Çocuk ölümlerinden medet uman kutsallıklar

Yahudi annenin kurtarmak için çırpındığı kız çocuğunun kanı, Adolf Eichmann’ın üniformasının eteklerine sıçramıştı. Filistinli Arap kadının sırtındaki bebeğin kanı ise Orta Doğu’nun binlerce yıldır buna benzer cinayetlerle kınalanmış toprağına bile ulaşamıyor bir türlü. Buna rağmen, “balçık toprak ıslak ve kırmızıydı.” Kirletecek bir Yahudi üniforması veya aydınlık zemin bulamayan bebeğin kanı, Zeev Feinberg’in beyninin ve yüreğinin patikalarında uğuldamaya başlıyor bir süre sonra.

Sefa Kaplan

İlkinde Dachau Kampı’nda kazılan bir çukurda kaderlerini bekleyen binlerce Yahudi’den biri olan bir kadın var karşımızda. “Hiç değilse onu esirgeyin” dercesine, çukurun iki tarafında silahlarına mermi süren askerlere doğru uzatıyor kucağındaki çocuğu. Kampın iğrenç şartları dolayısıyla teninin rengiyle birlikte gözlerinin ışıltısını da çoktan yitirmiş üç veya dört yaşlarında kıvırcık saçlı bir kız çocuğu bu. Yılışık gülüşleriyle ölümü bile çirkinleştiren Alman askerlerinden birinin silahından çıkan kurşun önce çocuğun zayıf bedenine giriyor, arkasından da anneye. Çocuktan sıçrayan kan ise çukurun başında diğer subaylarla birlikte katliamı izleyen Adolf Eichmann’ın pırıl pırıl üniformasına sıçrıyor hiç gereği yokken! Eichmann, manzaraya ve masumiyete tamamen aykırı bembeyaz bir mendille silmeye çalışıyor üniformasını kirleten çocuğun kanını. Bu kadar muazzam bir yeryüzünü, varlığıyla ve varolma biçimiyle çoktan kirlettiği bir an olsun gelmiyor aklına. Zira, vatanına yürekten bağlı bir insan sıfatıyla görevini yaptığını düşünüyor sadece. “Deutschland Deutschland über alles…” diye mırıldanıyor belki de diğerleriyle birlikte!

İkincisinde ise hadise Avrupa’ya hayli uzak bir coğrafyada, Filistin’de kaydediliyor utanç tarihlerine. Bu kez bir Yahudi milis var silahın arkasında. Dağların gölgeli taraflarına gizlenerek nişan aldığı noktada da, sırtına sardığı küçücük çocuğuyla Filistinli bir anne göze çarpıyor hemen. Nietzsche tarzı bıyıklarıyla kasabadaki Yahudi kadınları kasıp kavuran Zeev Feinberg, on altı yaşındaki gencecik kadının sırtında bomba bulunduğunu düşünüyor ilkin. Silah sesiyle birlikte karanlık gecede patlayan incecik çığlık birdenbire kesilince, bulunduğu siperden fırlayıp öldürdüğü anne ve bebeğin başında buluveriyor kendisini. Kadının sırtına sardığı battaniyenin içinden minik bir çocuk eli görünüyor. “Bir an için, yalnızca bir an için çocuğun parmaklarının oynadığını” sanıyor üstelik; daha açık bir ifadeyle, yürekten temenni ediyor aslında bunu. Kurşunun önce çocuğun, arkasından da annesinin bedenini delip geçtiğini de işte o zaman algılıyor Zeev Feinberg. “Toprak ölü kızı göğsünde taşıyordu, ölü kız da sırtında ölü bir bebeği.”

Yahudi annenin kurtarmak için çırpındığı kız çocuğunun kanı, Adolf Eichmann’ın üniformasının eteklerine sıçramıştı. Filistinli Arap kadının sırtındaki bebeğin kanı ise Orta Doğu’nun binlerce yıldır buna benzer cinayetlerle kınalanmış toprağına bile ulaşamıyor bir türlü. Buna rağmen, “balçık toprak ıslak ve kırmızıydı.” Kirletecek bir Yahudi üniforması veya aydınlık zemin bulamayan bebeğin kanı, Zeev Feinberg’in beyninin ve yüreğinin patikalarında uğuldamaya başlıyor bir süre sonra. Bir de, ekşi süt ve çürük portakal kokusu siniyor üzerine. Kokunun giydiklerinden gelme ihtimaline karşı üzerindekileri defalarca yaktığı hâlde silinmeyen bir koku bu, giderek rüyalarını da teslim alan bir koku. Rüyalarını da yakacak kabiliyeti yok ya!

