Eyal Weizman: Suçu sadece suçlu çözebilir!

Eyal Weizman, çatışmanın içinde mimarinin dinamik doğasına bakmak istediği kitabı 'Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti: İnsancıl Şiddetin Kısa Tarihi'nde siyaset ve mimari arasındaki ilişkiye dair tamamen yeni bir düşünme biçimi kuruyor ve siyasetin, mekanın hareketi aracılığıyla cereyan ettiğini belirtiyor. Adli mimarlığın suçtan ortaya çıktığını, suçu yalnızca suçlunun çözebileceğini ifade eden Weizman: Yaşam üzerinde uygulanan yapısal ve ölçülü şiddet de, bombalar ve benzerleri gibi aniden patlak veren şiddet kadar yaygın ve ölümcül olabilir.

Google Haberlere Abone ol

Duygu Doğan & Sidar Bayram

DUVAR - Londra’daki Goldsmiths Üniversitesi bünyesinde faaliyet yürüten Forensic Architecture (Adli Mimarlık), son yılların belki de en yaratıcı, ufuk açıcı ve etkili araştırma merkezi. Özellikle çatışma alanlarındaki ihtilaflı meseleler hakkında yürüttükleri soruşturmalar, ürettikleri kanıtlar ve hazırladıkları raporlarla hem araştırma yöntemlerine hem de insan hakları ve sosyal adalet mücadelesine önemli katkı sunuyor. Hak ihlallerine dair yaptıkları araştırmalar yalnızca hukuki, akademik ve kamusal alanlarda tartışılmıyor, sunum ve görselleştirme teknikleriyle sanat alanını da etkiliyor, sanat ve siyaset ilişkisine dair ciddi tartışmalara imkan tanıyor. Akademisyenlerin, sanatçıların, araştırmacıların, mimarların, yazılımcıların birlikte çalıştığı Forensic Architecture 2018’de İngilitere’nin en önemli modern sanat ödüllerinden biri olan Turner Prize’ın finalistleri arasında yer aldı. Geçtiğimiz günlerde ise Tahir Elçi davası için hazırladıkları adli bilimsel raporla ülkemizde gündeme geldi. Biz de Forensic Architecture’ın yürütücüsü Eyal Weizman ile geçtiğimiz aylarda Türkçe’ye çevrilen son kitabı Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti: İnsancıl Şiddetin Kısa Tarihi üzerine bir söyleşi yaptık. Weizman’ın adli mimarlık kavramının ve pratiğinin ortaya çıktığı kitap olarak nitelendirdiği Ehvenişer Siyaseti’nin yanısıra, mekânsal teori, insani yardım faaliyetleri, uluslararası insancıl hukuk, insan hakları siyaseti, Adli Mimarlık araştırma merkezinin faaliyetleri ve hakikat sonrası üzerine konuştuk.

Eyal Weizman, Fotoğraf: Paul Stuart

Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti (The Least of All Possible Evils) adlı kitabınız üzerine konuşmaya başlamadan önce, şunu sormak istiyoruz; iktidar ilişkilerinin altyapısı olarak mimariyle ilgilenmeye, çatışmayı ve şiddeti mekansal ve mimari tezahürleri üzerinden düşünmeye nasıl başladınız?

