Psikeart dergisi kurucusu Prof. Dr. M. Emin Önder: Nostalji-isyan türünde bir furya var!

Psikeart dergisi kurucusu Prof. Dr. M. Emin Önder ile dergicilik mefhumunu konuştuk. Önder, Nicelik ve nitelik kırk yıl önceye nazaran doğal olarak artıyor ama günümüz bilgi toplumu nitelikli bilginin satıhtaki bilgiyle iyice örtüldüğü bir toplum. Herhangi bir kavramı duyunca şöyle bir yutkunup bir şeyler açıklamaya çalışan ama o kavramı derinlemesine bilmediğini hemen anladığınız insanların toplumu. Eskiden o kavramları belki hiç bilmezlerdi, şimdi ise adını duymuş oluyorlar, fakat ne anlama geldiğini, o kavram kategorisiyle neleri nasıl düşüneceklerini bilemiyorlar. Yayıncılık alanında çalışanlar da bu tür bir bilgi yoksunluğundan mustaripler" dedi.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR –  2006 yılında İzmit’te Kocaeli Üniversitesi Psikiyatri Anabilim dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. M. Emin Önder tarafından kurulan Psikeart Psikiyatri Merkezi, aradan bir yıl geçince şirketleşti, 2009 yılında ise İstanbul’a şube açtı. Aynı yıl Psike, Psikeart ve Memlekent gibi dergileri çıkaran ve kitap yayımına başlayan şirket, 2015 yılında ise Psikesinema isimli dergiyi bünyesine kattı. Pek çok etkinliği de ardı ardına yapmayı başaran M. Emin Önder, bütün bu başarılı işlerin arkasında yatan isim oldu. Önder ile üretim çalışmalarını, Psikeart dergisinin varoluşunu ve Türkiye dergicilik anlayışını konuştuk.

Prof. Dr. M. Emin Önder

İlk olarak, psikolojiyi, kültürü ya da sanatı konu edinen herhangi bir yazı kaleme alan bir yazar, derginize nasıl ulaşıyor?

Biz, sadece yazarlara değil, okuyanı dönüştüren ve etkileyen yazılara da açığız. Psikiyatri ile sanatı buluşturan tema seçimlerimize uygun hem uzman yazarlarımız hem edebiyatla, sanatla, iletişim dünyasıyla iç içe yazarlarımız hem de amatör yazarlarımız sayfalarımızda yer bulabiliyor.
Dergimizin yeni temasını iletişim kanallarımızdan öğrenebilirler.

Psikeart Dergi, varoluş ve biçimleniş durumunu hangi felsefi temel üzerine şekillendirir? Düşünsel sürecinizin altyapısını hangi sözlerle anlatırsınız?

Psikeart, psikiyatrinin insan tekini araştırma evreni kabul etmesini, sanatın ise insan tekinden tüm insanlığa seslenişini, ilk bakışta çelişkili görünen bu durumun içinde saklı bütünselliği bir dergi formunda ortaya koymayı amaçlıyor. Bireyin evrenselliği, sanatın biricikliği de diyebiliriz, yine çelişkili görünen yeni bir bütünsellik kapısı aralamış oluruz. Varoluş ile biçim arasındaki ilişki için ilham verici bir çıkış noktası sayılmaz mı!

Dergicilikte editör-yazar ilişkisini nasıl yorumlarsınız? İlk kez bir dergiye yazı gönderen bir yazarın editörle ilişkisi, ona bakış açısı ne oluyor?

