Uğur Nazlıcan: Düşünce ve duygu mekânla anlatılabiliyor hâlâ

Uğur Nazlıcan'la Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan ilk kitabı Bir Dükkanı Beklemek üzerine konuştuk. Nazlıcan, "Karakterlerimin varoluşsal sancıları üzerine konuşmak benim haddim değil. Ama şunu söyleyelim; onları anlayabildiğimi düşünüyorum" dedi.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Uğur Nazlıcan, bir zeytin üreticisi, bir baba ve bir yazar… Yaşamının bu üç olgu üzerine seyrettiğini hissettiğimiz Nazlıcan’ın, geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Yayınları’ndan ilk öykü kitabı, “Bir Dükkânı Beklemek”, yayımlandı. Odağına mekânı, ışığı ve gölgeyi, belirsiz zamanların tekinsiz karakterlerini alan hikâyelerde Nazlıcan, yazıyı tıpkı bir ayna gibi kullanarak yansıyanın önemine vurgu yapıyor.

Kişiliği olanın karakterden öte mekân olduğunu hissettiren yazar, ışığını ayarladığı objektifiyle zoomladığı fotoğrafların içinde yer alanların büyük bir yansımadan ibaret olduğunu düşündürüyor. “Bir fizik kanunu olarak aynadaki bir yansımanın sınırlarının aynanın üzerinde tam olarak çizilmesinin mümkün olmadığını öğrendiğimde büyülenmiştim.” sözleriyle bu anlamın üzerinde duran Nazlıcan’ın çalışması, dil işçiliği ile de dikkati çekiyor. Nazlıcan ile “Bir Dükkânı Beklemek”i konuştuk.

Uğur Nazlıcan

Genelde ilk öykü kitabını yayımlayanlar otuz yaşın altında oluyor. Siz, bu skalanın dışında kalan bir yazarsınız. Sizi, bu paradigmanın dışında tutan şey neydi? Neden kırklı yaşlarınıza değin beklediniz?

Sadece bir tesadüf. Kırklı yaşlar yerine ellili yaşlara da denk gelebilirdi bu öyküler, yirmili yaşlara da. Ama beklediğim doğrudur. Dile getirmek istediğim şeyin kendini tamamlamasını bekledim. Bunun sadece anlatılacak şeyin olgunlaşmasıyla alakalı olmadığını düşünüyorum. Aynı zamanda bir saygı da içeriyor bu bekleyiş. Benden önce anlatılan öykülere, benden sonra anlatılacak öykülere bir saygı. Benim anlatımdan öncekileri gözümün önüne getirdiğimde hala “Acaba acele mi ettim,” diye düşünürken, benden sonra anlatılacakları düşündüğümde “Böyle ağırdan almakla haksızlık mı ettim,” diye soruyorum kendime. Dolayısıyla, hem çok hürmetkar hem de çok cüretkar bir yerde durduğumu düşünüyorum. Bundan sonra duracağım yer de bundan çok farklı olmayacak. Demek ki, belki de ilerlemeyeceğim, yine burada olacağım. Yine dolayısıyla, belki de ilerlemedim, zaten buradaydım. Yani belki de beklemedim, bilmiyorum.

Babanıza ithaf ettiğiniz bir öykünün kitabınızda yer alması, son öyküde sizinle aynı soyadı taşıyan bir karakteri anlatmanız, yer yer çocukluk ve ilk gençliğin odağında olduğu hikâyeleri ele almanız, ister istemez anlatılanların ne kadar otobiyografik olduğunu düşünmemize sebep oluyor. “Bir Dükkânı Beklemek”te yansıma mefhumunu sıklıkla kullanan bir yazar, kendinden ne kadarını yansıttı?

Son öyküde benimle aynı soyadı taşıyan İdris Nazlıcan’ı tanımıyorum. Zaten biliyorsunuz, öykünün çok başlarında dükkandan çıkıp gidiyor ve öykünün bizim bildiğimiz kısmında geri gelmiyor. Babam ise Manav Hacı Resul gibi dalgın dalgın ölüme yürümedi, bir pehlivan gibi ayrıldı dünyadan. Çocukluğum ya da ilk gençliğim hele, öykülerdeki çocuklukla, ilk gençlikle pek alakalı değil. Yine de yansımayı yadsıyamayız. Çünkü yazı bir aynadır. Bu da anlattıklarımı bir yandan kurgusal düzleme çekerken, diğer taraftan bir gerçeklik zeminine oturtuyor. Ama muğlak bir kurgu bu, muğlak bir gerçeklik. Çünkü, izin verirseniz tekrar edeyim, yazı bir aynadır. Ve hiçbir ayna gerçeği ya da kurguyu tam olarak yansıtamaz. Ben yansıtamadım mesela. O yüzden her şey biraz bulanık. Burada biraz da okurun maharetine sığınmak istiyorum; şöyle ki, okurun benim anlatıma sürdüğü ecza, bu aynanın sırtına sürdüğü sır ne kadar kıvamlı olursa, yansımalar o kadar net olacaktır. Bu, benimle ya da aynayla alakalı değil. Keşke olsaydı. Ama değil. O eczayla, o sırla alakalı.