Benim mekan teorisiyle derdim Paris şehriyle ilgiliydi, bir mimar olarak mekan teorisine boğulmuş durumdaydım. Paris, tahayyülümüzün önünde bir engeldi çünkü bir devlet aygıtı, başkent şeması olarak katı, değişmez, hayati bir işleve sahip olan Paris gibi bir başka şehir yok. Paris’te meydana gelen eylem ve isyanlar da daima şehrin sokaklarını kapatarak, şehri başka biçimlerde kullanarak gerçekleşmekteydi. Yani, şehir katıydı, eylem ise akışkan. Uğraştıkça Paris imgeleminin, mekanı akışkan ve esnek hale getiren çatışma cephelerini kavramamıza izin vermeyeceğini anladım. Çünkü mekan çok daha dinamik, hareketli ve değişkendir ve siyaset mekan içerisinde değil, mekan aracılığıyla meydana gelir. Bir bina bombalanır; bir kontrol noktası ortaya çıkar ve sonra ortadan kaybolur, sinsice kıvrılıp giden bir duvar mekanı kateder; yerleşkeler bazen geçici bazen kalıcıdır ama sürekli genişler. Mekanın gücü, esnekliğinden ve genişleyebilmesinden kaynaklanır. Sonrasında, mekansal düzenlemeyi böyle kavramaya başladığımda eylem ve mekanın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğine kanaat getirdim. Yani, mekan eylemi muhafaza eden şey değildir, aslında eylem mekandır ve mekan da eylemdir.

Buradan hareketle, mimarlık olayına, yani çatışmanın içinde mimarinin dinamik doğasına bakmak istedim. Bunun için siyaset ve mimari arasındaki ilişkiye dair tamamen yeni bir düşünme biçimi kurmam gerekiyordu. Mimari siyasetin katı bir biçime bürünmüş halidir. Yani siyaset, mekanın hareketidir ve mekanın hareketi aracılığıyla cereyan eder. İşte anlamam gereken tam da bu ilişkiydi: devinim içindeki mekanı nasıl okuyacaktım? Mekanı dinamik, esnek, şiddet dolu, baskıcı ama insanları zapt etmek için hep orada olan, sınırları belirli bir panoptikon gibi, bir hapishane gibi değil, genişleyen ve daralan, insana aniden çarpan, adeta bir canavarın kuyruğu gibi fiskeyi yüzüne patlatan bir şey olarak nasıl okuyacaktım? Batı Şeria’daki duvar tam da böyle bir şeydir, Ariella Azoulay ve Adi Ophir’in tabiriyle canavarın kuyruğu gibidir. Sanki oradan bir canavar geçmiştir ve şu an yalnızca onun kuyruğu görülebiliyordur. Ama kuyruğun yanında durduğunuzda, ki bu duvardır, fiskeyi suratınızın ortasına çarpıverir.

Oyuk Topraklar (Hollow Land) adlı kitabımda mekanın bir eylem olarak tahayyül edilme biçimine ket vuran Paris örneğine mesafe almam, yani mekanın katılığı, eylemin mekan tarafından içerildiği fikrinden uzaklaşmam gerekti ve bunun sonucunda siyasetin mekan içinde oluşmadığı, bizzat mekan olduğu; mekan ve hareketin de aynı şey olduğu fikrine yaslanan tamamen yeni bir mekan tahayyülü ortaya çıktı. Sonrasındaysa buradaki aktörlerin kimler olduğunu ve mekanı şekillendiren etkileşimlerin neler olduğunu görmeye ihtiyaç duydum.

'HAYATI ŞEKİLLENDİREN FAKTÖR İNSANİ YARDIM ÇALIŞANLARIYDI'

Ehvenişer Siyaseti kitabının genel çerçevesini nasıl oluşturdunuz? Bu kitap aslında Oyuk Topraklar’ın sonunda kısaca değindiğiniz insani yardım, insancıl hukuk ve insancıl şiddet meselesi üzerine. Sizi bu meseleler üzerine yazmaya iten sorular, teorik, yöntemsel ve sosyopolitik kaynaklar nelerdi?

Oyuk Topraklar’da daha çok altyapı, mimarlık ve şehir planlama bağlamlarına odaklanarak sivil alanlarda ordunun siyaset yapma biçimini ve orduya karşı gelişen direnişi ele aldım. Bu aktörler arasındaki etkileşim, mekanın muhafaza edildiği ve düzenlendiği bir tür kuvvet alanı yaratıyor gibiydi. Bir elektrik kuvvet alanı içinde olacağı gibi, içine koyduğunuz madde sanki bu kuvvetleri durmaksızın kendi biçimi üzerine kaydediyordu. Fakat, uygulanan asla tek bir kuvvet değildir, daima çeşitli kuvvetlerin kombinasyonundan oluşur.

