Madenci: Cehenneme açılan kapı!

Soseki’nin “Madenci”si başlangıçta adı itibariyle de madencileri konu alan bir metin gibi görünüyor ancak daha çok karakterin bireysel yolculuğunun öne çıktığı, varlık sorunlarının vurgulandığı bir kitap. Ayrıca anlatı, karakterin madencilik günlerine geçtiğinde, zor şartlar, işçilerin neredeyse insan olmaktan çıktığı koşullar, kötü yemekler, tahta kurusu dolu yataklar etkileyici bir şekilde betimlenirken, bu durumun karakter üzerinde yarattığı etkinin, empati kuran, işçilerden yana tavır koyan, onlarla duygudaşlık kuran bir dile dönüşememesi dikkat çekiyor.

Emek Erez  emekerez@gmail.com

Bireyin toplum tarafından tanınmaması, varlığının değersizleştirilmesi, onu kendine dair bir yolculuğa sürükleyebilir. Çünkü birey istese de istemese de toplum içinde bir varlıktır ve kabul görmek, tanınmak, değerli hissetmek ister. Bu bazen o kadar önemli olur ki ölmek, varlığından vazgeçmek için çıkılan yolu, bir şekilde yaşama doğru sürükleyen bir yola çıkarabilir. Özellikle de kişi tamamen dünyaya ve çevresine yabancılaşmamışsa, varlığına önem atfedilmesi onun için yaşatıcı olabilir.

Geçtiğimiz günlerde Jaguar Yayınları tarafından Sinan Ceylan çevirisi ile basılan, Natsume Soseki’nin “Madenci” adlı kitabı, Japonya modern edebiyatının önemli yazarlarından kabul edilen Soseki ile okuru buluşturuyor. Metin boyunca geçmişe dönük bir tecrübe aktarımı hissi veren kitap, genç bir insanın aile ve toplum arasında sıkışmasının getirisiyle, intihar etmek için evden kaçmasını konu alıyor ve bu bağlamda yukarıda bahsettiklerimizle ilişkileniyor. Ancak aşağıda ayrıntılarıyla bahsedeceğimiz gibi, kitabın isimsiz anlatıcısı yola çıkma nedenlerinin aksine, başka tecrübelerle karşı karşıya kalıyor. Soseki kitabı, bir madencinin anlattıklarından esinle kurgulamış, belki de bu nedenle özellikle madene dair anlattıkları oldukça gerçekçi bir betimleme ile sunuyor. Bunun yanı sıra, “yabancı” olanla karşılaşmak, başka kültürlere dair olanı tanımak bağlamında da metnin ayrıntılarının bize söyleyeceği şeyler var bana kalırsa. Mesela Buda inancı, yemek kültürü, kullanılan araç gereçler, şarkılar gibi bu nedenle kültürel ögelere meraklı okurların, dipnotlardan çok şey devşirebileceğini söylemem gerek.

Madenci, Natsume Soseki, çev: Sinan Ceylan, 216 syf., Jaguar Yayınları, 2018.

SESLENENİN PEŞİNDE

Kitap, anlatıcının, ailesinin ve toplumun aşk hayatıyla ilgili dayatmalarına katlanamayıp evden kaçmasıyla başlıyor. Kitabın karakteri, biraz burnu havada, kimseyi beğenmeyen, zengin bir ailenin genç oğlu olarak karşımıza çıkıyor. Metin, karakterin, çaresizce ne yapacağını bilmeden, insandan uzak bir yaşama kavuşma hayali ve ölüm fikriyle ormanda yürürken, karşılaştığı bir adamın ona “delikanlı iş lazım mı” diye sormasıyla ve bu teklife olumlu cevap verip, hiç sorgulamadan tanımadığı bir insanın peşinden gitmesiyle ilginç bir hâl alıyor. Adama göre, bu iş madencilik ve söylediğine göre karakterin çok para kazanabileceği imkânlar sunuyor.

