Serçe dergisi editörü Hüseyin Mehdi Yağız: Memleketin entelektüel kaderi dergilere bağlı

Serçe dergiden Hüseyin Mehdi Yağız ile Türkiye dergiciliğini, dergicilik - sosyal medya ilişkisini ve gelenek mefhumunu konuştuk. Yağız, "Bir yazarın ilk ortaya çıkışını, şiirlerindeki değişimi, yazdığı dergilerden görebilirsiniz. Bu birçok fikir verir. Fakat bugün ne yazık ki yazarlar ve kitaplar adeta 'yoktan' var oluyor" dedi.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Mart 2016 tarihinde kurulan ve geçtiğimiz günlerde matbu yayım hayatına nokta koyup okur tarafından sadece internet üzerinden takip edilen Serçe Dergisi, genç bir kadroya sahip… Ekip, artan kâğıt fiyatları sonrası yaptığı açıklama ile de çokça konuşulmuştu: “Önce sosyal medya hesaplarımızdan “devletimize açık mektup” başlığıyla bir yazı yayınladık ve bu yazıda devleti yayıncılara yardım etmeye davet ettik. Kâğıt sorununa bir çözüm getirilmesini talep ettik. ‘İthal kâğıda yerli şiir yazılmaz’ dedik. Bu açık mektubu dergide de yayınladık. Fakat derginin basılabilmesi için bir çözüm bulamadık ve ne yazık ki dergiyi kâğıda basmama kararı aldık.” Derginin Yazı İşleri Sorumlusu Hüseyin Mehdi Yağız ile bir araya geldik. Türkiye dergiciliğini, sosyal medya etkilerini ve gelenek mefhumunu konuştuk.

İlk olarak, öykü ya da edebiyatı konu alan herhangi bir yazı kaleme alan bir yazar, derginize nasıl ulaşıyor?

Dergimizin kapak sayfasının hemen arkasında bir künye bölümü var, onun da en alt kısmında eserlerin kabul edildiği bir e-posta adresimiz var. Eser göndermek isteyenler bu adresten bize ulaştırabiliyorlar eserlerini. Fakat bu e-posta adresini biz internet sitemizde yahut sosyal medya hesaplarımızda paylaşmıyoruz çünkü istiyoruz ki bize eserini gönderen kişi aynı zamanda dergimizin bir okuru olsun. Böylelikle eser gönderen kişilerin, okuru olmadıkları derginin yazarı olmaları gibi garip bir durumun öznesi olmalarının önüne geçmiş olmaya çalışıyoruz.

‘NİTELİKLİ EDEBİYATA GÖLGE DÜŞÜRECEĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM’

Son dönemde popüler oyuncuların, şarkıcıların edebiyatı konu alan üretimlerinin dergilerin niceliğini arttırdığı ortadayken, niteliğe olan etkisini nedir sizce? Bir anda öykü yazarlığının ilgi görmesine sebep olan etken ne?

Aslında ben, henüz genç bir editör olarak, bu tip gelişmelerin nitelikli edebiyata gölge düşürebileceğini düşünmüyorum. Evet, gerçekten çok üzüntü verici, çok kötü, vasat bile denilemeyecek metinler basılıyor. Ve bunun sosyal medya ile de dolaysız bir bağlantısı var, “fenomen” olan birisinden kitap çıkarmasının beklendiği iklimdeyiz şu sıralar. Bunun yolunu birileri açtı, yüzbinlerce takipçisi olan insanlar bir anda “neden kitap yazmayayım ki?” dedi ve bugün sonuç bu. Yazılan bu kitaplar da çoğunlukla teknik olarak “öykü” formatında oldu. Bunun sebebi sanırım, öykünün romana nazaran daha basit bir kurgu gerektirdiği ve daha az zahmet gerektirdiği, daha çabuk tüketilip bitirilebildiği gibi zanlar. Ben ancak buna yorabiliyorum şimdilik.

Dergicilikte editör- yazar ilişkisini nasıl yorumlarsınız? İlk kez bir dergiye öykü gönderen bir yazarın editörle ilişkisi, ona bakış açısı ne oluyor?

Eser sahiplerinin ilk ve en önemli isteği editörden hem kendileri hem eserleri için ilgi görmek oluyor. Yani, e-postalarına nazik bir geri dönüş istiyorlar en başta. Editörün üslubu onlar için dergi hakkında bir fikir veriyor, kafalarında oluşan intiba birinci derecede etki ediyor. Dolayısıyla editörün yazarla ilişkisi, bir derginin canlı kalması için en önemli noktalardan biri. Editör ve yazar ilişkisi ne kadar canlı olursa dergide problemler o kadar hızlı çözülüyor, dergi de canlı oluyor. Veya samimiyet penceresinden bakılacak olursa, editör yazara dergiden olduğunu yani aynı ekibin bir parçası olduklarını ne kadar hissettirirse yazar da bunu o kadar hissediyor ve bu tabii ki yazarın dergiye yönelik şevkini de etkiliyor. Şevk, heves, canlılık, heyecan… Bunlar olmadan çıkmıyor bir dergi. Yani dergi dediğimiz şey iki kapak arasında yazıların, çizimlerin bulunduğu, herhangi bir matbaaya ücretini ödeyince makineden alabileceğiniz bir şey değil. Dergiyi dergi yapan, hiç değilse derginin sonraki hayatının devamını sağlayan şey yazarının da editörünün de dergiyi eline alınca duyduğu heyecandır. Bir dergi en çok nedir diye sorulursa bunu söylerim.

