Uzak Doğulu filozoflar da var kadınlar da!

Martin Cohen’in, Ayrıntı Yayınları tarafından, Selin Akkuytun ve Mustafa Yalçınkaya çevirisi ile basılan, “Felsefi Masallar” adlı kitap, pek çok felsefeciden biraz “alaycı” bir üslupla bahsederken, kafamızda epey soru oluşturuyor. Sanıyorum yazarın amacı, “kutsallaştırılmış” filozofları o mertebeye taşıyan anlayışlara, felsefeyi sadece erkeklerin işi olarak görenlere, felsefe tarihi yazımını sorgulatmak...
Balkan Naci İslimyeli (1947) Düşünen Kadın II

Emek Erez  emekerez@gmail.com

DUVAR – Filozoflar üzerine düşününce üzerimize bir ağırlık çöker. Bu durum bize okul yaşamımızda verilen felsefe eğitimiyle (bildiğim kadarıyla artık bu bile yok) ilgili olduğu kadar kafamızda oluşturulan filozof algısıyla ilgili belki de. Felsefe denilince de anlaşılmaz metinler gelir akla, kavranamayan, kıvrandıran düşünceler; kavramlar, açıklamalar, içerisinde boğulacakmış gibi hissettiren anlatılar. Bu felsefeye yüklenen anlam ile ilgili olabilir, felsefe üzerine düşünmek, onun üzerinden anlama çabası geliştirmek zora teşebbüs gibi ama pek çok açıdan da önemli. O nedenle derdimiz felsefeyle değil elbette neden böyle düşünüyoruz, hissediyoruz, bu algı nasıl oluştu üzerine kafa yormak.

Martin Cohen’in, Ayrıntı Yayınları tarafından, Selin Akkuytun ve Mustafa Yalçınkaya çevirisi ile basılan, “Felsefi Masallar” adlı kitabı, başlangıçta yukarıda bahsettiklerimizi düşündürüyor ancak ayrıntılarına odaklandıkça çok daha fazlasıyla karşılaşıyorsunuz. Cohen metinde, pek çok felsefeciden biraz “alaycı” bir üslupla bahsederken, kafamızda epey soru oluşturuyor. Sanıyorum yazarın amacı, “kutsallaştırılmış” filozofları o mertebeye taşıyan anlayışlara, felsefeyi sadece erkeklerin işi olarak görenlere, doğuyu yok sayanlara dair bir tartışma başlatmak ve bu anlamda, felsefe tarihi yazımını sorgulatmak. Uzun zamandır felsefi tartışmaları meşgul eden öğretiler ile ilgili “ya öyle değilse” kuşkusu oluşturmak.

Kendisinin kitaba dair söyledikleri bahsetmeye çalıştığımızı biraz daha anlaşılır kılacak: “Bu, büyük felsefi masalı derleyen, çözümleyen ve nakleden bir kitap. Her ne kadar ‘titizlikle doğru’ olmaya çalışsam da, felsefe şöyle dursun filozoflar üzerine bile, uzmanlarının ve önde gelen kişilerin bizi inandırmaya çalıştığından çok daha az fikir birliği vardır ve son tahlilde bu kitaptaki hiçbir şey eleştirilmez değildir. Bu kitap daha ziyade yeni tartışmalar başlatma ve ‘kodamanlar’ın dayatmaktan hoşlandığı yargıları sorgulama girişimidir. Başka bir deyişle, bir tür alternatif felsefe tarihidir; felsefenin kendisine uygulanan felsefi bir yaklaşım.” Yazar, böylece bize büyük anlatıların kahramanlarına başka bir gözle yaklaşma imkânı sunuyor.