Sonra bir noktada bu alandaki inanılmaz önemli bir aktörü atlamış olduğumu fark ettim. Hayatı şekillendiren, mekanı şekillendiren, işgalin gerçekleştiği fiziki çevreyi şekillendiren bu aktör, insani yardım çalışanlarıydı. Bu kişiler kesinlikle ikincil bir rol oynamıyordu aksine özellikle Gazze ve Batı Şeria gibi yerlerde bu kuvvet alanın en etkili, en güçlü oyuncu topluluklarından birini oluşturuyorlardı. Bir generalin konuştuğu bir basın açıklamasını hatırlıyorum. Generale şu minvalde bir soru gelmişti: “Ordu olarak yaptığınız şey ne biliyor musunuz, sürekli BM’den yakınmak, B’Tselem’den ve insan hakları gruplarından yakınmak, onları destekleyen Avrupa’dan yakınmak. Söyler misiniz bu insani yardım aktörlerinin tamamı Batı Şeria ve Gazze’yi terk etse ne olacak?”. Bir süre düşündükten sonra general yanıt verdi ve “öyle bir kaos yaşanır ki, artık yönetmemiz mümkün olmaz”, dedi. İşte o zaman günümüzün yeni sömürgecilik şartlarında nüfusu yönetme eylemini üstlenenlerin insani yardım alanındakiler olduğunu anladım. Bu alan içerisinde çalışanlar ölçülülük ve yönetme arasındaki bir çelişkiyle karşı karşıya kalmaktalar. Ve iyice anladım ki onların çalışma biçimi de mekansal, aslında onlar da birer mekansal pratisyen. İşte böylece, insani yardım mantığının mekansal kategorilere nasıl dönüştürüldüğüyle ilgilenmeye başladım. Fakat bunun için odağımı kaydırmam gerekti.

Oyuk Topraklar aslında hem Gazze hem de Batı Şeria hakkında. Fakat kitabın arkasındaki fikir ya da tahayyül, sınır tahayyülüydü; Gazze’den ziyade sınır bölgelerine; sömürgeciliğin, hareketin ve sıkı bir denetim faaliyetinin iç içe girdiği sınır bölgelerine dair bir tahayyül. Oyuk Toprakları yazdığım dönem Batı Şeria’da ciddi bir baskı dönemi yaşanıyordu. 2002 ile 2006 yılları arasıydı ve direnişin odağı hala büyük ölçüde Batı Şeria’daydı. Sonra bir noktada Batı Şeria’daki olayların şiddeti azaldı. İsrail’in perspektifinden söylersek güvenlik sağlandı, Filistinlilerinkinden bakıldığındaysa direniş bastırıldı, paramparça edildi ve Gazze’ye kaydı. Bununla birlikte de Gazze içinde insani yardım aktörlerinin rolü çok daha belirgin hale geldi.

Ben de böylelikle ölçme ve hesaplama mantığını, yönetme eyleminin dengeleme eylemi olduğu bir mantığı incelemeye başlamış oldum. Kaba kuvvet ile toplumun işlevlerini yerine getirmeye devam etmesini sağlama kabiliyeti arasında hep bir dengeleme eylemi söz konusuydu. Bir raddeye kadar yaşamaya izin verme ile sonrasında yaşamı sonlandırma gücü, aniden patlak veren bir şiddetle müdahale etme ya da belki de daha kontrollü bir çevresel şiddet uygulama arasında da böyle bir dengeleme ihtiyacı vardı. Elbette, bunların her biri bir diğerine dönüşebilir. Yaşam üzerinde uygulanan yapısal ve ölçülü şiddet de, bombalar ve benzerleri gibi aniden patlak veren şiddet kadar yaygın ve ölümcül olabilir.

