Evlilik ve aile her şeye rağmen neden devam ediyor?

Domenico Starnone’nin “Bağlar” adlı romanı evlilik ve aile kurumunu çok boyutlu sorgulamaya imkân sağlayan bir metin. Bu anlamda farklı okumalar yapılabilecek, konu hakkında sözümüzü çoğaltacak bir yerde duruyor. Çocuklar açısından, erkek açısından, kadın açısından, diğer kadın açısından hâttâ evi insanlarla paylaşan kedi açısından bile değerlendirebileceğimiz argümanlar var kitapta.

Emek Erez  emekerez@gmail.com

Evlilik ve aile üzerine çok konuşulan, eleştirilen, pek çok metne konu olan kurumlar. Özellikle son yıllarda evlilik kurumunun öldüğüne dair çok fazla şey okuyup, konuyu istatistiksel olarak açıklamaya çalışan verilerle de karşılaşıyoruz. Ancak şu var ki bu kurum bir şekilde varlığını devam ettirmenin yolunu buluyor, Rancière’in şu cümlelerinin hatırlattığı gibi: “Kurumlar canlı varlıklar değildir. Hastalıklarından dolayı ölmezler” (2018: 11). Sanıyorum bu cümleyi evlilik kurumu üzerinden de düşünebiliriz. Çünkü bir kurum öyle öldü, bitti, modası geçti demekle ortadan kalkmıyor. Birçok farklı etken devreye giriyor ve ne kadar “anormallik” üretirse üretsin varlığını devam ettirmenin bir yolunu buluyor.

Bu kurumun devamında, özellikle geleneklerine bağlı toplumlar, ilişkileri genel ahlâkın tornasından geçiren bakış açıları, kadına yalnızlığı yakıştıramayan, başına bir eşin bekçiliğini reva gören anlayışların da etkisini yadsımamak gerek. Ancak evlilik kurumunun tarihsel süreçte çok farklı şekillerde işlevselleştirildiğini de hatırlamalıyız. Örneğin; ailenin milliyetçilik ideolojisi ile ilişkisi özellikle ulus devletlerin inşa sürecinde ulus ve aile arasında kurulan bağ ile yakından ilişkili, Selda Şerifsoy’a göre: “Bu ideolojide ailenin kurum ve metafor olarak çok yönlü kullanımı, topluluğun beraberliğinin devamı ve yeniden üretimi için gerekli olan “ulusal birlik” öğesine meşruiyet zemini sağlamayı hedeflemektedir (2009: 169). Bunun hem genel ahlâki kodlarla hem de devletin denetim mekanizmalarıyla ilişkili olduğunu görebiliriz. Toplumun en küçük parçası olarak kabul edilen aile tabanda düzenin sağlamlığını garanti altına alırken, bir şekilde devletin de sağlamlığının garanti altına alınmasını, nüfusun kontrolünü içerir ve biyopolitik bir siyaseti de işin içine dâhil eder. Çünkü yine Şerifsoy’un ifadesine göre, “devlet için aile kurumu, normal bir yaşantının garantisini oluşturur” (2009: 169). Bu nedenle bu kurumun devam etmesinin nedenlerinin oldukça farklı sebepleri olduğunu hatırımızda tutmamız gerekiyor. Tüm kurumlar gibi aile de ideolojiler, devlet politikaları gibi sebeplerden bağımsız düşünülemiyor.

Domenico Starnone

Geçtiğimiz günlerde Yüz Yayınları tarafından, Meryem Mine Çilingiroğlu çevirisi ile basılan, Domenico Starnone’nin “Bağlar” adlı romanı yukarıda bahsettiklerimiz anlamında da sorular sorduran bir kitap. Her şeye rağmen devam ettirilmeye çalışılan bir evlilik, karşılıklı suçlamalar, hezeyanlar, sinmeler, öfkelenmeler, bedenen orada olup ruhen başka bir hayat sürmeler, serzenişler, yıkılmalar ama yine de aileyi devam ettirme çabası romanın ana temasını oluşturuyor. Tüm bunların yanı sıra roman, ailenin tüm üyelerinin gözünden yani anne, baba ve çocuklar açısından bu kurumu inceleyebilme fırsatı sunuyor okura. Tüm tarafların hissini okuduğunuzda görüyorsunuz ki “aile bağları” denen şey pamuk ipliğine bağlı. Starnone, ailenin tüm bireylerinin gözünden olayları anlatıyor ve böylece metin çok farklı okumalar yapmayı mümkün kılıyor. Kitap özelinde durum, aynı çatı altında sürüp giden gizli yaşamlara benziyor. Alışkanlıklar devam ediyor, birlikte yemekler yeniyor, dışarıya mutlu çekirdek aile pozları veriliyor ama yakından bakıldığında görünen şey epey karanlık. İşte bu nedenle metin girişte bahsettiğimiz bağlamlarda, aile kurumunun her şeye rağmen devam etme sebepleri üzerine düşündürüyor. Çünkü herhangi bir şey kurumlar ekseninde ele alınmaya başladığında iş kişisel ilişkilerin alanından çıkıyor. Ayrıca aile içi roller, kadınlık, erkeklik gibi farklı meselelerle birlikte değerlendirildiğinde çok daha farklı durumları tartışmaya vesile oluyor.