“Felsefi Masallar” eleştirel bir felsefi metin olarak tanımlanabilir. Ancak yazarın da belirttiği gibi; bir “kodaman” dayatmayan, her düşüncenin dayandığı bir nokta olduğunu gösteren, kabul gören pek çok felsefi düşüncenin arkasında yatabilecek sebepleri, rivayet olabilecek ama felsefi metin statüsü kazanmış fikirleri, düşünürlerin yaşamını da işin içine katarak tartışması nedeniyle, diğer metinlerden biraz ayrılıyor bana göre. Ayrıca, unutturulmuş filozofların sözünü görünür kılan ve verili tarihi aşındırma çabası içeren bir metinle de karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu bir bakıma filozofları yerleştirildikleri tahttan indirip sandalyeye oturtmak, “sıradan insan” kategorisinde değerlendirmek gibi bile düşünülebilir. Onlar da insandı ve bu nedenle tüm o teoriler kusurlu yanlar içerebilir, filozof bile olsalar yaptıkları hatalar nedeniyle, bize fayda kadar zarar da vermiş olabilirler. Cohen’in kendi cümleleriyle anlatırsak mesele, “felsefenin çok daha müşterek bir süreç olması ve bilgiyi hiyerarşik olarak (kendilerini her zaman tepeye yakın bir yerde) inşa etmek isteyenlerin bilinmesini istediğinden çok daha incelikli olmasıdır. Asıl mesele şudur: Filozoflar kendilerince harika ama aynı zamanda çok da sıradan olabilirler. Asıl mesele, filozofların da tıpkı sizin ve benim gibi insan olmalarıdır.”

HANGİ SOKRATES?

Martin Cohen, “Felsefi Masallar”da çok fazla filozofu ele alıyor, antiklerden, Orta Çağ felsefesine, modern felsefeye, idealistlere, romantiklere ve günümüz felsefesine doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Düşünürler hakkında küçük portreler sunup sonra masal kısmında felsefecilerle ilgili hikâyelerden bahsedip, onların nasıl söyleme dönüştüğünden bahsediyor. Bunlar anladığım kadarıyla bu düşünürler hakkında çok fazla dile getirilmeyen anlatılar.

Örneğin; hikâyeye göre dogmatik Sokrates’in genç ve naif şair Platon’a şiire duyduğu gençlik hevesini yıkıp atma talimatı vermesi veya tam bir gün bir gece bir yerde mıhlanıp kalması ve diğerlerinin onun orada ne kadar süre kalacağını görmek ve üzerine iddiaya girmek için minderlerini getirmeleri gibi sahneler. Cohen, Sokrates hakkındaki anlatıların yazarların kendi tercihleriyle ortaya çıktığını düşünüyor. Ama elbette onun üzerinde asıl Platon’un gölgesi var, o bize idealist bir felsefe idolü ve ustası modeli sunuyor. Daha önce de söz ettiğimiz gibi, Cohen’in yapmaya çalıştığı bu düşünürlere dair kuşku tohumları ekmek. Bu nedenle Platon’un diyaloglarından örnekler sunuyor ve kafamızda şöyle bir düşünce oluşuyor Sokrates bunlardan biri mi hangisi?

Cohen örneklediğimiz Sokrates gibi, Platon’dan, Spinoza’ya, Derrida’ya, Marks’tan, Sartre’a kadar pek çok düşünürün felsefesini aynı yöntemle ele alıyor, yaşamlarına veya düşüncelerindeki çelişkili olabilecek yanlara dikkat çekiyor.

LAO TZU HİÇLİĞE DÖNÜŞÜYOR

Felsefi Masallar, Martin Cohen, çev. Mustafa Yalçınkaya ve Selin Aktuyun, syf. 352, Ayrıntı Yayınları, 2018.

“Tao Te Ching”in yazarı olarak kabul edilen Lao Tzu hakkında anlatılar, onu bazen hiç yaşamamış olarak düşünmemize bazen de ölümsüz bir peygamber olduğuna inanmamıza vesile olabiliyor. Kısacası onun hakkında anlatılanlar genellikle efsanevi bir tat bırakıyor. Ama Lao Tzu hakkında önemli bir şey daha var ki o da kendi topraklarını düşünceleriyle bu denli etkilemiş olmasına rağmen Cohen’in işaret ettiği gibi; “Batı’da yazılmış felsefe ansiklopedilerinin veya sözlüklerinin birçoğunda bir türlü yer edinememiş olması.”