‘İTHAL KAĞIDA YERLİ ŞİİR YAZILMAZ’

Bu seneki üretiminiz nasıldı? Ekonomik krizin yaptırımı oldu mu? Krizin sürekliliğinden ve üretiminizin niteliğini etkilediğinden bahsetmek mümkün mü?

Mevcut ekonomik durumdan, yani döviz kurunun baskı malzemelerine yansımasından dolayı çok ciddi sıkıntılar yaşadık. Ne yapabiliriz diye günlerce düşündük. Önce sosyal medya hesaplarımızdan “devletimize açık mektup” başlığıyla bir yazı yayınladık ve bu yazıda devleti yayıncılara yardım etmeye davet ettik. Kâğıt sorununa bir çözüm getirilmesini talep ettik. “İthal kâğıda yerli şiir yazılmaz” dedik. Bu açık mektubu dergide de yayınladık. Fakat derginin basılabilmesi için bir çözüm bulamadık ve ne yazık ki dergiyi kâğıda basmama kararı aldık. Okurlarımıza, sercedestek@gmail.com adresine e-posta göndermeleri durumunda derginin “pdf” hâlini temin edebileceklerini duyurduk. Zaten derginin okunuyor olması bizim için en iyi karşılıktır, amaçladığımız şeydir. Yani bu durum sürekliliğimizi etkilemedi belki ama derginin önemli bir yönünü oluşturan kendi kâğıdımıza basamadık. Kraft kâğıda basıyorduk ve bir anlamda bizim kimliğimizi de oluşturmuştu bu kâğıt. Bu sayıda dergimizi matbu hâlde görememek bizi epey üzdü, okurlarımız da en az bizim kadar üzülmüşler, geri dönüşlerden bunu anladık.

Sosyal medyanın okur ile iletişimde dergiciliğe ne gibi katkıları oldu? İnternetin üretim ve tüketim bağlamında edebiyata etkisi sizce nedir?

Sosyal medyanın birinci ve en önemli katkısı okurlardan hızlı geri dönüşler alabilmek oldu. Sözgelimi, dergide yapmayı düşündüğünüz bir değişikliği çok basit bir şekilde okurlara sorabiliyorsunuz. Okur kitlenizin dergiyi okurken ne hissettiğine, hangi cümlelerin altını çizdiğine, nerede ve kiminle okuduğuna kadar birçok şeyi takip edebiliyorsunuz. Yani tabii okurlardan aldığınız bu hızlı geri dönüşlerin derginin bir sonraki sayısı için olan hazırlığınıza da etkisi oluyor ki bu da başka bir çetrefilli meseleyi gündeme getiriyor: Okurun esere etkisinin olması mı olmaması mı gerektiği, olacaksa ne kadar olacağı ve bunun edebiyat açısından ne kadar doğru olduğu gibi problemler. Bunlar zaten yıllardır tartışılan ve felsefî boyutları olan meseleler. Yani okur için mi, okura rağmen mi?

İçinde bulunduğumuz yıllar itibariyle portal ve dergi sayısının artması durumunu nasıl yorumlarsınız? 70’li ve 80’li yıllara nazaran, niceliğin ve niteliğin –olumlu ya da olumsuz- değiştiğini söylemek mümkün mü?

Geçmişteki nicelik ve nitelikten elbette çok farklı şimdiki durum. Fakat bu çok normal. İmkanlar, ihtiyaçlar değişti ve değişiyor. Niceliğin gitgide artıyor olduğu zaten gün gibi ortada fakat nitelik açısından bir değerlendirme yapmaya hakkımız da yok şimdilik gücümüz de. Bunu ancak yıllar sonra görebiliriz, yıllar sonra edebiyatın geldiği noktadan bugüne bakıp bir niteliksel değerlendirme yapılabilir. Bundan ötesi aceleci bir değerlendirme olur diye düşünüyorum. Hep birlikte izleyip göreceğiz.

‘MEMLEKETİN KADERİ DERGİLERE BAĞLI’ 

Türkçe edebiyatın, özellikle Orhan Pamuk’un Nobel alması sonrası, yurtdışında takip ediliyor olmasının dergiciliğe olan etkisi nedir sizce? Üretim yaparken niteliğinizi belirleyen ulusal ya da uluslararası etken nedir?