Eichmann, uykularında ne yapıyordu bilmiyoruz ama, Zeev Feinberg, “Kendini sıcak, kanlı bir sütün içinde boğulurken görüp uyanıyor uykularından.” Asırlardan beri bir kaçış yahut sığınma imkânı bağışlayan uyku, Feinberg’in kâbusu artık. Bu yüzden, uykuyu da, uykuya hasret gecelerini de bıyığının bir köşesine iliştirip vazgeçiyor her şeyden. Fakat annesiyle birlikte kurşunlanan çocuğun yol açtığı ekşi süt ve kan kokusu gitmiyor burnundan. Kabalıklarıyla bütün bir kasabayı, bütün bir gemiyi, nihayet varlığının ulaştığı her yeri tedirgin eden Feinberg, derisini soyma pahasına yıkanıyor üst üste. Nafile. Ekşi süt kokusunu hiç tatmamış bebeğin masum görüntüsü bir saniye bile eksilmiyor zihin niyetine taşıdığı cinayet cibinliğinden…

İlk paragrafta anlatılanlar, 2018 yapımı Operation Finale filminden. Filmin eksenini teşkil eden Adolf Eichmann’ın da yaratıcıları arasında yer aldığı Finale Solution / Nihaî Çözüm çağrışımlarına yol açmak amacıyla böyle bir ismin tercih edildiği ortada. Zaten filmde de sık sık kullanılıyor bu kavram. Chris Weitz’in yönettiği film, sinema açısından son derece vasat olsa da, Eichmann’ın Buenos Aires’te nasıl yakalanıp İsrail’e götürüldüğünü merak edenler varsa eğer, tatmin edici biyografik bilgiler barınıyor planların arasında. Oscar Isaac’ın hayatiyet kazandırdığı ünlü Mossad ajanı Peter Malkin yerli yerine oturmuş olsa da, Adolf Eichmann’ı canlandıran Ben Kingsley için aynı şeyi söylemek son derece zor. Sorun, Ben Kingsley’de yahut oyunculuğunda değil elbette. Dünyanın bütün iyi yönetmenleri bir araya gelse, başından düşmek üzere olan perukla burnundan düşmek üzere fırsat kollayan gözlük arasında çırpınan Ben Kingsley’den Eichmann yaratmayı başaramazdı büyük ihtimalle. Artık botoks mu detoks mu olduğunu bilemeyeceğim müdahaleler yüzünden, Kingsley’in o anlamlı suratının ne hâle geldiğini ise ne siz sorun ne de ben söyleyeyim…

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kitabını okuyanlar, onun The New Yorker adına Eichmann davasını izlemek üzere Kudüs yollarına düştüğünü de hatırlayacaktır mutlaka. Ahlâkî bir bütünlükten yana olan Arendt, dünyayı derinden etkileyen büyük kötülüklerin, esasen iyilik ve kötülük kavramları üzerinde hiçbir zaman düşünmemiş Eichmann gibi sıradan insanların eseri olduğunu söylüyordu her zamanki titizliğiyle. Bu bakımdan, Eichmann’ın savunmasının filme eklemlenmesiyle oluşturulan diyaloglar, bir kez daha haklı çıkartıyor Arendt’i. Hiçbir savaş kuralına riayet etmeyen Naziler tarafından öldürülen kızkardeşi Fruma ve üç yeğeninin intikamını alma fırsatının nihayet önüne düştüğünü düşünen ve bu yüzden daha da keskinleşen Mossad ajanı Peter Malkin ile SS Yarbayı Adolf Eichmann arasındaki o kırılgan çizgi ise bir başka ruh sefaletinin göstergesi sanki. Zira, Eichmann, bütün savunma boyunca ısrarla tekrarlayacağı gibi, hiçbir zaman suçlu kabul etmiyor kendisini. Tersine, şimdi Peter Malkin nasıl İsrail hükümetinin omuzlarına yüklediği görevi yerine getirmeye çalışıyorsa, o da Alman hükümetinin verdiği emirleri uygulamıştır sadece.

Bir Gece, Markoviç, Ayelet Gundar- Goshen, çev: Tuğçe Togo, 332 syf., Cumartesi Kitaplığı, 2018.