İnsani yardım, insancıl hukuk, devlet şiddeti, mekansal düzenleme gibi alanları bir arada düşünebilmek üzere 'ehvenişer' kavramını kullanıyorsunuz. Bu kavram vasıtasıyla da mutlak yasakların ve katı sınırların yerini hesaplamanın, orantılılığın ve durum bazlı değerlendirmelerin almasının bir tarihini sunuyorsunuz. Ehvenişer kavramını ve siyasetini çalışmanızda nasıl tanımlıyorsunuz?

İşte bu hesaplama sistemini anlamam gerekiyordu. Bu sistem nasıl çalışıyor? Batı Şeria’da soru, İsrail’e ait yerleşimler; yollar, köprüler, tepeler ve altyapı bakımından bunun nasıl çalıştığıydı. Bu kitapta ise mesele; bu sistemin, nüfusu kontrol etmek için mekansal olarak nasıl çalıştığıydı. Bir noktada bu hesaplama mekanizmasının uluslararası hukuktaki orantılılık prensibinde de bulunduğunu anladım. Orantılılık uluslararası hukuka çok geç dahil edilmiştir. Orantılılık fiili olarak şunu der; sivilleri öldürmen gerekiyorsa, öncelikle sivilleri hedef alman zaten yasak ama oldu da sivillerin bazı saldırılar ya da politikalar sonucunda zarar görebileceğini öngördün, o zaman belli bir dengeyi gözetmen, hesaplaman gerekir. Böylece birdenbire değişkenler hesabı konuya dahil olur. Artık düz bir “evet” ya da “hayır” söz konusu değildir. Hesaplamanın gri bölgesine adım atarak, ordu olarak kazanacağınız avantajın sivillerin zarar görmesinden bir parça daha önemli olduğunu söylemeniz gerekir. Bu durumda da mukayese edilemez olanın hesabını yapmanız gerekir. Çevresinde sivillerin bulunduğu bir karargahı bombalamanın ya da yolda yayaların olduğunu bilirken seyir halindeki bir arabanın içindeki hedefi vurmanın ya da başkasına ait toprağı gasp edeceğini bile bile duvarı belirli bir güzergahtan geçecek şekilde tasarlamanın güvenlik açısından sağladığı faydayı nasıl hesaplayabilirsiniz? Birini diğeriyle nasıl kıyaslayabilirsiniz? İşte bu şekilde ehvenişer mantığına girmiş olursunuz.

Belli açılardan, ehvenişer mantığı teolojik bir problemdir. Aziz Augustine’den, o dönemde vaaz veren, öğreten, yazan Afrikalı Augustine’den beri, Hristiyanlık bir yönetim problemine dönüştüğünden beri, bu bir teolojik bir problem olagelmiştir. Dördüncü yüzyıla kadar Hristiyanlık bir yönetim problemi değildi. Saf bir aziz olabilirdin, ellerini kirletmemen bunun için yeterliydi. Ne zamanki Hristiyan bir imparator ortaya çıktı, Roma İmparatorluğu Hristiyan oldu, işte o zaman Roma, Roma gibi davranmaya başladı. İnsanların öldürülmesi gerekti. Savaşa girilmesi gerekti. İnsanların malına mülküne el koyması ve bunu Hristiyanlığın himayesi altında yapması gerekti. Böylece daha az ve daha çok kötülük karşılaştırması ortaya çıktı.

