Yas ve yalnızlık

Sibylle Berg’in “Uyuyan Adam” adlı, Can Yayınları tarafından, Anıl Alacaoğlu çevirisi ile basılan kitabı bir sabah gazete almak üzere ayrılıp geri dönmeyen adamın, ardında bıraktığı kadının, yaşama, dünyaya, evliliğe, aileye ve çevresindeki diğer insanlara karşı değişen bakışı, eleştirel bir üslup ile anlatılıyor. Berg, anlatısını zamanın şimdisinde ve geriye giderek oluşturuyor, karakterinin ruh hâlini, geçirdiği dönüşümleri, varlık sorusu ile birlikte derin bir yalnızlık duygusuyla birleştiriyor.

Emek Erez  emekerez@gmail.com

DUVAR – Bir yakınınız, sevgiliniz, eşiniz veya dostunuz bir sabah gazete almak için evden çıkıp gitse ve dönmese ne hissederdiniz? Hele ki yok olan geride hiçbir şey bırakmamışsa, ortada ne ceset, ne ondan kalan bir parça ne de başına ne geldiği hakkında bir fikir varsa, bu durum daha derin yaralar açacaktır muhtemelen. Çünkü birini normal yollarla kaybettiğinizde bir mezarı veya yakılmışsa elinizde külleri kalır. Mezar bir şekilde ölümün bilinmezliğini biraz olsun somutlaştırır. Yakınını kaybedene, kaybını hatırlamanın, inancına göre dua etmenin, çiçek götürmenin kısacası yas tutabilmenin önünü açar. Ölüm ile ilgili ritüel pratikler kalanın varlığı için önemlidir çünkü bir şekilde ona son görevini yerine getirme ve dayanma gücü verir. Evet, onu kaybetmişsinizdir ama elinizde hiç değilse anımsayabileceğiniz hâttâ cevap alamasanız bile gidip yaşamınızdan bahsedebileceğiniz bir yerin var olduğunu bilirsiniz. Kaybedileni hiç olmaktan çıkaran bir mekân olanağıdır bu nedenle mezarlar. Ancak ortada mezar bile yoksa kaybediş, geride kalan için genellikle yarım kalmışlık duygusu, hiçbir zaman var hissedemeyeceği bir yaşam anlamına gelebilir. Bu durumda geride kalan yaşamdan kopabilir, gidenin izinde bir hayata, bir gün çıkıp gelme umuduna eklenen çaresizliğe mahkûm olabilir.

‘UYUYAN ADAM’ 

Sibylle Berg’in “Uyuyan Adam” adlı, Can Yayınları tarafından, Anıl Alacaoğlu çevirisi ile basılan kitabı da yukarıda bahsettiklerimiz ile ilişkili bir kitap. Kitapta, bir sabah gazete almak üzere ayrılıp geri dönmeyen adamın, ardında bıraktığı kadının, yaşama, dünyaya, evliliğe, aileye ve çevresindeki diğer insanlara karşı değişen bakışı, eleştirel bir üslup ile anlatılıyor. Berg, anlatısını zamanın şimdisinde ve geriye giderek oluşturmuş, karakterinin ruh hâlini, geçirdiği dönüşümleri, varlık sorusu ile birlikte derin bir yalnızlık duygusuyla birleştirmiş. Bir insanın sevdiği birini kaybetmesinin ardından dünyayla değişen ilişkisini, yaşamın nasıl birden tepe taklak olabileceğini, karakterinin zihninden geçenlerle anlatıya dönüştürerek vermiş. Özellikle giden kişinin, nereye kaybolduğu belirsiz olduğunda, kalan nasıl bir bekleyişe hapsoluyor sorusu ve yalnızlık, terk edilmişlik hissi bana kalırsa metnin etki bırakan unsurlarından.

Uyuyan Adam, Sibylle Berg, çeviri: Anıl Alacaoğlu, 288 syf., Can Yayınları, 2018.

KARAKTERİN DUYGUSUNA EKLENEN ELEŞTİRİ

Kitap, başlangıçta bir aşk hikâyesi gibi görünse de verdiği mesaj, dişil dili, kapitalizm eleştirisi, hayvanlara ve doğaya bakışı üzerinden düşünüldüğünde oldukça eleştirel bir yan barındırıyor. Karakterin, terk edilme ve yalnızlık duygusuyla birleşen eleştiri, yaşama dair çok şey içeriyor. Şöyle söylüyor mesela kadın: “Aile formundaki bir toplumun işe yarar bir üyesinden genel olarak, üretken ve uyumlu olması, hedef odaklı hareket etmesi, fiziksel gücünü koruması, hiçbir soruna sebep olmayıp görevlerini yerine getirmesi beklenirdi. İyi yetiştirilmiş bireyler, itaatkâr vatandaşlardı onlar, sağlık masraflarını düşük tutmak için birbirlerini denetlerlerdi…” Üzerine düşününce ailenin bireyin ilk biçimlendiği kurum olduğunu hatırladığımızda, karakterin tespitine katılabiliriz. Bireyin yaşadığı sistemle ilk uyumlanma süreci ailede başlar, ebeveynler bireyin ilk törpüleyicileridir bu nedenle. Her ne kadar genelleyemesek de en azından çoğunluk perspektifinde durumun böyle olduğunu söyleyebiliriz. Ailenin kurumsal boyutu düşünüldüğünde, bireyin okul, ordu gibi sonradan yaşamına eklenecek olan kurumlara itaatkâr bireyler yetiştirmek gibi bir misyonu olduğunu görmezden gelemeyiz.

