Eyüp Aygün Tayşir: İnsandan kahraman olamayacağını tarih öğretti

İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Tuhaflıklar Fabrikası Eyüp Aygün Tayşir’in ikinci romanı... Bir üniversiteyi anlatısına mesken edinen Tayşir, "Tuhaflıklar Fabrikası’nın derdi akademi değil. Ben roman yazarak sosyal sorunlara, kurumsal meselelere çözüm arayan, bunlara ilişkin düşüncelerini romana sıkıştıran biri değilim. Tuhaflıklar Fabrikası’nın tek derdi var, iyi bir modern roman olabilmek" dedi.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Bir üniversitede –Tuhaflıklar Fabrikası’nda- asistan olarak görev yapan genç bir adamın, akademide bir yer edinebilmek, itibar görebilmek düşüncesiyle Büyük lim’in “yazma”sının peşine düşmesini konu alan Tuhaflıklar Fabrikası Eyüp Aygün Tayşir’in ikinci romanı… Bir profesörün ölümünden az evvel yazdığı hatıratının anlatıldığı kitap, akademinin katı hiyerarşisinin aktarıldığı, günümüz yaşam ve eğitim alanlarının yozlaşmasının gözler önüne serildiği kitabın yazarı Tayşir, geçtiğimiz sene Hürriyet Kitap Sanat tarafından “Geleceğin 10 yazarı” arasında gösterildi. İletişim Yayınları’ndan Duygu Çayırcıoğlu’nun editörlüğünü yaptığı kitabın yazarı Eyüp Aygün Tayşir ile Tuhaflıklar Fabrikası üzerine söyleştik.

Eyüp Aygün Tayşir

İlk kitabınız ile pek çok mecra tarafından ilgi görüp övgüye mazhar olmanız, ikinci kitabınızı yazarken sizi zorladı mı? İkinci kitabın ilk cümlesini yazarken hissettiğiniz şey neydi?

İlk romanım olan 4 Hane 1 Teslim’in gördüğü ilginin ikinci romanım olan Tuhaflıklar Fabrikası’nı yazarken bir baskısını hissetmedim. Lakin şöyle bir durum vardı: 4 Hane 1 Teslim’i okuyup beğenenler ikinci romanın benzer bir roman olacağını düşündüler sıklıkla. Hatta bir devam romanı olup olmadığı soruldu sürekli bana. Bu anlamda, Tuhaflıklar Fabrikası’nın hem konu hem de en önemlisi biçim olarak ilk romanımdan farklı olması, bana ikinci romanımı değil ilk romanımı yazıyormuşum gibi hissettirdi. Bu bağlamda bir zorluk hissettiğimi söyleyebilirim. Evvelce seyrettiğim sularda değildim, yeni denizlere yelken açmıştım, böyle bir zorluk…

Tuhaflıklar Fabrikası’nın ilk cümlesini yazarken hissettiğim duygu, insanın “yeni” ile ilişkisinin başladığı ânın duygusuydu. Heyecanlı, ürkek, bir yandan da çok mutlu… Ben açılış cümlesinden ziyade açılış imgesini buluyorum romanlarıma başlamadan. Tuhaflıklar Fabrikası’nın nasıl bir görüntü ile açılacağını da yazmaya başlamadan uzun süre önce belirlemiştim.

‘DEVAMLILIK İÇİN MEŞRUİYET GEREKİR’