‘MEKAN YENİLMEDİ’

Kitapta bizce en dikkate değer husus, karakterlerden ziyade mekânların kişilik sahibi olmaları… Değiştiren, dönüştüren, karar veren mekânların ta kendisi… Günlük hayatı da hesaba kattığımızda mekânın, ona ait olan karaktere vaat ettiği şey ne sizce?

Notre Dame’ın Kamburu’ndaki Başdiyakoz Frollo’ya katılmıyorum ben: Mekân yenilmedi. Düşünce ve duygu mekânla anlatılabiliyor hâlâ. Bunu reddetmek insan kibriyle alakalıdır. Kentsel dönüşümü reddediyoruz mesela, çünkü bu bir çirkinlik ve biz bunu kendimize yakıştıramıyoruz, –bizim düşüncelerimizi, duygularımızı anlatmadığını düşünüyoruz. Halbuki bu çirkinlik tam da bizi anlatıyor. Mekân, nasıl ki bizden öncekine sadece gördüğünü anlatmayı vaat ettiyse, bize de aynısını vaat etti. Ve vaadini yerine getirdi. Mekânın kendi karakterine vaat ettiği şeye gelince, burada da acımasız bir hükümranlık olduğunu düşünüyorum. Mekân burada olacak. Biz gittikten sonra yine olacak. Dediğim gibi, Başdiyakoz Frollo’ya katılmıyorum; makânın yenilmesi, hele hele insan düşüncesi gibi eksik bir imge karşısında yenilmesi söz konusu bile olamaz. Demek ki mekân kendi karakterine, tekamül etmemiş ama sürekli tekamül halindeki her eksik karakterin istediği şeyi vaat ediyor; tamamlanmayı ve zaferi.

‘BU BELİRSİZLİK ARTIK SORUN DEĞİL’

Bireyin kendiyle olan yakınlığı/uzaklığı veya aynılığı ya da öncesi/sonrası eserlerinizde sık sık karşımıza çıkıyor. İnsanın kendiyle olan münasebeti ve bu münasebetin çoğu kez ayna ve gölge metaforu üzerinden şekillenişi, kaleminize ne denli etki etti? Bu süreçte, öykülerinizi yazarken, kendinize dair neyi fark ettiniz?

Aynanın ve gölgenin muğlaklığını seviyorum. Bana iyi hissettiriyor. Ya da muğlaklığımı normalleştiriyor diyelim. Işığın gücüne oranla sürekli netleşen ve bulanıklaşan bir gölge gibi bir ses dolaşıyor içimde; Uğur diye biri var, bunun bir ailesi var, zeytincilik yapıyor, okumayı ve yazmayı seviyor ve ben ona çok benziyorum ve sürekli daha çok benziyorum ama bir türlü tam olarak o olamıyorum. Çünkü tam olarak o değilim. Bir fizik kanunu olarak aynadaki bir yansımanın sınırlarının aynanın üzerinde tam olarak çizilmesinin mümkün olmadığını öğrendiğimde büyülenmiştim. İnsanın düşüncesine, varlığına, bu varlıktaki muğlaklığa o kadar benziyor ki bu fizik kuralı. Böyle bir muğlaklığın bir fizik kuralıyla sabitlenmiş olmasını da çok eğlenceli buluyorum, burada ilahi bir istihza var. Gölge de öyle; ışık ne kadar net olursa olsun, gölgenin başladığı ve bittiği yeri bir kesinlikle sabitleyemezsiniz. Öyküleri yazdığım o uzun süre boyunca da şunu gördüm; ben yazınca, diyelim ki o ışığı netleştirince bu muğlaklığın geçeceğini sanmışım meğer. Geçmedi. Daha da arttı bu belirsizlik ama artık sorun değil. Nihayetinde elimizde bizden daha kadim ayna ve gölge var. Ama izin verirseniz yine tekrar edeyim; bu sorunun akılda kalıcı bir cevabı olsun diye demiyorum bunu, gerçek hissiyatımdır: Yazınca geçecek sandım, geçmedi.

