Sağ partiler niçin yerli siyaseti temsil ediyor?

Aksu Akçaoğlu, İletişim Yayınları etiketiyle yayımlanan Zarif ve Dinen Makbul, Muhafazakâr Üst-Orta Sınıf Habitusu adlı kitabında muhafazakâr orta sınıfın ilgi duyduğu tür olarak komplovari tarih araştırmalarını ele alıyor.

Filiz Gazi  

“Dünyayı Yahudiler yönettiği için, dünyanın her yerindeki siyasi olaylarda bu soruyu sormak işe yarar. Türkiye’de Tanzimat’tan beri yaşanan radikal değişikliklerin nedenini öğrenmek için de aynı soruyu sormak lazım. Gezi’de de neler oluyor diye merak ediyorsanız perde arkasında Mason localarını göreceksiniz.” Aksu Akçaoğlu’nun “Zarif ve Dinen Makbûl” kitabı için görüşmüş olduğu altmışlı yaşlarının sonunda emekli bir akademisyen olan Mustafa beyin sözleri bu cümleler.

Yeni dünya düzeninin komplovari senaryolarının hepsi yalan diyemeyiz fakat hükümetler lehine vatandaşın aklını karıştırdığını söyleyebiliriz. Basit bir hak mücadalesinde dahi, gözler kısılarak “bu işte düşmanların parmağı var” tespitinin geldiğine sanırım hepimiz şahidiz. Kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de “dış mihraklar, envai çeşit her milleten düşmanlar” çoğunluğun siyasetinin ana çekirdeğini oluşturuyor.

Kitapta, görüşülen bir başka kişi ise solcularla karşılaştırıldığında, İslamcıların Müslümanıyla, milliyetçilerin Türk’ünün mahalle sakinleri için daha tanıdık olduğunu söylüyor ve şurası önemli: Sağ partilerin, yerli siyaseti temsil ettiğini düşünüyor.

‘DEVLET KAVRAMIYLA SADECE MEVCUT DEVLET KASTEDİLMİYOR’ 

Akçaoğlu yine aynı kitapta, muhafazakâr orta sınıfın ilgi duyduğu tür olarak komplovari tarih araştırmaları olduğunu söylüyor. Bir türün ortak hedefinin ise ‘Türk milletinin gizli düşmanlarının’ kim olduğuna dair somut örnekler sunmak olduğunu anlatıyor. Muhafazakâr hayat tarzını anlatmak için seçtiği Ankara Çukurambar’da görüştüğü insanların siyasi analizlerini dinlerken fark ettiği ise bu insanların devlet kavramıyla sadece şimdiki zamandaki mevcut ampirik devleti kastetmedikleri. Ne demek bu? Ortalama Türkiye vatandaşı diyerek anlatacağım birey kendisini milli tarihin devamı olarak görüyor. Efsaneleşmiş bir tarih anlatısının içinde geçmişi “büyük adamlara” ve büyük zaferlere dayanıyor. Güç timsali Osmanlı, kahraman devlet yöneticileri bu vatandaş için mâzi değil. Yani ortalama Türkiye vatandaşına göre, “Türk milleti” anonim bir kalabalık değil.

Memleket yıkılsa bu kesim için dert değil. Ekonomik krizlerde, yapılan zamlarda sokağa dökülen halklara burada rastlanmamasının bir sebebi de bu yukarıda yazılanlar olması muhtemel. Memleket insanı için her müsebbibin sebebi komplovari senaryolarla ölüp ölüp diriltilen düşmanlar ve “seçilmiş millet” olunduğuna dair inanç.

Zarif ve Dinen Makbûl- Muhafazakâr Üst-Orta Sınıf Habitusu, Aksu Akçaoğlu, 172 syf., İletişim Yayınları, 2018.