Diğer katile yani Zeev Feinberg’e gelince, o henüz herhangi bir filmin değil, Ayelet Gundar-Goshen’in gerçekten etkili, gerçekten donanımlı romanı, Bir Gece, Markoviç’in kahramanı. (Son zamanlara bu kadar nitelikli bir metin okuduğumu hatırlamıyorum doğrusu.) Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık ismiyle tarih şeritlerine kaydettiği bitip tükenmeyen yorgunluklara ve yeniden dirimlere kapı aralayan olağanüstü kitabında Albay Aureliano Buendia karakteri vardır ya, onu, Güney Amerika’nın savanları sarsan fırtınasından yahut üç ay süren kurbağa yağmurundan ayıklayıp Orta Doğu’nun tozlu topraklı ara sokaklarına bırakın usulca. Karşınıza birkaç yıl sonra Zeev Feinberg türünden birinin çıkıvermesi, çok da şaşırtıcı olmayacaktır galip ihtimalle…

En azından, esasen Klinik Psikolog olan Ayelet Gundar-Goshen’i şaşırtmadığı ortada. 1982 doğumlu yazarın, bu kadar derin bir birikimi ne zaman edindiğini tasavvurda zorlansam da, metnin izlediği yörünge, yaratıcılıkları dillere destan mühim muharrirlerimizin nerelerde cücüklenip nerelerde böceklendiğini ufkumuza bütün sarahatiyle yerleştirmesi açısından ayrıca önemli. Zira, Ayelet Gundar-Goshen’in Zeev Feinberg’in yanına ustalıkla iliştirdiği Yaakov Markoviç’le birlikte Bella mevcut bir de. Siz bakmayın romanın Markoviç’in ismini taşımasına, metnin çöpünü ve çapağını çiçeklendiren Sonya, Bella ve Rahel’in esirgenmesi ihmal edilmiş varolma biçimleri aslında. Yoksa, Feinberg’in dominantlığına karşılık son derece silik bir karakter olan Markoviç’in peşine takılsak, yırtık haritalara nasıl çengelli iğne yetiştirebilirdik ki? Bir de Avraham Mandelboim var ki, onun için ayrı bir deneme yazılsa yeridir sahiden de.

Adolf Eichmann, “Deutschland Deutschland über alles…” duygusunu inciten yahut incitme ihtimali bulunan bütün unsurları, sadece Almanya’nın değil, Avrupa’nın dışına sürmek amacıyla birbirinden etkili çözümler geliştirirken, varlığını hücre hücre kuşatan bir tutkunun yörüngesine sahip çıkıyor göründüğü kadarıyla. Tutku konusu gündeme geldiğinde, Freud bile kanepenin arkasına gizlenip ‘saplantı’ türünden kolaylıkların köşesine sığınıyor nedense. Adolf Eichmann’ı yahut adaşı Adolf Hitler’i tutkularıyla açıklamaya kalkışmak, hayli hafifletici bir yöntem olurdu hiç kuşku yok ki. ‘Saplantılı insanlar’ kategorisi, bu bakımdan çok daha güvenli ve çok daha kullanışlı bir liman.

Oysa, Bir Gece, Markoviç’teki bütün kadınlar ve erkekler tutkularından ibaret ince detaylar hâlinde çıkıyor karşımıza. Akdeniz kıyılarını öfkesiyle tutuşturan Sonya mesela yahut dönüp bir kez olsun yüzüne bakmayan Bella’ya bağlılığını savaşların dehşetine rağmen sürdüren Markoviç ya da Sonya’nın teninin kokusunu Tel Aviv’e yaymak istercesine evinin odalarını portakallarla dolduran Irgun Komutan Yardımcısı Efraim mesela. Bir süre sonra, Mossad ajanı Peter Malkin gibi Avrupa’da Nazi avına çıkan Zeev Feinberg ise bambaşka bir tutku abidesi zaten.

Filistin topraklarında 40’ların hemen başında yaşanan ilk savaş, sadece üç erkeğin değil, üç kadının hayatla kurmaya çalıştığı mahiyeti belirsiz tutkuları da derinden sarsıyor kolayca tahmin edilebileceği gibi. (Erkek eksikliklerinin aynaya yansımasından ibaret bulunan bütün savaşların kadınlar üzerinden yürütülmesi ve belki de bu yüzden en fazla kadınları örselemesi, hiçbir savaş tarihçisinin kalemini gücendirmiyor galiba!) Tahmin edilemeyen, Sonya, Bella ve Rahel’in direnç kabiliyeti sadece. Bir parça şair olan Rahel yarı yolda tökezlese de, kocası Avraham Mandelboim dahil hiç kimse, zerre kıvılcım eksiltemez o direncin niteliğinden. Üç kadının üç çocukla yapayalnız kalmışlıklarının gidip bir çocuk cinayetine bağlanması bile tek başına yeterince çarpıcı bir unsur zaten.

