Murat Çelik: Dil bir silah olabilir ama sanatta değil!

Murat Çelik'in ilk öykü kitabı Epey geçtiğimiz günlerde Dünyadan Çıkış Yayınları'ndan çıktı. Çelik'le şiir ile öykü arasındaki ilişkiyi, ailenin edebiyattaki yansımasını ve Epey'i konuştuk.

Gökhan Bakar

DUVAR – Murat Çelik’i; İhtimal Cüce (Ebabil Yayınları, 2013), Taşra Bitki Örtüsü ve Parseller (Heterotopya Yayınları, 2015), Planlı Yapılmadık (Dünyadan Çıkış Yayınları, 2017) isimli şiir kitaplarından; Habis, Sompla Ka, Evde Yoktum ve arkadaşlarıyla yayına hazırladığı Öykülem’den tanıyoruz.

Epey, Murat Çelik’in 2009 – 2013 yılları arasında yazdığı,Dünyadan Çıkış Yayınları’ndan ilk ve son baskısını gerçekleştirdiği on bir öykü ve bunların toplamından oluşan öykü kitabı. Yazarının, “geçmiş çukurundan tutup bunları çıkarabildim” dediği öyküler; çokluk, kesinlik, yargı, yanılgı, yabancılık, yalnızlık, aile, yalan, mülkiyet, kötülük, çokluk ve mahrumiyetle sıkı bir ilişkilendirmeye imkân veriyor. Sinematografik, parçalanmış ve anlamı sekteye uğramayan bir anlatı. Söyleşi de “epey” üzerine ve kitaba dair konuşulanlarsa kardeş’e, “göğe sarılamam, seni yürütemem” dediği kardeş.

Murat Çelik

Sorularım ilk öykü kitabın Epey merkezinde pek çok şey üzerine olacak. Dünyadan Çıkış Yayınları’ndan bu yılın Mayıs ayında birinci basımını 1000 adet yaptı Epey. 2009 – 2013 yılları arasında yazılmış öyküler. Kitabın sonuna “bir daha basılmayacaktır.” kaydı düşülmüş. Bu iki konuyu birbiriyle ilişkilendirdiğim için soruları ardı ardına soruyorum. Kitabın adı neden geçmişin çokluğunu çağrıştırıyor? Cebinde epey şey birikmiş, yerleştirememiş, anahtarını düşürmüşsün. Epey zarfı bir defa açıldı. Anahtar başkasının eline geçti. Cebin rahatladı diye mi metaya son sayfasında sıktın kurşunu yoksa anahtarı mı değiştirdiğini söylüyor bu tutum okura? Geçmişe, hayata, ömür biçme tasarrufunu nereden alıyorsun? Doğurma ile yaratma arasındaki farkın örnek bir görünümü diyebilir miyiz bunun için? İlki torunlarının torunlarını görmeye varan anaç bir isteğe gebe, öteki bir tür üretim bir tür kader, alnına yazılı son tüketim tarihi, yani ömrü baştan biçer yaratmak işi. Ne dersin? Varsay ki 1000 adedin yarıdan fazlasını gizli bir el satın aldı ve imha etti, varsay ki kitap şaşırtıcı biçimde talep edildi. Genel olarak yaşama düştüğün şerhin delinebileceği veya gelecekte delinmesini arzu edebileceğin ihtimallerini hesaba katar mısın? Çokluk, kesinlik, yargı ve yanılgı senin hayat ve öykü deneyinde neyi ifade eder?

Öyküleri yazalı epey olmuştu, o yüzden epey dedim. Geçmiş çukurundan tutup bunları çıkarabildim ve o günlerden bir isim bulmak şimdiye varınca anlamsız olurdu. Tek kelime, tek ses, gürültü etmeyen bir sözcük.

1000 adet basıldı, bir daha basılmayacak. Evet böyle bir ibare düşüldü, ömür biçmek biraz lüks oldu sanırım, şımarıklık gibi görünüyor olabilir ama böyle bir niyetim yok. Efsane olsun filan gibi şeyler de düşünmedim. İlk yazılanlara, yola ilk çıkışa, kronolije uygun bir yayın tarihi olsun istedim. Kusurlu eserin imhası da bir daha yayımlanmaması sonucu gerçekleşecek. Geleceğe dair bir hesabım yok. Yanılgılarla da bir yere varılıyor, yanlış fotoğraf çekerek de. Kendini yaşatmaya bir şekilde ikna oluyor insan, buna karar vermek, yani yaşamaya karar vermek daha radikal.