Dergi mutfağında bize ulaşan yazıyla kurduğumuz ilişki, farklı katmanlardan oluşuyor. İlk tasnifler, ardından edisyon, görsel yönetim, grafik tasarım ve derginin sunumu… Biz başlangıçta psikiyatrist uzman yazarlar ile birlikte yazılı ve görsel medyadan önemli gazeteciler, bazı köşe yazarları, edebiyatçılar, fotoğrafçılar, plastik sanatların çeşitli dallarından sanatçılar ve sanat tarihçileriyle yola çıktık. Yazarların dergimize olan ilgisi ilk sayıdan itibaren artarak sürdü. Bizim her sayımız başka bir temayla çıkıyor. Aşk, şiddet, Kıskançlık vb. Son sayımız Kültürel Miras ve Kimlik bayilerde yer alıyor. Psikiyatri kökenli yazarlarımıza ben ulaşıyorum ve bir değerlendirme yapıyoruz, onların kaleme aldığı yazılar, Psikeart’ın ilgili temada hem psikiyatri hem de sanat kuramlarıyla bağını kuruyor. Diğer yazarlarımız ise kendi uzmanlıklarından aldıkları ilhamla veya psikiyatrinin yönelmediği ama belki de yönelmesi gereken başka kuramsal konulara pencere aralayan katkılarıyla Psikeart’ı zenginleştiriyorlar. Bir de bizzat yazarın konuyu sipariş kabul ederek kaleme aldığı bağımsız yazılar elimize ulaşıyor. Bilimsel, felsefi, psikiyatri ya da sanat kuramı ağırlıklı, gündelik yaşamla bağlantı kuran, gündemi takip eden ya da temamızdan yararlanarak yeni bir gündem yaratmayı planlayan yazılar resmi geçidi bu; Psikeart özgün karışımını bu içerik zenginliğinden alıyor. Yazıların görsel temasını seçerken bu kez yazarlarımız kadar dergimize büyük bir sevgiyle bağlı fotoğrafçılar, görsel sanat dallarından temsilciler temamızla ilgili işlerini iletiyorlar. Yazılar ile görselleri buluşturuyoruz, ardından grafik tasarım uygulaması başlıyor. Pek olmadı ama bazen birkaç yazar aynı temayı ele alabiliyor, böyle olsa da farklı bakış açıları ve farklı söylemler içeren yazılara genellikle yer veriyoruz.

‘KAĞIT MASRAFINI PEŞİN TALEP ETTİLER’ 

Bu seneki üretiminiz nasıldı? Ekonomik krizin yaptırımı oldu mu? Krizin sürekliliğinden ve üretiminizin niteliğini etkilediğinden bahsetmek mümkün mü?

Basitçe anlatayım, son sayımızı baskıya gönderirken matbaa masrafımızın neredeyse iki katını salt kağıt ücreti olarak ve peşin talep ettiler bizden… Sayfa sayımızda azaltıma yönelmek, tirajımızı ise küçük bir ölçüde azaltmak zorunda kaldık. Yazarlarımıza üzüntülerimizi bildirdik, görsel katkıda bulunanlara durumu açıkladık; üstelik çok özel bir sayıydı, moralimizin bozulmadığını söylesem yalan olur. Dergimiz internet portalı üzerinden hiç yayın yapmadı, basılı dergi formatını tercih ettik. Türkiye’de kâğıt üretimi halen yok, tamamen ithal ediliyor, bu sorun çözülmeden pek fazla yol alabileceğimizi sanmıyorum. Hem nitelik hem de nicelik olarak kaybımız var, diyelim.

PSİKEART, FANLARI OLAN BİR DERGİ’

Sosyal medyanın okur ile iletişimde dergiciliğe ne gibi katkıları oldu? İnternetin üretim ve tüketim bağlamında bilime ya da sanata etkisi sizce nedir?

İnternet, özellikle tematik dergiciliğin yaygınlaştığı bir alan. Bu alanda şimdiye kadar yer almadık. Bu mecradan derginin sürekliliğini sağlayacak bir okur kitlesine sahip olmak için yapılması gereken farklı işler var. Bu konuda araştırmalarımızı sürdürüyoruz. Sosyal medyada ise başlangıçtan itibaren biz istemesek de –öyle bir derdimiz de yoktu, yanlış anlaşılmasın- var olduk. Psikeart, fanları olan bir dergi; bizim sosyal medya adreslerimizin dışında okurların açtığı sayfalar da var. İnteraktif bir iletişim sürüyor, bundan çok memnunuz, konu önerileri, eleştiriler, beğeniler, paylaşımlar bizi çok mutlu ediyor. Aslında internet ya da kâğıda baskı değil, derginin iddialı ve özgün yapısı hemen her kesimin ilgisini çekiyor. Türkiye’nin kendine özgü bir yayınına imza attığımızı hissediyoruz.

İçinde bulunduğumuz yıllar itibariyle portal ve dergi sayısının artması durumunu nasıl yorumlarsınız? 70’li ve 80’li yıllara nazaran, niceliğin ve niteliğin –olumlu ya da olumsuz- değiştiğini söylemek mümkün mü?