Bu teolojik problem insanlık tarihi boyunca ölçülülük problemi olarak varlığını sürdürdü. Fakat bu problem, esasen güncel orantılılık prensibinde, daha az ve daha çok kötülük derecelerinin hesaplanmasında somutlaşır. Ortaya çıkan değişkenler hesabı bazen algoritmik şekilde, bazen sayısal, bazen de mekansal olarak tanımlanabilir. Fakat muhakkak bir değişkenler hesabı söz konusudur ve bu hesaplamadaki problem, hesabın her zaman yöneten, sömürgeci, işgalci, emperyal güçler tarafından yönetimleri altındaki insanlara uygulanmasıdır. Bu hesap, herkesin karar verebildiği bir parlamentoda yapılabilirdi ama öyle olmuyor. İnsanların bombalanması, binaların yok edilmesi, duvarların inşa edilmesi söz konusu. Neyin orantılı neyin orantısız olduğuna da onlar kendi mantıklarına göre karar veriyor. Mekandaki bir eyleme dair, bu her ne olursa olsun, hesaplama işine giriştiğiniz zaman ise kitaptaki çok önemli kategorilerden biri olan maddi orantılılık içine dahil olursunuz. Bu, bir binanın yalnızca bir kısmını yıkarak ordunun bombalarıyla orantılı sayıda sivil kaybın yaşanmasını sağlamak ya da belli bir güzergahta kıvrılarak ilerleyen bir duvar inşa ederek birilerinin mülkünü daha az ya da çok gasp etmek hakkında bir mühendislik problemidir. Böylece orantılılık maddi bir kategori haline gelir. İşte mekanı okumak da bu orantılılık mantığını okumak ve yeniden inşa etmek demektir.

Yani bir bakıma Oyuk Topraklar’daki gibi bir yaklaşım. Yalnızca eylem kategorisi, mekana uygulanan kuvvet kategorisi, burada doğrudan askeri olmaktan ziyade insani yardımla ilgili. Fakat bazen insani yardım orduyu destekleyebilir, bazen ölçülülük, iyi niyetli uluslararası insani yardım çalışanlarının, İsrailli veya Filistinli insani yardım çalışanlarının kasıtsız da olsa bu yönetim ve sömürgecilik rejimine destek olmalarına neden olur. Bu kitabın en büyük meselesi de buydu.

Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti: İnsancıl Şiddetin Kısa Tarihi, Eyal Weizman, çev. Sidar Bayram, Açılım Kitap, 2018

Ehvenişer Siyaseti, adli bilimsel bir yaklaşımı benimsemeye başladığınız, adli mimarlık kavramının ve pratiğinin ortaya çıktığı, zikredildiği ilk kitabınız. Diğer çalışmalarınız ve kitaplarınızla ilişkisi bağlamında bu kitabı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şunu söylemek istiyorum, benim için, Ehvenişer Siyaseti şimdiye kadar yazdığım en önemli kitap. Otobiyografik bir niteliğe sahip. Kendi eylemlerimin değerlendirmesini yaptığım bir kitap, çünkü ben de insan hakları alanına, insani yardım faaliyetlerine dahil biriyim ve icra ettiğim pratiklerin tehlikelerini anlayabilmek için bir pusulaya ihtiyacım vardı. Bu kitabı önemli kılan bir diğer sebep ise adli mimarlık (forensic architecture) kavramının ve pratiğinin bu kitapta ortaya çıkmış olması. Garlasco hakkındaki bölümü yazdığım esnada birdenbire adli mimarlık keşfedilmiş oldu. Kitap belli bir ölçüde farklı karakterler etrafında kurgulandı, örneğin insani yardım alanında çalışan Fransız Rony Brauman, önceleri hedefli suikastler yapmaktan sorumluyken daha sonra bir adli analist haline gelen Amerikalı Marc Garlasco, Filistinli insan hakları avukatı Muhammad Dahla gibi. Bu karakterlerin her biri gerçekten de benliğimin bir parçası haline geldi. Bu yüzden bu kitabın her zaman otobiyografik bir yönü olduğunu düşünürüm. Kişiliğimde Garlasco’dan, Rony Brauman’dan ve onun Holokost kurbanlarını önemsemesinden, Filistin direnişinden bir parça olduğunu düşünüyorum.