Devlete yapılan bir şaka, Kötü Şaka öyküsü. Benzer bir yenilgiyi konu alan Noviembre’nin önermesinden hareketle şunu sormak isterim: Senin için sanat, içinde geleceği barındıran bir silah mıdır?

Devlet mekanizması sert, acımasız, şaka kaldırmasız. Öyküdeki gibi bir şaka öyküdeki gibi bir sonuç doğurabilir ve buna kimseler şaşırmaz. Çünkü şaşırmayı unuttuk, birçok saçmalık olağan geliyor. Kişisel olarak şaşkınlığım o kadar tükendi ki bir gün çıkıp annem babam “evlat sen bizim bir parçamız değilsin, seni bilmem nerede bulduk” dese ona bile şaşırmam.

Dil bir silah olabilir, savunma ve saldırı aracı olabilir ama dil sanat içerisinde saldırma veya savunma görevi üstlenmiyor benim için. Dil, sözcük tercihleri, fonetik düzen, hikâye vs. bunların geleceğe kalıp kalmayacağını bilemeyiz elbette ama bunun için çalışırız en çok. Ölünce ölmemek istenir.

‘YALNIZLIK ONA ALIŞANA KADAR ŞİKÂYET EDİLEBİLİR BİR DURUM’

Kara Köseleleri Bağlarken öyküsünde ayakkabının bağcığını bağlamıyor kahramanın. Çözülmüş bağcıkları konusunda onu telkin edecek biriyle dostluk kurma umudundan. Bunu çok yaratıcı buldum.  Çağan Irmak’ın Bana Şans Dile filminin son sahnesini öneririm. Bu film ekseninde dostluğa bağlaması daha zordu bağcığı; orada hayatı noktalayan bir cümle, negatif bir ilişki ayakkabı bağcığı, düşmanın ayağa bakmasıyla örtüşüyor; “Hep pamuk ipliği derlerdi, bense sadece bir ayakkabı bağcığıyla bağlıymışım yaşama” gibi bir iç konuşma, çözülen bağcıklarımızla ilişkimize mührü vuran bir yargı. Senin öykünde ise düşmanın ayağa bakması ihtimali dışlanıyor. Aksine kahramanın ayağının bağcığa dolanmasını telkiniyle önleyecek bir yabancı, ayağa bakan bir dost arayışı var diye düşündüm. Bu öyküde dostluk üzerinden kurduğun nedenselliği biraz açar mısın?

Yalnızlık ona alışana kadar şikâyet edilebilir bir durum. Ama ona da alışıyorsun. Hatta alıştığında kalabalıklar seni boğuyor, sokaklar filan değil kast ettiğim yakın çevrendeki üç beş kişi de kalabalık olabilir. “Konya insanı ya bir sıtma gibi yakalar, kendi âlemine taşır, yahut da ona sonuna kadar yabancı kalırsınız.” Tanpınar Beş Şehirde böyle diyor Konya için. Ben de o sırada oralardaydım ben de o sıralarda yabancı taraftaydım. Yabancı kalanlar yabancı kalanları geç bulur, şahane insanlar tanıdım ama geç oldu biraz.

Epey kardeş’e ithaf edilen bir eser; “göğe sarılamam, seni yürütemem” dediğin kardeşe ithafınla sarılmak gibi güzel. Bazen, Anlatamadığımızda öyküsünün kurgusuna gelince hiç güneş görmeyen kardeş M. ile birader var: Öykü kahramanının küçükken peşine takmadığı büyüyünce de susmalarından boğmak istediği, hırslı sevdiği birader. Göğü ayaklarına getirmek istediğin kardeşle aynı göğün altında dolaşma imkânı varken bunu yapmadığın kardeş, kurgu ile gerçeğin örtüştüğü bir alan; birinin mahrum kaldığını ötekine ve kendine zehir etmek gibi bir kötülük. Kötüz Ruhlar ve Şair öyküsü ve Calabar Laneti de işin içine girince kardeşlik kötüzlüğe; kendi hayatı için kardeşi öldürmeye varıyor. Amcalar var bir de çoğu evin fakirliğinin sebebi; babalarımızdan daha iyi içmiş daha iyi gezmiş olan amcalar. Ona benzemekten korkulmuş amcalar ve kendine karşı yapılan haksızlığa susan baba.

