemin her şeyi geride bırakabilme gücüne sahip. Sevdiklerini ve şehrini bırakıp ansızın imi timi belirsiz oluyor. İtiraz eden bir kadın. Hakeza Narin de öyle. Yasaklı dilini öyle seviyor ki, düğününde eğer o ezgiler çalmazsa düğünden vazgeçecek. Nebahat Teyze hikayede az anlatılsa da güçlü, eğlenceli bir kadın. Evladı gibi gördüğü, canından çok sevdiği bir tavuğu var. Sadece bir kere öfkeleniyor ve en değer verdiği şeyden vazgeçmeyi göze alıyor.

Öfkeyi sağaltmak meselesini sormak istiyorum. Bu neden önemlidir, neden gereklidir?

Yazmak bazı yazarlara sanılanın aksine kötü gelir. Kötü geldiğini bile bile onunla hemhal olur. Gece gündüz yaratmaya çalıştığı dünyayı düşünürken, içinde var olduğu dünyayı unutur. Ona yeterli gelmemeye başlar. Öfkemi sağalttığım, geçmişi yeniden kurduğum, o dünyayı yazıda onardığım için bana yardımcı oldu diyebilirim. Öfke önemlidir. Tutkulu yazmana vesile olur. Bir derdin vardır. İtiraz ediyorsun. Bildiğin bir dünyayı yıkıp öfkeni evcilleştirmeden yeniden inşa ediyorsun. Öfkesiz, tutkusuz nasıl yazılır bilmiyorum açıkçası.