Mevcut ekonomik verilerle açıklaması pek mümkün değil ama ucuz kâğıt ve ucuz baskı tekniği kullanılarak protest bir yayın furyası başladı altı yedi yıl önce. Sık periyotlarla arabesk diyebileceğim nostalji-isyan karışımı bir dergicilik türü doğdu. Bu, bizim yürüttüğümüz yayıncılığın bir çeşit sathileştirilmesi gibiydi, diyebilirim. Bir ekonomik fırsat olarak doğdu, nereye kadar gideceğini göreceğiz. Bizim ön planda tuttuğumuz yayıncılık ilkeleriyle çıkan dergi sayısı sizin söylediğiniz kadar fazla değil. Bir de internette doğup yaşamını orada sürdüren, arada sırada kâğıda basılma denemeleri yapan, sonra yine internete dönen dergiler var. Bazıları iyi işler ama kalıcı olamıyorlar. Nicelik ve nitelik kırk yıl önceye nazaran doğal olarak artıyor ama günümüz bilgi toplumu nitelikli bilginin satıhtaki bilgiyle iyice örtüldüğü bir toplum. Herhangi bir kavramı duyunca şöyle bir yutkunup bir şeyler açıklamaya çalışan ama o kavramı derinlemesine bilmediğini hemen anladığınız insanların toplumu. Eskiden o kavramları belki hiç bilmezlerdi, şimdi ise adını duymuş oluyorlar, fakat ne anlama geldiğini, o kavram kategorisiyle neleri nasıl düşüneceklerini bilemiyorlar. Yayıncılık alanında çalışanlar da bu tür bir bilgi yoksunluğundan mustaripler, diyebilirim.

Yazın dünyasını biçimsel ve içeriksel olarak şekillendiren ilk ortamın dergiler olduğu düşünüldüğünde, yazarın yazdıklarını ilk olarak dergilerde görmesinin etkisiyle, dergilerin yazara vaat ettiği şeylerden en önemlisinin özgüven olduğunu söylemek mümkün mü? Dergiler, yazara ne vaat eder? Ya da karşıtını da sormak mümkün: Yazar, dergilere ne vaat eder?

Bu karşılıklı birbirini besleyen bir ilişki. Yayının konu evrenini doğru belirlemeniz lazım. Çalışmalarınızı kurumsal bir yapıya taşımanız lazım. Yazarlarınızın çabalarını görünür kılıyorsunuz, onlar da sizin derginizi yaşar kılıyor. Bugün iki ayda bir hiç aksatmadan 60. sayımızın çalışmalarını aynı istek ve motivasyonla sürdürüyoruz; okurlara, yazarlara ve yayıncılık dünyasına ilham verdiğimizi düşünüyorum. 70 ve 80’li yıllarda bazı dergiler vardı ki okurda aidiyet hissi uyandırırdı, bunun nostaljisi bugün hep konuşuluyor ama açıkçası Psikeart’ın da farklı bir iş yaptığını düşünmüyorum…

‘PSİKEART, ANILMAYI HAK ETTİ’

Türkiye’de dergi mefhumunun önemli bir gelenek olduğunu söylemek mümkün. Geçmişten bu yana, pek çok yazar bir araya gelerek ortak üretim yapmış, dergiler çıkarmıştır. Kendinizi yakın bulduğunuz bir gelenek oldu mu? 200 sene sonra bugünlerden bahsedildiğinde, üretiminizin hayatla olan ilişkisinin nasıl tanımlanmasını istersiniz?

Akbaba, Gırgır, Leman… Varlık, Papirüs, Adam Sanat… Akis, Nokta, Tempo… Kabaca sıraladığım bu üçlüler arasında kuşak farkı, biçim ve içerik açısından büyük farklılıklar var. Ama akılda kaldılar ve okurda aidiyet duygusu yarattılar. Bizim dergimizin tam bu şekilde ifade edebileceğim öncülleri yok. Şizofrengi bir fanzindi. Psikiyatristler Cumhuriyet dönemi boyunca çeşitli dergiler çıkartmaya çalıştılar, örneğin bunlardan ilki Mazhar Osman’ın İstanbul Seririyatı idi. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin ve oradan yetişmiş doktorların birçok girişimi oldu. Psikiyatriyi sanatla buluşturma çabalarının da geçmişi oldukça uzundur. Bu konuda drama, oyun, görsel sanatlar odaklı psikoterapi tekniklerinin Türkiye’de uygulanma deneyimleri başlangıç oluşturdu diyebilirim. Konuyla ilgili uzmanlar, psikiyatrinin bulgularını sanat ve sanatçıların dünyasına uyarlamak için sürekli akıl yürütürler zaten. Biz de kendi başına çok geniş bir alan olduğu için Psikeart’ın yanı sıra Psikesinema’yı da çıkarmaya başladık. Söylediğim gibi Psikeart, bundan yıllar sonra da kendine özgü bir dergi deneyimi olarak anılmayı hak etti, diye düşünüyorum. Üstelik bizim geçmişimizde çok belirgin bir öncü olmadığı halde.

 


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.