Öykülerinde önemli bir yeri var; aile, anne, baba ve kardeşin. Aileyi ve özellikle kardeşi; mülkiyet, kötülük, çokluk ve mahrumiyetle ilişkilendirme biçiminden, yani biraz öykülerindeki kurumlarla kendi ilişkinden, annenin büyük oğlu olmaktan sözü açar mısın? Amcaya benzeme korkusu, amcası olamama ve babadan görülene, dayıya dönüşme senin için ne ifade ediyor? Öykülerin daha çok “ben” üzerinden ilerliyor. Kader öyküsünden itibaren “ben”e yoğun bir geçiş olduğunu düşündüm. Fakat çevren için bir risk her zaman var.  Kitabının gerçek yaşamındaki çatışmaları konu edilen kişilerce okunması ihtimalinden de korkmuyor musun?

Hakikatler hakikatlere benzer, her evde, ailede mutlak hayırsız, koruyup kollanan bir evlat olur. “Ben” üzerinden gitmiş olsam da kurmacadır nihayetinde. Her şey biraz gerçek her şey biraz saptırma olabilir. Birinci tekil anlatıcılığın da yanılsaması bu. İki erkek kardeş iki iktidardır, hemcins kardeşler birbirlerini çok sevemezler isteseler de, aynı ortamda bulunmadan sevebilirler belki. Kötüzlük bir hastalıktır, herkes yaşatır kötüsünü, kimi kötüsüyle barışıktır, gerektiğinde çıkarıp onu kullanabilir, kimi farkında değildir de yapıp etmelerinden sonra tanışır kötüsüyle, en tehlikeli kötüler ise hamlesizler, tercihsizlerdir. Bu son tip kötüler başkaları üzerinden hareket eder, tuzak kurar sözgelimi, kendi sınırlarından çıkmaz da sen o sınırları dolaştığında bir an sana kendini kötü hissettirir, kötüyü sen yapmışsın hissedersin ya da bir başkasını kötü olarak yetiştirip büyütürler, sahada onlara ilham olarak ruh olarak gezinirler.

Kitabın, öykülerin kim tarafından okunup okunamayacağını tayin edebilseydim ilk onların okumasını isterdim. Dedem okusun isterdim mesela, akrabalarım okusun isterdim. Annem gözlüğünü takıp şöyle bir baktı ilk öyküye, babam hiç tınmadı, erkek kardeşim okudu hepsini, gülüp geçmiştir, kız kardeşim ise okuyamaz çünkü o sadece güneşin doğduğunun farkında.)

Bazen, Anlatamadığımızda bir küçük yalanın veya suskunluğun öyküsü aynı zamanda. Taşra Bitki Örtüsü ve Parseller yine aileye ithaf ediliyor; “uzattığım okul için beni affet” diye. Okulun uzadığında ailene yalan söyledin mi? Yalan değerli bir makine; onu anlatamadığın ve konuşmak zorunda kalacağın bir zamana, varsa büyük tehlike anına saklamayı tercih etmek önemli. Profesyonellik bunu gerektirir çünkü. Benimki biraz yorgunluk ve işin gerçeğinin de yalanı gibi etki alanını yitirmesiyle ilgili. Paslanmamak adına başkalarına ait güldürücü ve daha çok acı hayat öyküleriyle antrenman yaptığım olur. Bazı arkadaşlarıma bir filmin bir sahnesini oynayarak acıdan renk attırdığım olmuştur. Öykün sayesinde burada tipik ama seyrek bir yalan biçimimle yüzleşmem gerekti sanırım, artık bir ayağım çukurda dönemine girdim. Yani birileri için hayatım yalan olabilir, şimdiden özür dilerim. Öykünün etki değerini ölçmekti benimki. Yaralıları birbiriyle tanıştırmadım; kaza olur elbette. Yalan da bir şarjörlük silah; sık sık bir yere kadar. Arkamızda kamuoyu; arkamızda kalabalıklar yok. Hem kalabalık yalan bir şey, hayatımızı yalanların şekillendirmesi bunu değiştirmiyor. Ailenin çocuğu daha büyük yalana sürüklediği, yalana alıştırdığı yer aynı zamanda senin öykünde yer verilen baskı alanı. Yine diğer öykülerinde yalanın başka çeşitlerine denk geliyoruz. Kötüz Ruhlar ve Şair’de, “Ben yalancı dilenci” dizeli bir şiir, Kara Köseleleri Bağlarken, Kader ve Gidişlerden Bir Gün’deki yalanlar… Yalanın senin hayatındaki tedavülünden, oluş şeklinden, onunla yüzleşmekten bahseder misin? Önemseme ya da üzmekten korkmayla ilgili masum ve haklı bir yanı var çünkü bu öykülerdeki örtülü (sessiz geçirilen) ve açık olanının.