ALDATMAK NEDEN?

Starnone’nin “Bağlar”ı eşi tarafından aldatıldığını öğrenen kadının öfke ve kırgınlıkla örerek, kocasına yazdığı mektuplarla başlıyor. Aldatılmanın şokunun hissedildiği bu mektuplar, durumun birey üzerinde bıraktığı etkiyi gözlemlememizi sağlarken aynı zamanda aldatılma sebepleri üzerine de düşündürüyor. Willy Pasini, “Sadakatsiz Aşklar ‘Aldatmanın Psikolojisi Üzerine’” (2017) adlı kitabında bu konuyu enine boyuna tartışıyor. Bireylerin neden aldattıkları üzerine kafa yoruyor ve bazen yeni bir aşk isteğinin, bazen tutku yokluğunun, bazen intikam, seks, yaşlanma korkusu gibi nedenlerin, bazen de sevgi ihtiyacından kaynaklı olarak aldatmaların yaşandığından bahsediyor.

AŞK İSTEĞİ 

Peki, aldatma aşk hakkı veya isteği ile ilişkili olabilir mi yani artık birlikte olduğun insana aşk hissetmiyorsan bu aldatmayı meşru kılar mı gibi bir soru sorsak olumlu yanıtlar almamız muhtemel. Ancak bu soruyu kadın “aşk hakkı” için aldatmalı mı diye sorsak cevapların değişeceği de muhtemel. Evet, aldatmanın farklı sebepleri olabilir ancak bunu toplumsal cinsiyetin kodlarında tartışmaya başladığımızda işler değişiyor. Konu kadınların aldatması olduğunda genel ahlâki yorumlar devreye giriveriyor. “Bağlar” kitabında aldatılan kadının öfkeli mektuplarına bakıldığında bunca acı çekmeye değer mi diye düşündüğünüz oluyor.

Ancak erkek karakterin ağzından olayları okumaya başladığınızda, onun bencilce tavrını gördükçe kadının içinde bulunduğu durum daha anlaşılır oluyor. Kadın mektupta şöyle söylüyor: “Yazdıklarına bakılırsa ben cellat sen de kurbansın, İşte buna tahammül edemiyorum. Ben elimden gelen her şeyi yapıyor, senin hayal bile edemeyeceğin kadar çaba gösteriyorum ve kurban sen oluyorsun ha? Niyeymiş?” Kadın ne kadar çabaladığını, ne fedakârlıklar yaptığını anlatırken, erkeğin ise buna karşın her şeyin alışkanlıklara dönüştüğünden, evliliğin gelenekçi bir yapı olduğundan dem vurduğuna yine metinde kadının mektuplarında tanık oluyoruz. Ama o buna ikna olmuyor: “Gerçekler başka: benden kurtularak çocuklardan da kurtulmak istiyorsun. Aileyle, ailedeki rollerle ilgili eleştirilerinin ve söylediğin daha başka saçmalıkların sadece bahane olduğu gayet açık. Sen insanları birtakım işlevlere indirgeyen baskıcı bir kuruma karşı mücadele ediyor filan değilsin. Öyle olsaydı seninle aynı fikirde olduğumu, benim de özgürleşmek ve değişmek istediğimi fark ederdin.”