Feinberg’in, sırtında çocuğunu taşımak ve Arap olmak dışında hiçbir suçu bulunmayan Filistinli gencecik anneyle bebeğini öldürmesi ile Nazilerin, Yahudi olmak dışında hiçbir suçu bulunmayan anne ile çocuğunu öldürmesi arasında, ilahiyat veya ruhiyat bakımından hiçbir fark yok tabii ki. Çocuk ölümlerini kendine cibinlik kılan hangi savaş yahut mücadele yöntemi haklı olabilir ki? Çocuk ölümlerinden medet uman, çocuk ölümleri üzerinden milletlerin ve milliyetçiliklerin büyüyebileceğini hesaplayan, iktidar biçimlerini çocuk ölümlerine yaslanarak sürdürebileceğini sanan kutsallıklar, hangi dağın yamacında yerleştiriyor acaba ovaların çiçek sarısı solgunluğunu?

Filmde, bütün o ölümlere rağmen dirimi hatırlatan bir çocuktur gene de, annesinin karnında büyüyen ve yeryüzüyle tanışmayı bekleyen bir çocuk. Yönetmen Chris Weitz, Mossad ajanı Peter Malkin’in sevgilisi olan ve Eichmann’ın kaçırılmasında mühim bir rol üstlenen Dr. Hannah (Mélanie Laurent) üzerinden müjdeleyecektir bunu bize. Eichmann’ın yargılandığı mahkemede, ön sıralarda oturan Hannah hamiledir çünkü. Üstelik, söz konusu hamilelik, Eichmann’ın bakışlarını izleyen kameranın o yöne odaklanmasıyla bir kez daha raptiyelenecektir zihnimizin çerçevesi çıtalardan müteşekkil çekim alanına. Belki bir umuttur bu, belki bir devamlılık, belki de Yunus Emre’nin, “Bir ölür bin doğarız / Dünya bizden usanası” mısralarının ışık tuttuğu türden bir başka savunma değirmeni. Bu direnişe gönül veren insanların, çocuk cinayetleriyle tarihe ayrıca kaydedilmesi, Chris Weitz kadar İsrail devletini de ilgilendirmiyor anlaşıldığı kadarıyla.

Kitaptaki çocuklar bu yüzden önem kazanıyor zaten. Zira, üç kadının doğurduğu üç çocuğun kaderi, coğrafyayı bütünüyle sarıp sarmalayan trajediye dönüşüyor bir süre sonra. Üç çocuğun babasının da “baba” diye seslendikleri kişiler olmaması değil tabii ki bunun temel sebebi. (Her zaman söylediğim gibi, bir çocuk, birkaç damla spermden çok daha fazla, çok daha anlamlı, çok daha derin bir yaratıktır.) Çocukların kaderinin, cinayetlerin günü birlik alışkanlıkların yerini alan aldırışsızlıklara düğümlenmesi esas sorun. Zira, hasbelkader o iklimin koordinatlarını belirleyenler, çocuk ölümlerini zerre umursamıyor ve tıpkı Adolf Eichmann gibi beyaz bir mendille temizleyebileceklerini sanıyorlar haritanın tam orta yerine bulaşan kan lekelerini…

Ve kitabın sonlarına doğru, bir çocuk daha çıkıyor karşımıza. Hem Goethe’ye hayran olan hem de on yaşındaki Yahudi çocuklara tecavüzden çekinmeyen Hermann Ungrat’ın sarışın, mavi gözlü pırıl pırıl Aryan dört yaşındaki kızıdır bu. Zeev Feinberg, Ungartı kemeriyle boğan arkadaşı Yanoş’un çocuğu da öldürmesini, bütün varlığını ortaya koyarak engelliyor. Yazarın ifadesiyle, “Olur da ölü anne ve bebeğin hayali uzak bir ara sokakta birdenbire karşısına çıkarsa, hemen kollarındaki bebekle onlara doğru dönecekti ve hayaletler hemen kaçışacaktı. Bu bebek onun kefaretiydi.”

Acaba?