İz bırakan şiir dergileri - 1

Nâzım Hikmet’in şair olarak ölümsüzleşecek biçimde doğumunu sağlamış olan Resimli Ay dergisinin aynı zamanda yeni şiir ve poetika teklifiyle modern Türkçe şiir için oynadığı rol son derece önemlidir. Derginin önemini ve oynadığı rolü özetleyerek hatırlatmaya çalıştık. Sonraki yazımızda modern Türkçe şiirin tarihinde Resimli Ay gibi rol oynayan başka bir dergiyle konuyu sürdüreceğiz…

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com

DUVAR – Şiirin okulu yoktur. İlla bir okul aranacaksa dergiler gösterilebilir. Ancak dergiler, özellikle şiir dergileri açısından zor bir dönemece girilmiş gibi görünüyor. Zaten büyük zorluklarla yayınlarını sürdüren şiir dergilerinin ekonomik krizle birlikte basılması, dağıtılması artık tamamen olanaksız hale geldi diyebiliriz. Bu koşullarda galiba dergiler yayımlanma, okurları da okuma alışkanlıklarını gözden geçirmek ve büyük olasılıkla da değiştirmek zorunda kalacaklar. Kriz daha şimdiden “kâğıdın, mürekkebin ve kitap kokusunun ölümü”nü ilan etmiş durumda.

Modern Türkçe şiirin geçmişinde önemli ve rolü büyük olmuş, tarihe derin izler bırakarak geçmiş dergiler var. Öyle ki birçok öncü şair, bu dergiler aracılığıyla çıkış yapabilmiş, okur oluşturabilmiş ve onlara ulaşabilmiştir. Bu dergiler sayfalarında yer verdikleri yeni şiirlerle öncülük etmekle kalmamışlardır. Şiir merkezli eleştirilerle başlayan tartışmalarla “yeni” bir şiir, “başka” bir poetika önermiş ya da teklif etmişler ve bunun kabul edilip yaygınlaşmasını sağlamışlardır. Bu anlamda modern Türkçe şiirin tarihinde etkili olmuş ilk örnek Resimli Ay dergisidir.

RESİMLİ AY’IN YERİ

Resimli Ay, Zekeriya ve Sabiha Sertel tarafından, çiftin 1924’te Amerika’dan dönüşünden sonra yayımlanmaya başlanır. 1930 yılına kadar yayınını sürdüren kültür, sanat ve haber içerikli dergide, 1928’den sonra köklü bir dönüşüm başlar. “Alfabe inkılabıyla” birlikte yayın anlayışı değişir. Bu değişimde Nâzım Hikmet’in Sovyetler Birliği’nden döndükten sonra dergide musahhih olarak işe başlamasının da büyük payı olur. Musahhih şair, yazı ve şiirleriyle kısa bir süre sonra dergiye adeta “damgasını” vurur. Ayrıca bu süreçte Sabahattin Ali, Sadri Edhem, İlhami Bekir, Suat Derviş, Mahmut Yesari, Nizamettin Nazif, Vâlâ Nurettin, Münire Handan, F. Celalettin, Peyami Safa gibi isimler de derginin yazar kadrosuna dahil olur.

Nâzım Hikmet, Resimli Ay dergisini yazı ve şiirleriyle şiirin, yeni şiirin ve kendisinin savunup uyguladığı şiir anlayışının kürsüsü haline getirir. 1928’den derginin kapandığı tarih olan 1930’a kadarki dönemde “Kerem Gibi”, “Salkım Söğüt” gibi birçok ünlü şiirini bu dergide yayımlar. Art arda yayımlanan “Putları Yıkıyoruz” başlıklı yazılar bir bakıma “yeni şiirin” manifestosu olur.

Resimli Ay’ın sahihi ve başyazarı Zekeriya Sertel başlatılan “Putları Yıkıyoruz” kampanyasını Haziran 1929 tarihli sayıda, “Baş Muharririn Köşesi”nden şu satırlarla duyurur: “Bu nüshamızda yeni bir mücadeleye başlıyoruz. Maksadımız layık olmadıkları halde, kendimize put yapıp taptığımız kimseler üzerindeki mukaddes örtüyü kaldırmaktır.”