Burada ilginç olan ölüm fikriyle evden kaçmış bir insanın üzerine düşünmeden teklifi kabul edip adamın çağrısına uyması. Bu duruma dair iki sebep düşünülebilir birincisi karakterin zaten kaybedecek hiçbir şeyinin olmaması, ikincisi ise kendisine seslenilmesi. Çünkü bir insanın kendisine seslenilmesi bir şekilde onun başkası tarafından tanınması anlamını içerir. Şöyle ki karakterimiz, birey olamadığı, ailesine, topluma karşı bir varlık gösteremediği için ve biraz da kendisini kendisine kanıtlamak için evden kaçıyor. Burada adamın iş çağrısı, onun birey olarak görülmesi, bir işe yarayabileceği hissi yaşaması, dünyada hiç kimse olmadığının farkına varması anlamına geliyor. Bu aynı zamanda karakterin çağrıya uymasının da sebebi. Onun şu cümlelerinde de bunu görebiliyoruz: “Ne tuhaftır ki insan ruhu sonsuzluğa sürüklenmeye hazır da olsa, birisi seslenince hâlâ bir yerlere bağlı olduğunu fark ediveriyor.” Yani ona seslenilmesi, bir bakıma yaşamla bağ kurmasını sağlıyor ve her şeyini kaybettiğini düşündüğü anda dünyada hâlâ bir yere sahip olabileceğini hatırlatıyor. Soseki’nin belki de bize anlatmaya çalıştığı, bireyin kendisini hiç olarak kurduğu, dünyada sadece ölüme anlam yüklediği bir durumda, ona dünyadaki varlığının hatırlatılmasının onun için değerli olabileceği.

Natsume Soseki

YAŞATICI ÖLÜM FİKRİ

Kitabın karakteri her ne kadar çağrıya uyup, sanki yıllardır tek ideali madenci olmakmış gibi, her türlü zorluğa katlanıp, bu yola kendini adamış görünse de yer yer ölüm fikriyle de bu işi özdeşleştirdiğine tanık oluyoruz. Çünkü sonuçta yapacağı iş çok zor olsa da onun için değişen bir şey yok. Zaten ne olursa olsun ölmeyi göze alarak zengin bir yaşamı reddetmiş. Onun çelişkisi ölmeyi isteyip yine de yaşama bir şekilde tutunma çabası bana kalırsa. Bu tavır Cioranvari, intihar fikrinin yaşatıcılığını hatırlatıyor. Çünkü ölüm fikri dünyaya bir şekilde katlanma sebebi hâline gelebiliyor, bireye istediği zaman kaçma, yaşamdan kurtulma, onu reddetme imkânı tanıyor. Kitabın karakteri açısından da durum böyle, belki de bir işi olacağı fikri onu tekrar yaşamın içine itiyor, en azından insanlardan uzak kalırım fikriyle çıktığı yolda, insanlarla karşılaşıp, ürkütücü bulsa bile bağ kurup, onlara değer atfetmesine sebep oluyor. Ancak yazarın bu durumu bir sürü psikolojisi olarak yorumladığına da tanık oluyoruz. Yani karakterin kendisine gelen teklifi kabul etmesinin, bir şekilde kendisinden vazgeçip, komutlara uymak anlamı taşıyabileceğinden de söz ediyor: “İnsan kadar kolay güdülen başka bir varlığın olmadığı sonucuna varabilirsiniz. İmkânsıza yakın görevleri bile hazır olda dinleyip kabul eder, en ufak bir maraza çıkarmadan bundan mutluluk duyar. O zamanları hatırladıkça, en itaatkâr, en sebatkâr insan olduğuma inandığımı da hatırlıyorum.”

Karakterin başına gelenler üzerine düşündüğümüzde, kendisine seslenene uyup, sonrasında o ne derse yaptığına, hâttâ ona güven beslediğine ve karnını doyurduğunda varlığına minnet duyduğunu görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında insanın yönlendirebilirliği, kolayca itaat edebildiğini de hatırlatıyor metin. Ancak burada bana kalırsa derinde yatan şey, kişinin varlığının tanınması, dünyada değersiz olmaktansa bir işe yarayabileceğini, karakter özelinde o güne kadar hiç çalışmadan sürdürdüğü yaşamını, kendi varlığıyla kazanabileceğinin farkına varması anlamını taşıyor. Bu nedenle buradaki itaatkârlık, boyun eğmeden çok başkası tarafından kabul görmenin getirdiği psikolojiyle ilişkileniyor.

MADENCİLER, KARAKTER VE YAZAR

Soseki’nin “Madenci”si başlangıçta adı itibariyle de madencileri konu alan bir metin gibi görünüyor ancak daha çok karakterin bireysel yolculuğunun öne çıktığı, varlık sorunlarının vurgulandığı bir kitap. Ayrıca anlatı, karakterin madencilik günlerine geçtiğinde, zor şartlar, işçilerin neredeyse insan olmaktan çıktığı koşullar, kötü yemekler, tahta kurusu dolu yataklar etkileyici bir şekilde betimlenirken, bu durumun karakter üzerinde yarattığı etkinin, empati kuran, işçilerden yana tavır koyan, onlarla duygudaşlık kuran bir dile dönüşememesi dikkat çekiyor. Karakter zengin, ayrıcalıklı, eğitimli olmasını gerekçe göstererek, genellikle yukarıdan bir bakışla değerlendiriyor işçileri, onları âdeta “böcekleştirip”, tiksinti duyulacak varlıklar olarak değerlendiriyor. Madenciler, karaktere olan tavırlarıyla âdeta canavarlaştırılıp, nefret nesnesi durumuna getiriliyor bile denilebilir. Öyle bir durum ki karakter madeni intihar edilecek bir yer olmaya bile değer bulmuyor, daha görkemli bir ölümü hak ettiğini düşünüyor.