Akademiyle ilişkisi olan bir yazar olarak, bir üniversitenin tamamen odağında olduğu, özellikle de eleştirel bir bakış açısıyla yansıttığınız bu kurumun üzerine bir roman yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Kavramı sosyolojik tanımı ile kullandığımı belirterek benim temel meselemin hep kurumsallaşma yani kök salma, değiştirilmesi güç hâle gelme, bireye dışsallaşma, olgulara değer aşılanması gibi konular olduğunu belirtebilirim. Bu mesele etrafına örüyorum anlatılarımı. Bir yere girdiğimde oradaki yerleşik, kökleşmiş, kurumsallaşmış uygulamaları zihninde sorgulayan biriyim. “Bu hâli nasıl almış? Neden değişmiyor?” soruları, değişmesi gerektiğini hiçbir şekilde ima etmeden, benim hep yanıt aradığım sorular. İnsan için de geçerlidir bu soru; “nasıl böyle biri olmuş?” deriz bazen hayretle. Toplumda bir şey çarpık, zararlı, verimsiz vb. olduğu hâlde yaygınsa, ben bunu saçma bulmadan, lanetlemeden önce, karşılaştığımız bu durumun nedenlerini anlamaya, kuramsal açıklamaların neler olduğunu bulmaya çalışırım. Bu çarpıklığa hak vermek anlamına gelmez elbette; ama sadece söylenerek nedenleri anlayamayız. Bilimin olayı budur zaten, “Neden böyle?” diye sormak ve açıklamaya çalışmak. Değiştirmek ancak bundan sonra mümkün olur.

“Akademi neden böyle?” diye sürekli kendime ve akademide derdi sadece ilim olan hoca ve arkadaşlarıma sora sora birtakım yanıtlar buldum ve sonuçta bu roman çıktı ortaya. Akademinin bu hâlinin Türkiye’ye özgü olmadığını da belirteyim. Hem öğrenci hem öğretim üyesi olarak akademiyi yurtdışında da yurtiçinde de hem gayet kalburüstü üniversitelerde gözlemledim hem vasat üniversitelerde. Yapının sakatlıkları her yerde benzer.

Kuruldukları andan günümüze kadar faaliyetlerini aralıksız sürdürmüş organizasyonları internette sorguladığınızda karşınıza hemen üniversite isimleri çıkar. Bu bağlamda üniversite dediğimiz kurum, kilise ya da ordu gibi kurumsallaşmıştır. Bu devamlılığı sağlayabilmesi için bir kurumun meşruiyet kazanması gerekir. Meşruiyet çeşitli yollardan kazanılabilir. Bir kurumun insanlığa önemli katkılar sunuyor olmasıyla, yokluğunu hemen hiç kimsenin istememesiyle meşruiyet kazanması mümkündür. Yani kurum faydalıdır ve o yüzden meşrudur. Öte yandan, varlığının müthiş bir gereklilik olduğuna toplumu, insanlığı ikna ederek, güçlülerle iş birliği içinde ve çok kapalı bir yapı olarak faaliyet gösterip mitler inşa ederek de yapabilir bir kurum bunu. Keza kişiler için de geçerlidir bu… Akademinin hangisini yaptığına ya da bunları birlikte mi yaptığına ve nasıl yaptığına ilişkin yanıt arayanların Tuhaflıklar Fabrikası’nı okumalarını isterim.

Bu noktada şunu hemen belirtmek istiyorum çünkü bir konuda yanlış anlaşılmaktan çok korkuyorum. Tuhaflıklar Fabrikası’nın derdi akademi değil. Ben roman yazarak sosyal sorunlara, kurumsal meselelere çözüm arayan, bunlara ilişkin düşüncelerini romana sıkıştıran biri değilim. Tuhaflıklar Fabrikası’nın tek derdi var, iyi bir modern roman olabilmek. Evet bir meselesi var lakin önceliği sanattır. Ayrıca, yukarıda değindiğim “meşruiyet kazanma” yollarını tek uygulayan kurum da akademi değil. Neden akademiyi merkeze aldığıma şöyle bir örnekle açıklama getirebilirim belki. Joseph Heller, Catch-22 isimli romanını yazarken elbette orduda geçen zamanlarından beslenmiştir. Lakin anlatılanlar insana dairdir. Yine son derece yerleşik bir kurum ve insanları da kapsayacak şekilde onun iç yapısıdır merkezde olan. İnsana, insanlığa ve onun eliyle inşa edilmiş yapılara ilişkin anlatılarımızı kurarken en iyi bildiğimiz yerden beslenmemiz doğaldır. 4 Hane 1 Teslim’in de merkezinde yine toplumsal bir kurum olan aile vardı. Tuhaflıklar Fabrikası’nda bu sefer akademi ve bilgiyle ilişki kurma biçimimiz merkeze geldi lakin ben her iki romanın da aslında değişememeyi dert edindiği ve sanatı öncelediği düşüncesindeyim.