“Putları Yıkıyoruz” kampanyasının hedefindeki ilk isim “dâhi-i şair” unvanı verilen Abdülhak Hâmit’tir. Nâzım Hikmet yazısında sorar, sorgular ve yanıt arar: “Abdülhak Hâmit bey dâhi-i azam mıdır, edebiyatta dâhi diye kime derler? Bir Türk vatandaşının Türk Hâmit’e dâhi demeyip İngiliz Şekspir’e dâhi demesi hiyanet mahiyetinde midir?” Nâzım eleştirisinde açık sözlü ve gerçekçidir. “Dâhi-i âzam” dedikleri Hâmit’in yapıtlarının bırakın bir başka dili, Türkçeye çevrildiğinde bile dâhinin dehasının sabun köpüğü gibi dağılıverecek nitelikte olduğunu gösterir. “Abdülhak Hâmit Beyefendi dâhi-i âzam değildir. zamı bir tarafa bırakalım, dâhi olmanın vasıflarını bile haiz değildir” diyerek dâhiliğiyle, âzamlığıyla Hâmid’i alaşağı eder. Bunun üzerine deyim yerindeyse kıyamet kopar.

Dergide yer alan Ratip Tahir imzalı karikatür de dikkat çekicidir. Karikatürde kampanyanın süreceğine ve sırada hangi isimler olduğuna işaret edilir. Sıradaki put Mehmet Emin Yurdakul olur. Temmuz 1929’da yayımlanan yazının spotunda “Mehmet Emin beyin şairliği bile bir galatı rüyetken, milli şairliği cehlin galatından başka bir şey değildir” denilmektedir. Nâzım yazısında, gayet anlaşılır bir biçimde Mehmet Emin’in Türk de, milli de olmadığını, olamayacağını, öyle sayılmasının yanlışlığını gerekçeleriyle birlikte açıklar. Dili bile Türkçe olmayan; sahte, uydurma, yabancı bir dille yazan birinin Türk ve milli sıfatıyla putlaştırılmasını eleştirir. Hak edilmemiş, gerçekte karşılığı olmayan “şairi azam” putundan sonra, “milli şair” putunu da yıkar.

Derhal savunma ve karşı saldırı cephesi oluşur. Nâzım Hikmet’e karşı sesini en üst perdeden yükseltenler Ahmet Haşim, Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi olur. Çünkü sırada onlar vardır. Hamdullah Suphi’nin yazılarıyla Nâzım’ı ihbar etmesi yetmez. Arkasına aldığı Türk Ocağı üyelerini kışkırtır. Sonunda 7 Temmuz 1929 Pazar günü sivil polisler eşliğinde bir grup Türk Ocağı mensubu dergiyi basar. Yakup Kadri yayımladığı bir dizi yazıda şairin kişiliğine saldırır. Devlete ihbarda bulunur. 27 Haziran 1929 tarihli “İkdam” gazetesinde yayımlanan söyleşide, Nâzım Hikmet hakkında edep dışı ifadeler kullanır.

Bu arada “835 Satır”ını “Jokond ile Sİ-YA-U”, “Varan 3” ve “1 + 1 = 1…” adlı kitapları izleyen Nâzım’ın tanınırlığı, bilinirliği ve okuru her geçen gün artar. Şair daha 27 yaşındayken geniş bir okur kitlesine kavuşmuştur. Nâzım’a yönelik düşmanlığın asıl nedeni elbette siyasaldır. Nâzım’ın yenilikçiliği, devrimciliği, sosyalistliği yalnızca iktidarı değil, iktidarın ve statünün tüm kadrosunu ürkütmektedir. Korkanların başında da her devrin adamı olan isimler gelmektedir. Hem padişah, Osmanlı, hem cumhuriyet yanlısı isimler sırtlarını iktidara dayamış, refahlarını sürdürmektedirler. Öte yandan sadece Nâzım’a yönelik ilgi nedeniyle huzuru bozulan eski yıldızlar da vardır. Onların Nazım karşıtlığı sanki daha çok pabuçlarının dama atılacağı korkusundan kaynaklanmaktadır. O nedenle diyebiliriz ki Ahmet Haşim’in karşıtlığı Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi’nin siyasal garazından biraz farklı gibidir. Haşim, daha çok Nâzım’ın yükselişinden korkuya kapılmıştır. Karşı cepheye katılarak yayımladığı yazıda Nâzım’ın şiirini, şairliğini küçümseyen ifadeler kullanır.

‘PUTLARI YIKIYORUZ’ 

Nâzım Hikmet, kendisine karşı oluşturulan cepheden yöneltilen suçlamaları ve saldıranları şiirle yanıtlar. Resimli Ay’ın Temmuz 1929 tarihli sayısında yer alan ilk “cevap”ı Yakup Kadri’ye olur. “Cevap 1” başlığıyla yayımlanan şiiri okuyalım:

Behey!
Kara boynuz gibi kaşlı
mukaddes Apis başlı
adam;
Behey!
Kara maça bey!
Sen şiirin asil kamusuyla konuşuyorsun,
ben asaletten anlamam.
Şapka çıkarmam konuştuğun dile,
düşmanıyım asaletin
kelimelerde bile.