Asla yalan söylemem diyemem elbet, herkes yalan söyler. Ama yalan söylemeyi tercih etmiyorum. Hoşuma gitmiyor, rahatsız oluyorum. Bir durumla yüzleşmekten alıkoyuyor, erteliyor. Hayatta çok az şeyi erken keşfetmişimdir, bunlardan biri de yalan ve yalanın sebepleri ve sonuçlarıdır. Yalan, gerçeği saptırmak ya da başka bir gerçekmişlik yazmak da değil. Susmak, bir şeyi açıklamamak yahut vaatte bulunmak da yalan başlığı altında toplanabilir. Ailenin baskı alanı konusunda haklısın. Yalan söylemeye iten onların evlatları üzerindeki hayalleri, evlatlarına yakıştırdıkları yaşam standartları. Vaziyet istedikleri gibi gitmediğinde öfkelenebiliyorlar, nasıl olur da bizim senin için seçtiğimiz rollerde yaşamayı reddedersin. Eh, mutlu edicilerin biraz da yalancı olduğunu herkes biliyor, üzülmesinler tabii, bu konuda onlara şefkat gösterilebilir.
Kötüz Ruhlar ve Şair öyküsündeki şeyler manzume, şiir diyemeyiz onlara. Kötü şairler manzume yazar. O öyküdeki şair de kötü ama onun kötülüğü kalbi değil. Kurmaca içerisindeki her şeye yalan diyemeyiz, neticede harfler, sözcükler ve imgesel bir dünya. Hatta başarılı yalancılık mükafatlandırılır.

Duvar öykünde kötülük durumunu mekânla ilişkilendirme biçimin bağlamında boyaya, ortak renge ve farklılığa verdiğin anlamı nasıl açıklayabiliriz? Boya bölümlerindeki sesle mi? Arka sokağın tekinsizliğiyle mi? “Tek renk duvarı olacak bu dünyanın” diyen, evin duvar rengini şampanya rengi öneren, yenidünyayı inşa eden müteahhitler sesi mi? Öyküdeki kahramanın haksızlık karşısındaki romantik çaresizliği ile bir ilişki kurabilir misin? Ölüye benzemek meselesi hakkında ne düşünürsün?

Doksanlarda devlet dairelerinin rengi şampanyaydı benim hatırladığım. En azından birçoğunun öyleydi. Ve bu tek renk herkesi devletten yana olmaya çağırıyordu bir şekilde. Ondan olmak, ona karşı gelmemek, o haksızlık yapsa bile biat etmek. Sistemin koruyuculuğunu da yine beraber yaşadığımız insanlar üstlenmişti, şimdi de öyle, değişen bir şey yok. Öyküdeki kahraman da ötekine duyduğu hisler sayesinde kalabalıklardan sıyrılabiliyor. Biz bize benzeyeni seviyoruz ya milletcek. O da bize benzediği için ilgi duyuyor ilk başta. Sonra tanıyor, ötekini sevebileceğine kanaat getiriyor ama işte birbirine benzeyenler, toplumun yaban gözleri buna izin vermiyor.

Yeni dünyanın sesi maalesef betona çarpıyor. Yüksek kuleler, site yayılımları, şehirlerin içerisindeki yeşil alanların yok edilmesi. Tamam kazandın, çok kazandın, aileni ihya ettin, akrabalarını zengin ettin, doğmamış uzak akrabağların bile müreffeh içerisinde yaşayacak ama artık bir dur, demek istiyor insan da işte diyemiyor.

Kader öyküsü şu sözlerinle başlıyor, “Kuş bile kaderle uçar, derler. Oysa kuşların konumuzla ilgisi ne?” Epey Zamanlar’a ise bütün öykülerin anlatıcı için başladığı yere dönen bir sonuç bölümü diyebiliriz. Bu bölümde Kader adında yönetmenini bilmediği bir filme girdiğini söylüyor anlatıcı. Zeki Demirkubuz’un Kader’i olabilir mi? Anlatıcı film için şunları diyor, “Teknik olarak üzerinde düşünülmüş sanırım. Yoksa sıradan bir hikâye. Böyle hikâyeleri herkes anlatabilir.” Bu düşünceler anlatıcının düşünceleri mi yoksa senin kendi düşüncelerin mi? Anlatıcı ve öykü yazarının bu bölümdeki kırılma noktası gibi geldi bu cümle bana, Epey Zamanlar’a öykü dememizi kolaylaştıracak, onu diğer öykülerin malzeme toplamı olmaktan çıkaran ayrı bir kurgu, bir ayrım. Ne dersin? Ayrıca kaderin konumuzla ilgisi ne? Varoluşçuluk ile ilişkili görüyor musun yazdıklarını?