Kadın aldatılmanın da verdiği sarsılma ile olayları kişiselleştiriyor diye düşünebiliriz. Ancak metnin erkek tarafını okuduğumuzda pek de haksız olmadığını görüyoruz. Amaç gerçekten kurumu ve ailenin bireye yüklediği rolleri sorgulamak olsa, erkeğin evin ve çocukların sorumluluğunu paylaşmaya gönüllü olması, bunu kaçarak veya beylik lafların arkasına sığınarak değil yüzleşerek ve sorumluluk alarak yapması gerekirdi bana kalırsa. Çünkü evlilik bireye tek yanlı bir sorumluluk getirmediği gibi eşlerden bir tarafın özgürlüğü gerekçe gösterilerek sorgulanabilecek bir yapı değil.

Bağlar, Domenico Starnone, çev: Meryem Mine Çilingiroğlu, 144 syf., Yüz Kitap, 2018.

KADIN ÖZGÜRLEŞİNCE 

Kitabın sonraki bölümlerinde erkek karakterin itiraf edemese de karısını aldattığı kadına âşık olduğuna tanık oluyoruz. Bu açıdan düşünüldüğünde ne var ki aşk hakkını kullanmış diye düşünebiliriz. Ancak şunu da görüyoruz eşini aldattığı kadın, kendi ayakları üzerinde daha özgürce durmaya başladığında, gençliğinin ve güzelliğinin doruklarında ortada salınırken, onu bir şekilde bırakıp ailesine dönüyor. Bu benim aklıma Pasini’nin şu örneğini getirdi: “Zaman geçtikçe Jean ve Barbara birbirlerinden daha da çok uzaklaştılar. Sonunda, on iki yıl süren evlilik ve iki çocuktan sonra, dinî ilkeleri çiğnemek pahasına da olsa, Jean boşanmaya karar verdi. Sonia’ya âşık oldu, Sonia daha genç ve inceydi. Jean’ın korumaya Sonia’nın da korunmaya ihtiyacı vardı: Birbirlerine mükemmel uyan bir çift oldular” (A.g.e. 51). Kitabın erkek karakterinin sonradan ailesine dönmesinin bana düşündürdüğü, bu örnekteki, “koruma” ve “korunma” ihtiyacı, kadının işleri daha da yoluna koyup, özgürleşmeye başlaması ve erkek karakterin onun üzerindeki kontrolünü kaybedeceğini hissetmesi, ona olan tutkusunun ömür boyu süreceğini bile bile mücadele etmeden, ailesine geri dönmesiyle ilişkileniyor bana kalırsa. Yani aşk hakkını kullandı diye düşünsek bile bu bir anda yıkılıyor. Daha genç ve güzel bir kadınla yaşadığında erkeğe sağlanan tatmin biraz da kültürel erkeklik ile ilişkileniyor, hem kendisinin toplum içinde görünürlüğü açısından hem de koruyacak, yönlendirecek, kendi denetiminde bir varlık istiyor, öyle olamayacağını fark ettiğinde de korkup kaçıyor. Her ne kadar karakter konuyu çocuklarmış gibi göstermeye çalışsa da. Böylece erkek karakterin kuruma karşı mücadele ediyormuş, özgürlükler nedeniyle aldatıyormuş gibi göstermeye çalıştığı yerle bir oluyor fikrimce.

KENDİNİ KIYASLAMA

Peki, karısını neden terk etmişti, neden aldatmıştı? Kitaptaki erkek karakterin karısına durumu açıklarken kullandığı cümle, “başkasıyla birlikte oldum” oluyor. Başlangıçta geçici öylesine bir şeymiş gibi gösterse de sonradan diğer kadına tutkuyla bağlanıyor, karısını, çocuklarını hayatının dikenleri gibi görüyor. Pasini, “eski bir atasözü ‘evlilik aşkın mezarıdır’ der; görünen o ki, bilim de bunu doğruluyor. Üç yılın sonunda, arzunun temelindeki hormon olan dopaminin yerini annelik hormonu olan oksitosin alıyor, böylece çiftin aşkı ‘biyolojik’ bir değişime uğruyor: Sevgi ve aynı zamanda karşılıklı saygı zafer kazanırken, duygular daha az sarsıcı ama daha ‘demokratik’ hâle geliyor. Ne var ki, bazı erkekler ve bazı kadınlar oksitosinin dayattığı bu yeni ritimle tatmin olmuyorlar. Hâlâ aşkın onları alıp götürdüğünü hissetmek istiyorlar ve kalplerinin sesini dinlemeye devam ediyorlar” diyor (A.g.e. 51-52). Kalbin sesini dinlemek, arzuların peşinden gitmek, olumsuzlanabilecek bir durum değil. Bu konuda ahlâkçı bir tavır takınmak bizi yanıltabilir ancak aldatılan taraf açısından duruma bakıldığında konu kendisine yönelik bir eksiklik algısına dönüşebiliyor. “Bağlar”da kadının mektuplarında söylenen şu cümle buna örnek olabilir: “Böylece kamptaki o kıza, Roma’da etrafında döndüğüne kuşku olmayan o kızlara benzemeye çalıştım ve evin dışındaki hayatında daha fazla yer almak için gayret ettim. Yavaş yavaş yeni döneme girdim, fark etmişsindir umarım… Yaptıklarım yeterli değil miydi? Yoksa arada mı kaldım? Diğer kadınlara ayak uyduramayıp da olduğum gibi kalmaya devam mı ettim? Yoksa aşırıya mı kaçtım? Çok mu yenilendim, yaptığım değişiklik seni rahatsız mı etti, utandırdı mı, beni tanıyamaz mı oldun?”