Oysa Lao Tzu’nun “Tao Te Ching”i Ursula K. Le Guin’in bir söyleşisinde belirttiği gibi: “Seksen iki kısa şiirden oluşan tüm hayatınız boyunca kafanızda evirip çevireceğiniz, sizi geliştirmeyi asla bırakmayacak türden şeyler” içerir. Ayrıca, beden ruh bütünlüğünü savunan, dünyaya, insana, yöneticilere, barışa, toprağa, doğaya dair, dünyada sözü daimi olarak anlamlı bir yere konumlanabilecek bir metin. Ancak genel felsefi söylem tarafından yok sayılırken, Cohen’in deyimiyle “hiçliğe dönüşüyor”. Elbette bunun tüm tarih yazımları gibi felsefe tarihi yazımının da Batı eksenli olması ile çok yakından ilişkisi var. Tao Te Ching de bu bakış açısından dolayı kanonun dışına itilmiş bir metin ve Cohen’in dikkat çekmek istediği de bu sanıyorum.

ARISTOTELES, KALP SADECE ERKEKLERİN GÖĞSÜNDE ATAR 

Peki, üzerlerine onlarca metin yazılan, yıllarca tartışılan filozofların dünyaya hep iyiliği mi dokundu? Bu soruya kitap üzerinden baktığımızda pek de öyle görünmüyor. Örneğin; Aristoteles, bitkileri bir hiyerarşi içerisinde düzenlemeye çalışırken, hatalı olarak bitkilerin eşeyli ürediklerini açıklayan ve insanlarda bilinç merkezinin kalp olduğunu onun da sadece erkeklerin göğsünde attığını söyleyen bir filozof. Ayrıca bitkilerin ve hayvanların sadece insanların kullanımı için olduğunu da düşünüyor. Onun doğayı gözlemleyerek her şeyi tanımlama ve kanıtlama düşüncesi aslında dünyaya yarar kadar zarar da getiriyor.

Öyle ki Karl Popper bu durumu şöyle ifade ediyor: “Aristotelesçi tanım yöntemi kullanıldığı sürece her disiplin boş bir lafazanlıkla ve kısır bir skolastisizmde mahkûm kaldı ve çeşitli bilimlerin ne derece ilerleme kaydedebileceği tam da bu özcü yöntemden ne derece kurtulabildiğine bağlıydı, dersek Aristoteles’ten bu yana düşüncenin gelişimini özetlemiş oluruz.”

Kısacası, yine başa dönüyoruz felsefeciler de insan ve fikirleri üzerinde çokça durmak, başka şeyleri düşünmenin önüne geçebiliyor. Popper bu nedenle, “Aristoteles’in tanımlardaki ısrarının ilk olarak boş “skolastik” kılı kırk yarmalara yol açtığını, üstelik daha kötüsü akla duyulan hayal kırıklığını (akıl ayrı bir tartışma konusu olsa da) doğurduğunu söyler” diyor Cohen. Elbette Aristoteles düşüncesi üzerine pek çok eleştirel metin var ve felsefe metinlerinin hükümranlığı da zaten bence onlara karşı eleştirel bir düşünce geliştirmekle daha anlamlı hâle geliyor ve de gelecek.

ERİL OLANI AŞINDIRMAK

“Felsefi Masallar” bize dünya düşüncesinin oluşmasında katkıları yadsınamayacak düşünürler hakkında epey bilgi veriyor. Ancak benim açımdan bu kitabı değerli kılan unutulmuş veya unutturulmuş kadın filozoflara da yer vererek tarih yazımının genellikle dışarıda bıraktığı bu isimleri de anlatısına taşıması ve eril olanı aşındırma çabası. Bu anlamda metin, ismini diğerlerine göre daha fazla duymuş olabileceğimiz Hypatia’dan, Platon’un akıl hocası olarak bilinen Diotima’ya, Sofist hareketin önemli isimlerinden Aspasia’ya, doğa ve ahlâk felsefecisi Arete’ye kadar belki isimlerini ilk kez duymuş olabileceğimiz kadın filozofların sözünü de bize getiriyor.