Ehvenişer Siyaseti, kendi pratiklerimi ve eylemlerimi anlamamı ve nasıl devam edeceğimi görmemi sağlayacak bir tür kılavuz oluşturabilmek amacıyla yazıldı. İnsanlar genelde bu kitabın, insani yardım ve insan hakları faaliyetlerine karşı bir tür saldırı olduğunu düşünüyor ama tam tersi bu kitap bir kılavuz. İnsan hakları aktivistlerinin, uluslararası avukatların ya da insani yardım faaliyetleri yürüten aktörlerin nasıl çalışacaklarını bilmeleri, farklı kuvvet alanlarını haritalayıp, tehlikeli ya da imkan dahilinde olan yolları işaretleyerek bu alanlar içerisinde çalışmaya devam etmeleri çok önemli. Bizim failliğimiz burada devreye giriyor. Başka insanlar hakkında, ordu hakkında ya da siyasetçiler hakkında eleştirel şeyler yazabiliriz. Fakat bir tür Maoist özeleştiri geliştirmemiz de gerekiyor. Kitapta Rony Brauman’ı anlattığım bölümde Maoist özeleştiriden de bahsediyorum. Yani başka insanların bizi eleştirmesini bekleyemeyiz, eleştiriyi içeriden yapmalı ve nasıl ilerleyebileceğimizi ortaya koymalıyız. Ehvenişer Siyaseti bugün hala benim için bir pusula görevi görüyor, çünkü Forensic Architecture’da ne zaman bir çalışma yapsak, durup kendime şunları soruyorum; öncelikle mağdurları susturuyor muyuz? Sonrasında, maddeler ve nesnelerin sesine insanların sesinden daha mı çok yer veriyoruz? Bu iki sesi nasıl bir araya getirebiliriz? Bu iki sesin; maddenin, kodun, medyanın, imajın ya da betonun sesiyle insan sesinin, aynı kakofoninin ya da aynı konuşma meclisinin parçası olduğu konusunda ısrar etmeye nasıl devam edebiliriz? Eylemlerimiz belli bir statükoyu destekliyor mu? Ortada polis yokken polis gibi davranıyor muyuz? Taleplerimizi nasıl radikalleştirebilir, teknik detayların ötesine taşıyıp uzun süreli bir tarihin içerisine nasıl yerleştirebiliriz? Bir vakanın ya da yıkılmış bir binanın içerisinde jeopolitik sorulara cevap bulabilir miyiz? Oyuk Topraklar’da söz konusu olduğu üzere, mimari detayın içerisindeki sömürge tarihini ya da bu kitaptaki gibi bir bombalama ya da polisin ateş etmesi vakasının uzun tarihini nasıl okuruz? Uluslararası ya da ulusal yasaları, insan hakları ya da insani yardım ilkelerini yerel bir soruna işaret etmek için değil de tarihe açılmak için, çünkü bunlar tarihe açılan kapılardır, nasıl kullanabiliriz?

'ADLİ MİMARLIK SUÇTAN ORTAYA ÇIKTI VE SUÇU YALNIZCA SUÇLU ÇÖZEBİLİR'

Ehvenişer Siyaseti’nde benim için önemli olan bir başka konu da, adli mimarlığın adli mimarlık eleştirisiyle başlamış olması. Kimse adli mimarlık hakkında daha eleştirel daha suçlayıcı bir inceleme kaleme almadı henüz. Kitapta adli mimarlığın suçtan ortaya çıktığını, suçu yalnızca suçlunun çözebileceğini dahi ifade ediyorum. Çatışma esnasında adli mimarlığı icat eden kişi, Marc Garlasco, savaş başlamadan önceki 2003 baharında Irak’taki Baas yöneticilerini öldürmek amacıyla hedefli suikastler düzenleyen Amerikalı bir suikastçi. Yıkıntıları okuyabiliyordu, çünkü yıkıntıları kendisi yaratmıştı, kendisi tasarlamıştı. Binaları öyle bir şekilde bombalaması gerekiyordu ki, hem asli hedefi olan Baas yöneticisini öldürmeli, hem de 29 sivilden fazlasını öldürmemeliydi. Amerikan ordusu onun 29 kişiyi öldürmesine izin vermişti. Yani, ilk 29 kişi feda ediliyordu, kurban addediliyordu fakat 30’uncu kişi cinayet sayılıyordu. Dolayısıyla yıkıntıyı tasarlaması gerekiyordu, binayı hangi yönden bombalayacağını bilmesi gerekiyordu ki öyle ya da böyle nihayetinde 29 sivilden fazlası ölmesin. Yıkıntılara bakıp mimari yapıyı nasıl inceleyeceğini de bu şekilde öğrenmişti ve bu yüzden, bu konuda bu kadar iyiydi. Dolayısıyla adli mimarlığın ilk etapta bir suç, bir öldürme eylemiyle tesis edildiğini söylüyorum.