Berg, anlatısında aile kurumunu farklı şekillerde sorgularken, bunu edebiyat tadını kaçırmadan, eleştirisini, kitabın bana göre asıl meselesi olan yas ve yalnızlık duygusunu, es geçmeden yapıyor. Böylece meselesini derinleştirirken, bireyin o an içerisinde bulunduğu durumu, yani kitap özelinde karakteri geri planda bırakmıyor ve roman okuma hissini kaybettirmiyor. Bir edebiyat metni açısından önemli bir durum bu çünkü alt metin esas konunun önüne geçtiğinde, karakterin okura etkisi kaybolabiliyor.

Yazarın karakterinin zihninden dile gelen eleştirisi şöyle bir psikoloji ile ortaya çıkıyor: “Ben kendi varlığımı hissetmiyordum. Kendimi ne şaşırtıcı ne tuhaf ne de rahatsız edici buluyordum. Kendi sesimi duymuyor, alaycılığımı denetlemiyordum. Yalnızca orada öyle duruyordum, cansız bir şeymişim gibi, ki bu insanların çoğunun olmasını istediğim durumdu.” Kısacası yazar, kitabın alt metnine yerleştirdiği eleştirel bakışı, karakterin içerisinde bulunduğu duygusal duruma ekleyerek, onun dilinden dökerek okura yansıtıyor. Berg’in “Uyuyan Adam”ının en iyi yanlarından birisinin bu olduğunu söyleyebiliriz.

İNSAN TÜRÜNE DAİR…

Kitapta kadın karakterin çevresine bakışı ve insanları yorumlayışı farklı konular üzerine düşündürüyor. Örneğin, insan türüne dair dile gelen cümleler okuyanın kafasında soru işareti bırakan, üzerinde durmaya değer bir anlatı ortaya koyuyor. Şöyle diyor karakterimiz: “Varoluşlarının içinde sürünerek ilerliyorlar, ahlâka tutunuyorlar sıkı sıkı, yasalara, piyano resitallerine, nihayetinde insan beynine sahip oldukları için hiçbir şeyi açıklayamayan filozoflara tutunuyorlar.” İnsan türü sahiden de hep bir şeylere tutunma çabası içerisinde değil mi? Kendisi olamamış, türlü biçimlemeler içerisinde kaybolmuş bir tür için çok da anormal bir durum değil sanırım. Kendi oluşunu gerçekleştirememiş, iradesi yok sayılmış bir varlık, doğal olarak kapitalizmin tüket dediğini tüketiyor, yukarının ahlâk dediğine ahlâk diyor, kendi hakları gasp edilmediği sürece, dünyadaki diğer türlerin varlığını değersizleştiren yasaları sorgusuzca benimsiyor, düşünürlerin fikirlerinin bir ucundan tutup yeni dogmalara yol açıyor. Ve tüm bu nedenlerle de Berg’in anlatısında yer alan eleştiriden kaçamıyor.

ZAMANIN İZLERİ

Berg’in kitabında zamanın kullanımı da üzerinde durmaya değer bir ayrıntı olarak göze çarpıyor. Başta da belirttiğimiz gibi, metin boyunca karakterin şimdideki varlığını ve eşini kaybetmeden önceki hâlini takip edebildiğimiz bir zaman anlatısı ortaya konuyor kitapta. Zamanın düz bir şekilde ilerlememesi ve anlarda yaratılan kırılma, karakterin parçalanmış benliği ile iç içe geçiyor. Böylece okur, kadının hislerindeki değişimi “önceden” ve “şimdi” şeklinde izleyebiliyor. Zamanın geçip giden bir şey olmadığını, birey üzerinde kalan izlerini, yaşananların biten ve etkisi devam eden yanlarını, bireyin acısını tamir edebilme veya ona tutunma durumunu idrak etmek açısından Berg’in anlatısı, iyi bir okuma deneyimi sunuyor. Çünkü böylece, karakterin yaşamındaki dönüşümleri görebiliyor ve zaman anlarının birey üzerinde nasıl etkili olabileceğini anlama fırsatı yakalıyoruz. Bu zaman anlatısı sayesinde, karakterin eşi kaybolmadan önce dünyaya, kurumlara, insana, arkadaşlara bakışı ile şu anındaki farklılaşan tavrı, onun ne derece üzüntü içerisinde olduğu, kaybedişin getirdiği yıkım gözlemlenebiliyor. Yazar bir anlamda zamanın içerisinde karakterini bozuyor, yapıyor onun yaşamını yeniden kurguluyor, onunla yapboz gibi oynuyor.

Berg, tüm bu bahsettiklerimizi yaparken, sistemi, kurumları, bireyin toplum içindeki varlığı ile kendi varlığı arasındaki sıkışmışlığını ortaya koymayı ihmal etmiyor. Böylece “Uyuyan Adam” karakterinin iç dökümünden yola çıkarak, pek çok anlamda kendimizi ve dünyayı sorgulayabileceğimiz, roman okuma hissini kaybettirmeyen bir metin olarak karşımıza çıkıyor.


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".