Anlatıcı ya da öykü kahramanı ile ben epey iç içe, haklısın. Epey Zamanlar, tüm öyküleri toplayan hızlı bir rüya, bir gün. Hep her şey uyanmayla son bulacak çünkü. Tüm hikâyeler böyledir, gözlerimizi yumarak tüm hikâyeyi yalnızca birine anlatırız, gözlerimizi açınca o yoktur.

Kaderi bağlayan tercihleri anlatmak istedim aslında. Ama buna kader deyip geçeriz. Zeki Demirkubuz’un filmi değil de Jaco Van Dormael’in filmi daha yakındır düşündüklerime. Yazılanlar her şeyle ilişkili olabilir tabii. Varoluşçuyum şöyle yazayım demez kimse. Okuduklarından, yarattığı yazma sürecindeki yalnızlıktan inşa eder kendini. Tabii mizaç da dâhildir tüm hikâyeye.

Biliyorsun, A. Güney’in kısa bir değinisi var kitabın hakkında. Şöyle diyor, “Ancak metinlerde şair sesin öykü sesini boğduğunu gördüm.” Bu yargıyı A. Güney’i tenzih ederek -örnek verilmeden- daha çokça işiteceğimizi düşünüyorum. Çünkü bir değini bu, imkânınca bir uğraşı da var. Ötekiyse teşhis hastası; öykücü diğer tarafta şairse “öykü sesini şair sesi boğuyor” yargısı hazır reçete. Buna şu şartlar altında katılmıyorum. Ben gözlem gücü ve deneyimler dışında şiirinin ve öykünün aynı yere düştüğünü, hele şair sesin öykü sesini boğduğu gibi bir yargıya –ne demekse- gözlemlediğim ölçüde katılamıyorum. Parçalı anlatım, biçimsel deneyler, zaman ve olay geçişleri öykülerini şiir sesine vardırmıyor. Biçim parçalanmış ama anlam sekteye uğramıyor, hemen her iki üç cümlesi bir film sahnesine eş, birbiri ardına sıralanan, hızlıca zihinde dönen olaylar var. Kötüz Ruhlar ve Şair’deki şiir sesi olabilir belki Epey’deki şiir sesi dediği şey, çok çok Planlı Yapılmadık belki. “Parseller” ile Epey ilişkilendirilmeli bu yargının sağlaması için.

Epey, Murat Çelik, Dünyadan Çıkış Yayınları, 2018.

Şiirinle öykün arasındaki ilişkiler konusunda sen ne düşünürsün, bir yudum amme hizmeti? Öykülerin hemen her iki üç cümlesinin bir film sahnesine eş olmasına gelmek istiyorum son olarak. Neden okuyucunu yoruyorsun, neden her öykünden iyi bir filmi birkaç saat önce izlemiş olarak kalkıyorum? Yani şiirden ziyade öykülerinin sinema ile ilişkisini dikkat çekici buluyorum. Sinematografik bir anlatı oluşturduğunu düşünüyor musun öykülerinde? Yoksa yazıp kurtulma çabasının kendiliğinden gelişen bir olanağı mı bu akış?

Eleştiri, değini adı her neyse kişisel okuma ve anlama çabaları, Ali öyle takdir etmiş. Aslında bu duruma şerh düşmek için Eve Dönmeyen Hayvan adlı bir öykü bir de şiir yazdım. Her ikisinde de aynı hikâyeyi anlattım. Belki bir gün okunur. Şiirde birim sözcükler benim için, ses. Öyküde birim cümleler ve cümlelerle büyüyen paragraflar ve nihayetinde bilmem kaç vuruş bir mimari. Şiirde tasarruf etmelisin, alan küçük; majör şiir öldü, parçalı ve dağınık alanlarda yaşıyor şiir. Öykü için tam olarak “şöyledir” bir ifade mümkün değil ama artık daha deneysel daha metin-anlatı öykülerin zamanının geldiğini düşünüyorum. Türlerin yok olacağı da muhakkak.

Sinematogratif midir bilemiyorum. Belleğim görüntü ve koku olarak çalışıyor, elbette kokuyu şimdilik kayıtlara geçemiyoruz ama işte görüntünün imkânlarından faydalanabiliyoruz. Sabit bir görüntü değil benim sevdiğim, akan bir görüntü, hareket eden. Bunu da fiillerin çokluğu sağlıyor olabilir. Bir nesnenin, bir mekânın detaylı tasvirini ilkel buluyorum. Ad verilmemiş, belleklerde tasavvur edilemeyen hiçbir şey kalmadı çünkü. Gözüm bir kamera olsaydı onu bozup görüntüyü öyle sunardım ama değil bu yüzden belki de dili ve sentaksı bozmuşumdur.