CUMHURİYET DEVRİMLERİNDEN BUGÜNLERE YANSIYANLAR

Diğer taraftan muhafazakâr orta sınıf beğenisinin piyasa koşullarında yeniden inşa edildiğini anlatıyor Akçaoğlu. Kapitalist tüketim alışkanlıklarının Müslüman değerlerle örtüşüp- örtüşmediği başka bir tartışma konusu. AKP’yle şekillenen muhafazakâr demokratların yeni hayat tarzına gelmeden önce erken cumhuriyet devrimlerinden bugüne kalana değiniliyor:

“Şüphesiz, devrimlerin kağıt üzerindeki hedefi, vatandaşları eski rejimin ağır yüklerinden özgürleşmekti. Fakat, devrimlerin tasarlanmayan sonucu, yeni rejimle uyumsuzluğu simgeleyen geleneksel bedenin bir mutsuz bilinç hapishanesine dönüşümü oldu. Bu dönemde Türkiye nüfusunun %80’inin köylerde yaşadığı düşünülürse, bu mutsuz bilinç çoğunlukla köylülerin bedeninde yurt kurdu.”

‘KÖYLÜLERE VE KENT YOKSULLARINA MUTSUZ BİR BİLİNÇ BAHSEDİLDİ’ 

Mustafa Kemal’in yaşam tarzıyla ilgili olarak Zarif ve Dinen Makbûl’de şöyle bir not düşülüyor: “Fes ve başörtüsü yasağına karşı geliştirilen tepki, halifeliğin ve şeriatın kaldırılmasına verilen tepkiden daha kuvvetliydi.”

Dolayısıyla, “Cumhuriyet devrimlerinin hedeflediği makbul beden, köylülere ve kent yoksullarına bedensel varoluşlarındaki kusuru hatırlatarak mutsuz bir bilinç bahşetti” diyor Aksu Akçaoğlu.

28 Şubat’ta yaşanan mağduriyetlerin tohumu diyebileceğimiz erken cumhuriyet devrimleri, yekün Anadolu insanı anılarından parça parça sonraki kuşaklara aktarıldı. Camilerde içki içildiği veryansının, Kabataş yalanının toplumda karşılık bulması bu yüzden. Geçmişten aktarılan ve İslamcı siyasetin her daim kullandığı argümanlarla beslenen bir kin duygusu var.

Kitapta böyle bir bağlantı yok fakat sağ partilerin, yerli siyaseti temsil etttiği düşüncesi biraz da buraya dayanıyor. Sol siyaset ya da sol jargon, İslamiyete içkin özelliklerin kaldıramayacağı değişimlere, özgürlük imkanlarıyla sağlanabilecek reformlara her daim sahip olabilirler. Misal Selahattin Demirtaş’ın öykü kitabı, Muharrem İnce’nin şiir yazıyor olması, “yerli siyaset” taraftarlarının sevmeyeceği ciddiyetsizlikler. Kükreyen, öfke saçan, tehditler savuran Erdoğan onlar için daha evla sayılıyor.

‘İNŞA EDİLEN İBADETHANELERLE AMAÇLANILAN İDEOLOJİ ARASINDA KURULAN BAĞ’

Kitapta şu da hatırlatılıyor: “Herhangi bir bölgede camilerin yoğunlaşması, mekânı kendiliğinden muhafazakârlaştırmaz. Fakat, özellikle 2013’te çıkan ve camilere 100 metre uzaklıkta alkol satışını yasaklayan yasanın ardından, mekânın muhafazakâr dostu bir çevreye dönüşmesinde etkili olabilir.”

İnşa edilen ibadethanelerle amaçlanılan ideoloji arasında kurulan bu bağ zekice. Eduardo Galeano’nun bilhassa neoliberalizmi anlatırken kullandığı mesellere benziyor.

“Cumhuriyet devrimlerinin hedeflediği makbul beden, köylülere ve kent yoksullarına bedensel varoluşlarındaki kusuru hatırlatarak mutsuz bir bilinç bahşetti.” Buraya tekrar dönerek yazıyı bitireyim:

Halk, baştan yaratılır mı? Kültürel değerler yeniden inşa edilebilir mi? Sanırım mümkün ve bu rasyonel zeminde kaçınılmaz bir siyasi arzu. Sol ya da sağ burada fark etmiyor. Her kim gelirse, kendi doğrusunda siyaset yürütmeye teşne politikalar üretir. Toplum mühendisliğinin burada nasıl bir yol izleyeceği zanaat işi. Hülâsa, devrim yapmak yetmiyor. Uygulama ince ustalık istiyor.