Bu anlamda metin,  karakterin madenin şartlarından etkilenip dönüşeceğini, bir şekilde onlara hak vereceğini düşündüğünüz yerde tam tersini yapıyor. Her ne kadar madenciler insan bile olamayan olarak temsil edilse de çalışma şartlarının olumsuzluğu canlı bir şekilde tasvir ediliyor ancak karakter bir şekilde şartların dışına konumlanıyor, onun “etkilenimi” çalışma koşullarının olumsuzluğunu sorgulatmaktansa, bulunduğu yerden tiksinme, işçilerden iğrenme noktasına geliyor. Okur açısından şöyle bir beklenti oluşuyor açıkçası, yaşamına giren bir kitap karakterinin bu şartları görüp, çalışanlardan yana bir tavır geliştirmesi, belki kendi dertlerinin tüm bunların yanında küçük kaldığını fark etmesi… Ancak yazar bunu yapmıyor!

Bunun nedenleri üzerine düşünürken, Murakami’nin yazarı daha içeriden bir gözle değerlendirdiği son söz yazısında durum anlaşılır oluyor. Yazar, o dönemde ülkesinde çıkan madenci isyanlarıyla birlikte anılmak istememiş ancak yine de çalışma şartlarının zorluğunu öyle iyi anlatmış ki istese de istemese de bir şekilde madenciliğin nasıl zorlu bir meslek olduğunu yansıtmış. Murakami, yazarın o dönem ülke gündeminde olan Aşio madencileri ile dayanışma gösteremeyecek kadar elitist bir duruşa sahip olduğunu vurguluyor ve durumu şöyle özetliyor: “Elbette işçi romanı yazmayacaktı. Ya da Zola’nın toplumsal natüralizmininin alanına girecek değildi. Bu tür ihtimaller Soseki’nin görüş alanına girmiyordu zaten.” Anlaşılan Soseki’nin elinde bir madenciden dinlediği anlatı vardı ve onu bir romana dönüştürme çabasıyla yola çıktı. Ancak bir şekilde toplumsal bir şeye dönüşme kaygısını hissederek yazdı ki metin boyunca anlattıklarından, bundan roman olmaz minvalinde bahsetmesinin de belki böyle bir nedeni var. Toplumsal gerçekçi bir tada bürünmesini istemediği için de karakter üzerinden bireyi ve varlık sorunlarını öne çıkarmış olabilir diye düşünülebilir. Çünkü tüm o betimlediği madencilik koşulları düşünüldüğünde karakterin orada çalışanları hiç dert etmeyip, kendisi gibi eğitimli bir insanın orada bulunmasını yadırgaması böyle düşününce biraz daha anlaşılır olabiliyor. Elbette metnin öznesi olan yazar ve o istediği kaygıyla yazma hakkına sahip. Burada sadece metni yorumlayınca ortaya çıkan göstergeler üzerinden hareket edebiliyoruz ki yazarın beklentimizi karşılamak gibi bir zorunluluğu da yok. O belki de sadece bireyi dert etti ve toplumsal meseleleri gündemine almak istemedi.

Tüm bunlardan sonra şunu söyleyebiliriz ki Natsume Soseki’nin “Madenci”si özellikle bireyin varlık çabasına yaptığı vurguyla ve ölüm fikriyle dikkat çekiyor. Yazar istese de istemese de madencilerin yaşamını öyle iyi anlatmış ki karakteri üzerinde bu durum bir dönüşüm yaratmamışsa da, okur üzerinde etki bırakıyor. Çünkü kitapta da söylendiği gibi, madene açılan kapı cehenneme açılan kapıyı andırıyor. Yazar, yerin yedi kat dibinde, gökyüzünün uzağında bir yaşam nasıl ve ne şartlarda olur sorusunu gerçekçi bir şekilde betimlerken, karanlığı, yoksulluğu gözümüzde canlandırıp, o havayı solutuyor. Karakteriyle de toplum içinde birey olma kaygısının getirdiği sorunlarla karşı karşıya getiriyor bizi ve bir insanın varlığının tanınmasının onun için nasıl yaşatıcı olabileceğini hatırlatıyor.


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".