‘KAHRAMANLAR ÇOK SIKICI, YAZARLAR DA BUNUN FARKINDA’

Bizce, çağdaş Türkçe edebiyatta çok örneği olmayan bir anti-kahraman hikâyesi anlatıyorsunuz. Ana karakteriniz, bir yanıyla pasa ve kire bulaşmış bir kişiliğe sahip… Pek çok bölümde kendine ve topluma dair düşüncelerini gizlice ifade ediyor, iktidara olan hasretini dile getiriyor, hiyerarşinin en tepesinde yer almak istiyor. Günümüz toplumlarında, insanın bu arzusunun, kötücüllüğünün ve bu durumun edebiyata konu olmasının sebebinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Modern Türkçe edebiyatta anti-kahramanlara pek rastlanmadığı düşüncesinde değilim. “Kahramanlar” çok sıkıcı, yazarlar da bunun farkında. İnsandan kahraman olamayacağını tarih bize çoktan öğretti. Bu gerçekle didişen yazarı gerçekçi bulmamız zor. Belki bu yüzdendir. Öte yandan, “Tuhaflıklar Fabrikası’nın kahramanı kimdir?” sorusunu yönelterek kurguya dikkat çekmek istiyorum bu sorunuzdan hareketle. Romanı okumaya henüz başlamamış olup okumayı düşünenlerden ricam, anlatı başlamadan önce, ilk sayfalarda, iki profesör ve bir yazarın ağzından yapılan açıklamalara kulak vermeleri olacaktır. Örneğin sizin soruda belirttiğiniz düşünceler, iktidar hasreti vb. kimin arzusu? Anlatıcılardan birinin mi? Anti-kahraman diye andığınız, merkezde duran karakterin mi? Eğer öyleyse onun gençliğinin mi ihtiyarlığının mı? Bizzat yapının kendisinin mi? Karakter bunları gerçekten arzulamış mı yoksa anlatıcı(lar) mı böyle anlatıyor? Daha fazlasını, okuma zevkini kaçırmamak adına, söylemeyeyim. Zaten bu tip metinler farklı okumalara açıktır ve her okumada farklı bir görüntü verebilirler.

Tuhaflıklar Fabrikası, Eyüp Aygün Tayşir, 201 syf., İletişim Yayınları, 2018.

Edebiyatın konusu her zaman insandır. İktidar kavramı da ama açık ama örtülü her romanda bulunur. Lakin romana özel bir durum değil bu kanımca. Foucault’dan alıntı ile söylersek: “güç her yerde!” Edebiyat ister bu gücün devamlılığına hizmet etsin ister onu eleştirsin, ondan azade kalamaz. Kaldı ki, edebiyatın bizzat kendisi de güçtür, yazarın iktidar aramadığını düşünmemek gerekir belki de. Düşünsenize, her şeyi bildiği iddiası ile çıkıp başkalarını kendi uydurduğu bir gerçekliğe ikna etmeye uğraşıyor.

‘AKADEMİ BATI’DA DA AYRIMCI VE KAYIRMACI OLMUŞTUR’

Son dönem yaşanan siyasal gelişmeler neticesinde, akademinin bilimsel yönünden öte, hakikaten bir Tuhaflıklar Fabrikası olduğu su götürmez bir gerçek… Siz de odağında üniversitenin olduğu bir hikâyeyi, distopik bir biçim ile yozlaşmış, hiyerarşinin katı gerçekliği ile sarmalanmış ve gerici olarak resmediyorsunuz. Eserinizi, günümüzün politik anlayışı çerçevesinde nasıl değerlendirirsiniz?