Behey!
Kara maça bey!
Ben bilirim
bu tehevvür bu şikâyaaat niçin?
Bilirim
beni uykumda boğmak için
bekliyorsun geceyi..
Ben ki bileklerimde tel kelepçeyi
bir altın bilezik gibi taşımışım,
ben ki ilmikleri sabunlu iplere bakıp
kıllı kalın ensemi kaşımışım,
tehdidine pabuç
bırakır mıyım hiç?
Behey!
Kara boynuz gibi kaşlı
mukaddes Apis başlı
adam,

Behey!
Kara maça bey,
behey, yüzü kara.
Ruhunu bir zenci esir gibi çıkardın pazara,
bir orospu odası yaptın kafatasını…
Hâki ceketli ölülerin ceplerinden
çalarak parasını
satın aldın kendine
İsviçre dağlarının havasını.
Ve işte bundandır ki, bugün
ablak sarı suratında senin
kanlı altınların kızıllığı var..

Acayip rüzgârlar esmiye görsün başımdan.
Yoksa musahhih maaşımdan
haftada üç papel taksite bağlayıp seni
bir şamar oğlanı gibi kullanırım.
Beyimin böyle işlerle ülfeti var sanırım,
mükemmel yapar vazifesini..

Behey!
Kara maça bey!
Halka ahmak diyen sensin.
Halkın soyulmuş derisinden
sırtına frak giyen sensin.

Yala bal tutan beş parmağını
beş çürük muz gibi,
homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.
Meydan senin…
mi dersin?
Hata edersin,
bizde o göz var mı baksana!!
Ben içirmek için sana
kendi kara kanını
bir ateş çemberle çevirdim dört yanını!
Sağa git
yok geçit,
sola git yok,
ileri
geri
yok.
Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok
bir akrep gibi intihar et…

Resimli Ay’ın “Putları Yıkıyoruz” kampanyası, “mini mini sahte putçuklar” olarak tanımlanan Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’yi hedef alan Sadri Edhem imzalı “Putlar Etrafında Kopan Gürültü” başlıklı yazıyla son erer. Ancak Nâzım Hikmet kendisine karşı saldırıya geçenlere “cevap” şiirleriyle karşılık vermeyi sürdürür. Ünlü cevaplarından ikincisi Ahmet Haşim içindir. “Cevap 2” başlığıyla yayımlanan şiiri hatırlayalım:

İki serseri var:
Birinci serseri
köprü altında yatar,
sularda yıldızları sayar geceleri..

İki serseri var:
İkinci serseri
atlas yakalı sarhoş sofralarında
Bağdatlı bir dilencinin çaldığı. sazdır.
Fransız emperyalizminin
idare meclisinde ayvazdır..

Ben:
ne köprü altında yatan,
ne de atlas yakalı sarhoş sofralannda
saz çalıp Arabistan fıstıgı satan-
-ların
şairiyim;
topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratan-
-ların
şairiyim
ben.

İki serseri var:
İkinci serseri
yolumun üstünde duruyor
ve soruyor
bana :
“PROLETER
dediğimin
ne biçim kuş
olduğunu?”
anlaşılan
Bağdadi şaklaban
unutmuş
mösyö bilmem kimle beraber
Adana – Mersin hattında o kuşu yolduğunu…

İki serseri var:
Birinci serseri
pencerelerden bir gölge gibi girer
Geceleri..

İki serseri var:
İkinci serseri
halkın alınterinden altın yapanlara
kendi kafasında hurma rakısı sunar.

Ben hızımı asırlardan almışım,
bende her mısra bir yanardağ hatırlatır.
Ben ne halkın alınterinden on para çalmışım
ne bir şairin cebinden bir satır.
İki serseri var:
İkinci serseri,
meydana dört topaç gibi saldığım dört eseri
sanmış ki yazmışım kendileri
için.
Halbuki benim
bir serseriye hitap eden
ikinci yazım işte budur:
Atlas yakalı sarhoş sofralarının sazı,
Fransız sermayesinin hacı ayvazı,
bu yazdığım yazı
örse balyoz salanların şimşekli yumruğudur
katmerli kat kat yağlı ensende..
Ve sen o kemik yaladığın
sofranın altına girsen de,
– dostun KARAMAÇA BEY gibi –
kaldırıp kaldırıp yere çaaal-
-mak için
canını burnundan aaal-
-mak için,
bulacağım seni..
Koca göbeklerin RUSEL kuşşağı sen,
sen uşşşak murabbaı,
sen uşşşak mik’abı,
satılmış uşşaklann uşşşşağı sen!!!