Kitabınızda orantılılık, hesaplama ve ölçüye dayalı hukukun yıkıcı gücünün serbest kalması halinde bu yıkıcılığının dünyanın tüm ezilmişleri tarafından hissedileceğini dile getiriyorsunuz. Kitabın ilk basımından bu yana Arap Baharı, Suriye’deki savaş gibi gelişmeler düşünüldüğünde, ehvenişer mantığının ve insan hakları siyasetinin bugünkü durumunu nasıl ele alırsınız? 

Ehvenişer Siyaseti kitabı 2011 yılında tamamlandı ve basıldı. Sonrasında Arap Baharı başladı. Arap Baharı bizlere insan hakları ifadesinin yepyeni bir anlamını ve kullanımını gösterdi. Tunus’tan Libya’ya Mısır’dan Suriye’ye ortaya koyulan talepler insan hakları temelinde dile getirilmekteydi. Fakat insan hakları burada mağdurların ya da dışarıdan gelen arabulucuların talebi değildi, radikal devrimci bir talepti. İnsan hakları alanında çalışan bizim gibi insanlara muazzam bir potansiyel sundu. Tahrir meydanındaki insanları dinlemek bu kavrama yeniden inanmamızı sağladı. İnsan haklarının tek bir tarihi yok, muhtelif tarihleri var. İnsan haklarının tarihi yalnızca dünyanın arabulucuları olarak çalışan Af Örgütü’nün ve İnsan Haklarını İzleme Örgütü’nün tarihinden ibaret değildir, aynı zamanda baskıcı devletler karşısında haklarını talep eden halkların, toplulukların tarihidir. Ve devlet baskısı karşısında insan hakları radikal devrimci bir iddiadır.

İnsan hakları tarihine böyle bakmak, 1950’ler ve 1960’lardaki sömürgesizleşme (dekolonizasyon) dönemiyle bağlantı kurmamızı da sağlar. Bugün egemenlik karşısında konumlanan insan hakları, o günlerde egemenlik elde etmek üzere savunuluyordu. Günümüzdeyse insan hakları egemenliğin sınırıdır. Ben bu iki yönün de önemli olduğunu düşünüyorum fakat yakın zamandaki gelişmeler bize başka bir yol daha gösterdi. Ehvenişer Siyaseti’nden sonra yazdığım The Roundabout Revolutions (Meydan Devrimleri) adlı kitabımda, bu devrimlerin mekansal unsurlarını, kaderlerinin ne olduğunu tartışıyor, otoriter rejimleri yeniden inşa eden gerici ve baskıcı güçler tarafından nasıl bastırıldıklarını ve söz konusu bölgelerde, Fransız devrimiyle mukayese etmek gerekirse, bir tür monarşik iktidarın nasıl yeniden kurulduğunu anlatıyorum.

'HALKLARIN EZİLİP GEÇİLMİŞ İRADESİNİN YIKINTILARI ARASINDAYIZ'

Nakba_1 – Nakba Day Killings (Nakba Günü Cinayetleri) adlı soruşturmadan, https://www.forensic-architecture.org/case/nakba-day-killngs/

White Phosphorus (Beyaz Fosfor) adlı soruşturmadan, https://www.forensic-architecture.org/case/white-phosphorus/