‘IŞIK OLMAZSA ANLATI OLMAZDI’

Öykülerinizde dikkati çeken bir başka husus, konu edindiğiniz mekânın, atmosferini ve hissini şekillendiren şeyin çoğu kez ışık olması… Çünkü gölgeler oluşuyor ve gölge, ışığa muhtaçtır. Işık ise fotoğrafa karakter kazandırır. Işığın öykülerinize bu denli sirayet etmenize sebep olan şey neydi?

Işık olmazsa anlatı olmazdı. Daha ne diyebilirim ki?

Öykülerinizde –gücü mekâna verdiğiniz için- karakterleriniz yoğun bir melankoliye ve yasa yaslanmış gibi görünüyor. Her daim bir yetersiz kalma, bir şeyleri eksik yaşadığını düşünme veya hissetme ihtimali olan karakterleri işliyorsunuz. Öykülerinizde bu karakterlerin varoluşsal sancılarını dışarıdan bakınca nasıl yorumluyorsunuz?

Karakterlerimin varoluşsal sancıları üzerine konuşmak benim haddim değil. Ama şunu söyleyelim; onları anlayabildiğimi düşünüyorum. Hepsi insan olmanın iyileşmeyecek hüznünün, asla tamamlanmayacak eksikliğinin farkına varmış ya da neredeyse farkına varacak karakterler. Aralarında hala bir şeyi düşünürken düşündüğü o şeyi eğip bükmeye, illa ki başka bir şeye dönüştürmeye çalışanlar var ama onlar da değişecek, biliyorum. Alışkanlıklar kolay değişmiyor, insan kolay kabullenemiyor. Ama dediğim gibi, değişecekler. Her öykünün sonunda o karakterlerden ayrıldığım yerler selametli beldelerdi, hiçbirinde aklım kalmıyor. Belki, şu bir şeyleri eksik yaşama meselesinde karakterlerin tekamül etmesine biraz daha yardım edebilirdim, onları biraz daha sakinleştirebilirdim yazarak. Her şeyleri tam yaşamanın bir distopya olduğuna inandırabilirdim belki onları ama olmadı. Allah affetsin, karakterlerle okurlar da idare etsin.

Bir Dükkanı Beklemek, Uğur Nazlıcan, 88 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2018.

Farklı sanat disiplinlerinde üretilen pek çok eserden etkilendiğiniz, bu eserlerin üreticileri ile bağlar kurduğunuz öykülerinizden anlaşılıyor. Öykülerinizin içeriğini ve biçimini de düşündüğümüzde, sık sık konu edindiğiniz kendi olan’a ulaşırken yanınızda hissettiğiniz isimler kimlerdi?

Resim sanatını dehşetle severim. Van Gogh’un o bulanık sarılarına, turuncularına bütün karakterlerimin bir kulağını keserim, dönüp akan kanı bile silmem. O kadar ışık ve gölge dedikten sonra Rembrandt’a hayranlığımı vurgulamaya gerek var mı, bilmiyorum. Anlatıyla ilgili problemler yaşadığımda Borges’te, Dostoyevski’de, Balzac’ta, Binbir Gece Masalları’nda, Nuri Bilge Ceylan’da, Bilge Karasu’da hep ilham alacak bir şeyleri kolaylıkla buldum. Bir de, bir öyküyü bitirdiğimde mutlaka sesli olarak okurum bir başıma. Kulağıma Mihemed Şexo’nun şarkılarına benzer sesler, melodiler gelmesini isterim. Nadiren olur ve çok sevinirim.

Hazırlamayı düşündüğünüz yeni bir çalışma var mı? Bu ara neler yapıyorsunuz?

Bu aralar her zaman olduğu gibi, daha iyi öyküler yazmaya ve eşimle mesleğimiz olan zeytinciliği daha iyi yapmaya çalışıyorum. Üzerinde çalıştığım iki tane dosya var. Biri roman olmaya doğru gidiyor ama ben onu öykü olarak tutmak için elimden geleni yapıyorum. Bu da beni hem heyecanlandırıyor hem de biraz korkutuyor. Gece bekçileri üzerine, lunapark çalışanları, seyyar berberler, aktarlar üzerine, daha doğrusu onların akıllarından geçenler üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. Buna çalışıyorum. Şimdi zeytin hasadı yaklaşıyor, hayatımızın her yıl tekrarlanan büyük heyecanı. Önümüzdeki birkaç ay boyunca daha iyi zeytinler ve zeytinyağı üretmenin peşine düşeceğiz ailecek. Çok şükür, çok güzel, çok eğlenceli şeylerle uğraşıyorum gördüğünüz gibi.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.