Türkiye dergi kültürünün yayıncılıkta en fazla ağırlığının olduğu ülkelerden biri. Avrupa’da büyük olasılıkla bu kadar edebiyat dergi yayınlanmıyor. Bizde uzun yıllardır memleketin entelektüel kaderi dergilere bağlı, ne oluyorsa ilk dergilerde oluyor. Bunun tarihi çok eskidir. Herkes bilir ki dergiler birçok yeni sese, fikre gebedir. Bu bakımdan Türkiye yazın dünyasında bir şeylerin ortaya çıkışını, gelişimini takip etmek için en iyi dergilerdir. Fakat artık bu da yetmiyor. Edebiyat, tabiatı itibariyle içe kapalı değil bilakis etkileşime açık bir şeydir. Destanların muhteşem yerelliklerinin yanında şaşırtıcı evrensellikler barındırması bunun kadim bir örneğidir, bugün de yeni deneysel biçimlerin bambaşka ülkelerdeki yazarları etkilemesi ve onların yazın sürecini etkilemesi ise bunun güncel örneğidir. Dolayısıyla bugün bazı konularda evrensellik güçleniyor fakat evrenselliğin her yere egemen olması da korkunç bir şeydir, yerellikleri silip süpürür ki bunlar insanlık çok önemli hazinelerdir. Biz de sadece kendi içimize dönük bir edebiyatı tatmin edici bulmuyoruz. Bu yüzden hâlâ yaşayan yabancı şairlerin Türkçeye çevrilmemiş şiirlerini çevirerek dergimizde yayınlıyoruz ve buna önem veriyoruz. Bizlerle aynı zamanlarda yaşayan yabancı şairlerin şiirlerinde nelerin izlerini taşıdıklarını görmek enteresan oluyor.

Türkçe edebiyatta öykü ve roman dosyalarını biçimsel ve içeriksel olarak şekillendiren ilk ortamın dergiler olduğu düşünüldüğünde, yazarın yazdıklarını matbu bir mecrada ilk olarak dergilerde görmesinin etkisiyle, dergilerin yazara vaat ettiği şeylerden en önemlisinin özgüven olduğunu söylemek mümkün mü? Dergiler, yazara ne vaat eder? Ya da karşıtını da sormak mümkün: Yazar, dergilere ne vaat eder?

Roman için pek değil ama öykü ve şiir için dergiler belirleyici bir kaynak. Dergilerde bir süreklilik, bir aşamalık vardır. Bir yazarın ilk ortaya çıkışını, şiirlerindeki değişimi, yazdığı dergilerden görebilirsiniz. Bu birçok fikir verir. Fakat bugün ne yazık ki yazarlar ve kitaplar adeta “yoktan” var oluyor. İzi ne dergilerde ne portallarda bulunmayan yazarlar belirebiliyor ve bazen bu kitaplar ilgi de görebiliyor. Bunu sağlıklı ve normal bulmuyoruz, yazın dünyasıyla doğru düzgün bir bağ kurmadan ortaya konan eserlerin ne kadar etkisi olabileceği çok tartışılabilir bir meseledir. Yani bugün kitap yayımlamak, benim de bir kitabım olsun düşüncesiyle yayınevine gönderilen bir Word dosyasından ibaret olmamalı. Yazarın dergiye vaat edebileceğinden çok derginin yazara vaat edebileceği çok şey vardır. Yazar dergiye kendini vaat eder, dergi ise yazara beslenebileceği bir kaynak sağlar, okurlarını bulabilmesini sağlar, az önce söylediğim gibi bir süreklilik sağlar, bir hikâye verir.

Türkçe edebiyatta dergi mefhumunun önemli bir gelenek olduğunu söylemek mümkün. Geçmişten bu yana, pek çok yazar bir araya gelerek ortak üretim yapmış, dergiler çıkarmıştır. Kendinizi yakın bulduğunuz bir gelenek oldu mu? 200 sene sonra bugünlerden bahsedildiğinde, üretiminizin Türkçe edebiyat ile olan ilişkisinin nasıl tanımlanmasını istersiniz?

Dergi etrafında bir araya gelişimizde hepimizin hemfikir olduğu bir noktaydı, kendimizi ülkedeki tek bir edebi geleneğe hapsetmeyeceğiz. Gençlerin söyleyecek sözleri, yayınlayacak mecraları yoktu ve dergimiz bunun için var oldu. 200 sene sonra dergilerin akıbeti ne olur bilinmez, bunu çok da düşünmüyoruz. Şimdinin üzerinde duruyoruz biz, şimdi ne söylenmesi gerekiyorsa onu söylemeye çalışıyoruz. Eğer 200 sene sonra anılabilirsek, söylenmesi gerekenleri kendi imkânları nispetinde söylemişler diye anılmak isteriz. Bu yeterli. Teşekkür ederiz.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.