Bu öfkeli cümleler gösteriyor ki aldatılan taraf için bilimsel açıklamalar pek de çözüm getirmiyor. Kişi, kendisini devamlı diğer kadın/erkek karşılaştırıyor, eksik hissediyor, karşıya yönelen öfke kendisine dönebiliyor.

GÜÇ İLİŞKİLERİ

Starnone’nin metninin aldatma kısmında sorgulattıkları düşünülünce kitabın karakterlerinin birbirinden koşarak uzaklaşması gerekiyor. Ancak böyle olmuyor, erkek karakter eve geri dönüyor. Bu da yeni bir durumu ortaya çıkarıyor: Güç ilişkileri. Adam eve geri dönünce bu sefer güç kadının eline geçiyor çünkü eve geri dönmek, hata yaptığını kabul etmek ve ne yaşanacaksa yaşanacak olsun buna boyun eğmek anlamına geliyor. Aslında bu durum, bahanesi çok da önemli değil ama kitap özelinde çocuklar, bitmiş bir şeyi sürdürmek anlamına gelirken, bir şekilde kurumun dışarıdaki gözlere karşı devamını getiriyor. Mutlu aile görünümleri sürüyor, herkes duruma ayak uyduruyor ve yüzleşme gerçekleşmeden, karşılıklı çekilen acılarla, gizli gizli devam eden “başkasına” duyulan arzuyla evlilik devam ettiriliyor. Bu, herkesin her şeyin farkında olup, hiçbir şey yapmaması anlamına geliyor. Belki kurum devam ediyor ama birbirini hiç anlamayan insanların, öylesine sürdürdüğü bir yapı olarak.

Domenico Starnone’nin “Bağlar” adlı romanı yukarıda ayrıntılı bir şekilde değerlendirmeye çalıştığımız bağlamlar üzerine kafamızda çokça soru işareti oluşturan, evlilik ve aile kurumunu çok boyutlu sorgulamaya imkân sağlayan bir metin. Bu anlamda farklı okumalar yapılabilecek, konu hakkında sözümüzü çoğaltacak bir yerde duruyor. Çocuklar açısından, erkek açısından, kadın açısından, diğer kadın açısından hâttâ evi insanlarla paylaşan kedi açısından bile değerlendirebileceğimiz argümanlar var kitapta. Ama beni en çok neden her şeye rağmen evlilik kurumu devam ettirilir veya ediyor, ailenin bağları aslında kimin elinde sorusu üzerine düşündürdü. Kafa yorunca da aile veya evlilik denen kurumların sadece o yapının içinde bulunanlar arasındaki ilişkilerle açıklanamayacağını, ideolojiler, toplumsal gözetim, devlet politikaları gibi farklı nedenlerin de bu kurumları sorgularken işin içine dâhil edilmesi gerektiğini anımsattı.

KAYNAKLAR 

  • Şerifsoy, S., (2009), “Vatan Miller Kadınlar ‘Aile ve Kemalist Modernizasyon Projesi’”, s.167, İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Passini, W., (2017), “Sadakatsiz Aşklar ‘Aldatmanın Psikolojisi Üzerine’”, (Çev. Can Belge), İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Rancière, J. (2018), “Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz?”, (Çev. Murat Erşen), İstanbul: Metis.

Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".