Örneğin: Hipparkhia bu bahsedilenler içerisinde ilginç bir sima olarak karşımıza çıkıyor. Onun hakkında şöyle bahsediliyor: “Dikkate değer bir mirası elinin tersiyle itmiş olan kinik filozof Krates uğruna, mezheplerinin öğretilerini yayan bir çift gezgin filozof olmak için ailesine meydan okudu. Onun hakkındaki en ilginç nokta, görünüşte “doğaya göre” yaşama yükümlülüğünü çok ciddiye almasıydı, örneğin kocasıyla toplum içinde bir eşiti olarak konuşuyordu, ayrıca Anthologia Palatina’nın III. kitabında kıyafetlerini süslemeyi ya da ayaklarına bir şey giymeyi veya makyaj yapmayı reddettiği söylenir… Onun felsefesi ‘doğal olmayan utanılasıdır’ şeklinde özetlenmiştir.” Hipparkhia hakkında daha çok bilmek güzel olurdu gerçekten, doğaya uygun yaşama fikri, kocasıyla eşit konuşması dönemi düşünüldüğünde, onu merak etmemiz için yeterli sebepler ve Cohen’in söylediği gibi: “Hippi kelimesini ondan almalıydık. Ama ne yazık ki öyle değil”.

Burada bahsedilen kadın filozoflarının sözünün, felsefe tarihi yazımlarında yer edememesi, İrigaray’ın felsefi sözün erkekler arasında bir hakikat diyaloguna dönüşmesi bahsini anımsatıyor. Ona göre: “Öğretisine genellikle “derim ki” sözcüğüyle başlayan bu usta, demek ki, hakikati kendi konuşmasıyla garanti altına aldığını ve çırağın “der ki” ya da “dedi ki” şeklinde tartışarak, aynı söylemi tekrarlaması gerektiğini düşünür. Böylece hakikat, kalıtımsal ve hiyerarşik yolla, tıpkı bir babadan oğula geçtiği gibi, erkekler arasında ustadan çırağa geçer” (2014: 13). Cohen’in bahsettikleri İrigaray’ın bu cümleleri üzerine tekrar düşündürüyor bana kalırsa. Felsefi gelenek hakikati, erkekler arasında hiyerarşik bir şekilde devreden söze dönüştürür oysa tarihin her döneminde, yukarıdaki örneklerde de gördüğümüz gibi kadınlar var hem de çok daha radikal fikirleriyle, bu nedenle sözleri daha fazla ulaşsaydı nasıl olurdu diye düşünmemek imkânsız.

Martin Cohen “Felsefi Masallar”da alternatif bir felsefe tarihi ortaya koymaya çalışıyor. Hikâyelerin, uydurmaların peşine düşüyor. Kim neden dışarıda bırakılıyor, kimin fikirlerinin neden önemli ve öncelikli, kimin fikirleri “hiç”e dönüşüyor neden? Gibi sorular soruyor ve cevaplar bulmaya çalışıyor. Yazarın kesinlikli sonuçlara varmak, felsefe üzerine bir yıkım gerçekleştirmek gibi bir çabası yok. O bir tartışma başlatmak veya klasik felsefi metinleri başka açılarla ele almak gibi bir düşünceyle yola çıkıyor. Kendi deyimiyle bu felsefi Pantheon’nu biraz “iteleme” girişimi ve yeni birkaç simayı felsefe tarihi yazımına katma isteği ve bence bu anlamda çabası görülmeyi hak ediyor.

Kaynaklar
Le Guin Söyleşisi İçin Bknz: Notos, 66. Sayı, s.53.
İrigaray, L. (2014), “Başlangıçta Kadın Vardı”, (Çev. İlknur Özallı, Melike Odabaş), İstanbul: Pinhan Yayıncılık.


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".