Akademi bir Tuhaflıklar Fabrikası’dır. Bu benim için kesin bir olgu lakin tekrar belirteyim bu durum kesinlikle belirli bir dönemin politik ortamının sonucu ya da bugünün sorunu olarak nitelenemez kanımca. Sürekli haberler çıkıyor, bir fakültede çalışan herkes akraba, birkaç aile birleşmiş de yerleşmiş gibi. Tuhaflıklar Fabrikası’nda da geçiyor aynı mesele. Peki bu geçmişte farklı mıydı? Asla değildi! Akademi çok övülen kurumlarıyla Batı’da da son derece ayrımcı ve kayırmacı olmuştur, bugün de olabilmektedir. Akademinin yeteneği, değişen tüm iktidarlarla, değişen politik ortamla uyum içinde varlığını sürdürebilmesidir. Bahsimiz edebiyat olduğu için o kısmı kısa keserek şunu belirteyim: sanat her zaman politiktir. Politik olmaktan en çok kaçındığı anlarda bile ister istemez politiktir. Tuhaflıklar Fabrikası da bugünün güç ilişkileri, bugünün dünyası, ekonomik sistemi vb.den bağımsız olarak düşünülemez. Hiçbir sanat eseri döneminin politik koşullarından ve güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemez kanımca…

Kitabınızın iki bölümünde, “Kendisine inanılmasını isteyenler hep bir kitap yazmıştır” cümlesini kuruyorsunuz. Okuru, hangi hususta, neye inandırmak istediniz?

Okuru inandırmak istediğim tek bir şey var, metnin, romanın iç gerçekliği. Okumaya başladıkları anda anlatının onları içine çekmesini, okurun karakterler arasında onlar tarafından görülmeyen ancak onları gören bir hayalet gibi dolaşmasını sağlayabilmek benim öncelikli isteğim. Dışarıdaki dünyayı okura unutturmak için okuru anlattıklarımın gerçekliğine inandırmak, onları okudukları süre boyunca “büyülemek” arzuladığım bir şey. Ne kadar yapabildiğim, isteğimden bağımsız bir konu elbette… Eğer kitabı kapatıp gündelik yaşamlarına döndüklerinde gündelik yaşamlarını görme, algılama biçimlerine yeni bir boyut eklenirse bu da beni çok sevindirir.

‘ROMANLAR YAZILDIKLARI COĞRAFYAYI YANSITIRLAR’

Eseriniz, her ne kadar bir üniversiteyi anlatsa da, aslında bir ülkeyi tasvir ediyor, diye düşünüyoruz. Tüm karakterlerin kişilik özellikleri ile isimlendirilmesi fakat farklılıklarına rağmen bir arada yaşamaları, iktidara geçenin diğerlerine eziyet ediyor oluşu, çürüme ve kokuşmanın baştan sonra yayılıyor oluşu, bu göstergelerden bazıları… Akademi, bir ülkeyi temsil eder mi?

Ben de sizin gibi düşünüyorum. Bir toplumun içindeki tüm kurumlar ister eğitim kurumu olsun ister dinî kurum ister ekonomik kurum ister aile vb. mutlaka ülkeyi yansıtır. Aksinin mümkün olmadığı kanısındayım. Dolayısıyla romanlar da yazıldıkları coğrafyayı yansıtırlar.