Nazım Hikmet, “Putları Yıkıyoruz” kampanyasına son noktayı, dergiye yönelik saldırıların da kışkırtıcısı ve örgütleyicisi olan Hamdullah Suphi’ye karşılık verdiği “Cevap 3 / Bir Komik dem” başlıklı şiirle koyar. Nâzım şiirinde, zamanın “trolü” diyebileceğimiz ismi teşhir eder. İktidar yandaşlığıyla, otoriteye yalakalıkla sağlanan itibarını yergiyle yerle yeksan eder. İşte o şiir:

Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,
han, hamam, apartıman ve konaklarıyla,
çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,
16 sayfaları, baskı makinaları – tanklarıyla,
yamak ve yardaklanyla
hücuma kalktılar!..
Hele içlerinde öyle bir tanesi var,
öyle bir tanesi var ki:
İnsanın yüzüne öyle bakar,
öyle melül bakar ki:
toka edersin eline hemen papelini.
Ve sıkar sıkmaz onun belini
sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

o bir komik âdemdir.
Portakal Oğlu zâdemdir.

Han, hamam, apartırnan ve konaklarınızla,
çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,
yamak ve yardaklarınızla
hücuma kalktınız!

Hak varsa eğer,
hücuma kalkmak hakkınız..

Efendiler,
ikinizle teker teker
paylaştık kozumuzu!
Şimdi sıra onun,
gelsin o!!
Gel.
Sen:
itlerini öne itip
karanlıkta yol kesen hatip!!!
Sen:
Beşinci Mehmedin saltanatını,
Halifenin altın nallı kır atını,
papellerin kat katını
ve teneke suratını,
doldurup torbana
sıska sırtında taşıyorsun..

Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.
Bana gelince
ben:
geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.
Ve yaşıyorum :
kellemin
içindeki
için..
Farkındayım niçin:
kan
fışkırıyor
bana bakan
“ateş feşan?!”
gözlerinden . . .
Ve niçin:
cümleler ezberlemişin
Fehim Paşanın sözlerinden…

Fehim Paşanın hayrülhalefi,
bize sökmez afi..
Çıkmak istediğim yaldızlı bir merdiven yok.
Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..
Çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.
Kellemin
içindeki
için,
kellemi koymuşum..

Sen…
Hayır…
Seninle böyle konuşmak istemem..
Hem,
ben ki yegâne asaleti
dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,
seninle boğuşmak istemem.

Sen bir komik demsin.
Portakal Oğlu zâdemsin.
Toka ederler papelini,
sıkarlar senin belini,
sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.
Sen bir komik âdemsin!.
Sen…
Fehim Paşanın hayrülhalefi . . . . . . . . . . . . . . .
Bu kadarı kafi . . . . . .
Bu yazının kâfi derecede kuvvetli olmadığını
muterifim. Kabahat bende değil. Ilham edende

Aslına bakılırsa Resimli Ay ve Nâzım Hikmet daha o yıllarda modernle gelenekselin, alafrangayla alaturkanın sessiz sedasız birbiriyle çatışmasının sesi, sözü olmuştur.
Aradan yıllar geçecek ve postmodern süreçte hortlayan, vaktiyle layık olduğu biçimde gömülmemiş alaturkalık, bastırılmışın geri dönen hayaleti olarak sahne alacaktır… Çünkü cumhuriyet yönetimi daha başlangıcında oyunu ikili, ikircikli kurmuştur. Alaturkanın hiçbir biçimde gömülmesini istememiş, bunun için girişimde bulunanlara da izin vermeyip engel olmuş, hatta çeşitli biçimlerde cezalandırmıştır. Resimli Ay’ın serüveni de bir bakıma bunu gösteriyor. Bugünün gelişmelerine ve yaşananlara bakınca da görünen manzara bu yönde.

Nâzım Hikmet’in şair olarak ölümsüzleşecek biçimde doğumunu sağlamış olan Resimli Ay dergisinin aynı zamanda yeni şiir ve poetika teklifiyle modern Türkçe şiir için oynadığı rol son derece önemlidir. Derginin önemini ve oynadığı rolü özetleyerek hatırlatmaya çalıştık. Daha ayrıntılı inceleme için Zafer Toprak’ın Toplumsal Tarih (Eylül 2015) dergisinde çıkan yazısına bakılabilir.

Sonraki yazımızda modern Türkçe şiirin tarihinde Resimli Ay gibi rol oynayan başka bir dergiyle konuyu sürdüreceğiz…


Enver Topaloğlu kimdir?

Şair. İlk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kendi isteğiyle bitirmeden ayrıldı. Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Sürekli basın kartı sahibi. Şiirlerini 1990’dan itibaren Defter başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Yasak Meyve, No, Evrensel Kültür, Duvar gibi dergilerde yayımladı. Bugüne kadar yayımlanan şiir kitapları; Yakamoz ve Tebessüm (e yayınları, 1993), Kristal Kral (Noyirmiyedi yayınları, 1997), Divane (Şiirden, 2006), Aşk Kayıtları (Yitik Ülke yayınları, 2013).