Ülkelerin ya da bir coğrafyada yaşayan insanların içinde bulundukları hâlin en önemli açıklayıcılarından biri o ülkelerde yargı, eğitim sistemi, ekonomik sistem vb. kurumların nasıl işletildiğidir. Öte yandan, bu söylemin akademinin evrenselliği söylemi ile çelişmemesi için bir açıklama yapmam da elzemdir. Akademi bazı yönleriyle ülkeye özgü hâlleri temsil edebilir ama bu da tekil değildir. Yine birtakım ülkelerle benzeşirsiniz. Öte yandan, ülke ve yönetim biçimleri değişse de akademide hiç değişmeyen özellikler vardır ki kalıcılığı sağlayan ve akademisyenlere “zırh” olan da bunlardır. Kalıcılığa ve evrenselliğe yapılan bu vurguların Tuhaflıklar Fabrikası’ndaki yansımaları, onun zamanın ve mekânın muğlak bırakıldığı bir anlatı olarak sunulmasındadır.

‘AĞIR AĞIR İLERLEDİĞİMİ DÜŞÜNÜYORUM’

Eserinizin bir yerinde, “İnsanın bazı yeteneklerinin farkına varması ya da onları geliştirmesi için yaşlanması elzemdir” derken olgunluğun altını çiziyorsunuz. İki kitabını yayımlayan bir yazar olarak, biçime kafa yorduğunuz, denemeler yaptığınız görülüyor. Bundan sonra yazacaklarınızda nasıl bir biçim kurmayı düşünüyorsunuz?

Tuhaflıklar Fabrikası’nda bu yazıyor evet ama bunu kimin söylediğinden emin olamayız. Tekrar kurguyu işaret edeceğim ve bu cümlenin en az üç olası yazarı olabileceğini belirteceğim. Kitabın başındaki kısımlar dikkatli okunursa aslında olası yazar sayısının üçten çok daha fazla olabileceği de görülecektir.

Soruya kişisel yanıtımı vereyim ben yine de: Bu bir gereklilik olsa da her yaşlanan olgunlaşmıyor maalesef. Kendi adıma ne yazar olarak ne de birey olarak tekâmül basamaklarında yükseklere ulaştığım kanısındayım. Lakin ağır ağır ilerlediğimi düşünüyorum. Bob Dylan, ilk dönem albümlerinden birinde yer alan eğlenceli bir şarkısında şöyle diyor: “I am a poet, and I know it, hope I don’t blow it!” O dilediğini gerçekleştirdi. Darısı diğer dileyenlerin başına… İnsan bazı şeyleri ancak deneyimleyerek öğrenebilir, gelişmesi için “yapması” gerekir. Yazmak da böyle bir eylem. Hem roman okuyarak hem yazarak hem de kuramsal okumalar, incelemeler, araştırmalar yaparak kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Biçim, içerik kadar önem verdiğim bir olgu yazarken. Yazmaya başlamadan önce, anlatmak istediklerimi nasıl bir biçim içinde sunarsam sanat değerinin daha yüksek olacağına, metnin daha nitelikli olacağına, daha eğlenceli olacağına ilişkin düşüncelere dalar, çeşitli denemeler yaparım. Sonrasında içime sinen biçimi bulduğuma kanaat getirdiğimde yazmaya devam ederim. Salt “şekil” olsun diye biçim kurmaktan ziyade her hikâyenin ya da anlatının içinde daha güzel görüneceği bir biçim vardır diye düşünüyorum. Ne anlatacağıma göre onu hangi biçimde anlatacağım da değişecektir. Salt “şekil” olsun diye bir biçimi seçip yazmakla, mesajlarını iletmek, felsefe yapmak için roman yazmak aynı yanlışın farklı biçimleri…

Hazırladığınız yeni bir şey var mı? Bu aralar neler yapıyorsunuz?

Evvelce yazdığım hikâyelerimi elden geçiriyor ve yeni hikâyeler yazıyorum. İleride yazacağım iki roman için de ayrıca sürekli araştırma yapıyor, notlar alıyor, okuyorum. Önce hikâyeler yayımlanır diye düşünüyorum, bu ara ağırlık onlarda.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.