‘Komünist’ şair İlhan Berk

Modern Türkçe şiirde Nâzım’dan sonra girişilmiş bir “sosyalist şiir kanalı” aranacaksa hiç kuşkusuz ilk önce İkinci Yeni’ye bakmak gerekir. İkinci Yeni’nin sözcülüğünü üstlenmiş, bu dalgayı en radikal biçimde savunmuş İlhan Berk’in daha önce mahkeme salonlarında, dava dosyalarında tescillemiş “komünistliği” hiç kuşkusuz önemlidir. Ancak onun daima genç kalmasını sağlayan da, komünistliğe, devrimciliğe yaklaştıran da daha çok şiirdeki yıkıcılığı, deneyciliği, arayışı, yerinde duramayışı, kısaca bir tür şiirde “sürekli devrimi” benimsemiş olmasıdır.

Enver Topaloğlu  envertopaloglu@gmail.com

DUVAR – Ondan başka hiç kimseye şiirin en genç şairi denilmedi. Ama gerçekten de modern Türkçe şiirin bugün bile hâlâ ondan daha genç şairi yok. Bildiniz elbet; o, “bütün zamanların” en genç şairi İlhan Berk. Onuncu ölüm yıldönümünde yüz yaşında olan modern Türkçe şiirin “uçbeyi” İlhan Berk. İlk şiirini 1932’de, ilk kitabını 1935’te henüz on yedi yaşındayken yayımlar. “Güneşi Yakanların Selamı” adıyla yayımlanan kitap, yoğun biçimde Nâzım Hikmet etkisindedir. Kitapla ilgili dönemin dergilerinden Yücel’de kısa bir yazı çıkar. Yazıda şöyle denilmektedir: “İlhan Berk’in kitabında kalınlık, çokluk ve temizlik var, fakat şiir tarafını biraz zayıf bulduk.”

Değerlendirmede ayrıca şiirlerin sayısal çokluğuna dikkat çekilerek bunun yerine niteliğe önem verilmemiş olması eleştirilir. Ayrıca şiirlerde yer alan “güzel görüşler”in, “ince duyuşlar”ın gereksiz birçok dize arasında kaybolduğu da dile getirilir. Şair açısından da kitap, deyim yerindeyse daha yayımlandığında terk edilmiştir. İlhan Berk’in esas olarak şiir serüveni ya da yürüyüşü diyelim, bundan sonra başlar. O başarısız çıkışın, şairi hevesinden uzaklaştırmak yerine daha da şiire bağlanmasını sağladığını söyleyebiliriz. Kim bilir belki de o “zamansız ve başarısız” çıkışla hesaplaşma isteğidir onu zaman içinde bir “anlatı doymazı”na dönüştüren. “Bir anlatı doymazı” kendi ifadesidir. Cemal Süreya da İlhan Berk’in bu yönüne dikkat çeker. Süreya’nın “Mezartaşı Çiçekleri” başlığıyla 1979’da Yusufçuk dergisinin yedinci sayısında yayımlanan ve İlhan Berk’in “anlatı doymazlığını” dile getirdiği şiiri şöyledir:

70.000 aşk ve 90.000.000 dize:
Ünlü şair İlhan Berk burda yatıyor!
N’olur yolcu, sevaptır, sakın üşenme,
Yukardaki sayıya bir sıfır da sen ekle.

Şiir daha sonra Cemal Süreya’nın toplu şiirlerini içeren “Sevda Sözleri”nde el yazısı versiyonuyla birlikte yer alır. El yazısı versiyonunda, dörtlük “7000 aşk ve 700 000 dize” olarak başlar. Ancak şiirin ilk dizesi bundan sonra bir kez daha değişir. Ocak 1989’da Aydınlık’ta yayımlandığında “1.000.000 aşk 980.000 dize” olmuştur. Bu değişikliğin nedeni Cemal Süreya’nın kararsızlığından çok İlhan Berk’in yazmakta dur durak bilmemesidir. Yazmak konusunda dur durak bilmez. Çünkü dünyayı yazılacak yer olmaktan başka türlü düşünemez. Dünyada olmasının onun için sanki yazmaktan başka bir nedeni yok gibidir. Ahmet Oktay da buna dikkat çekerek onun “bütün hayatını şiire adadığını” söyler.

İlhan Berk’in şiirini sürekli değiştirdiği, sürekli denediği, sürekli bir arayış içinde olduğu en çok vurgulanan özelliğidir. İskender Savaşır’la Orhan Koçak’ın yaptığı ve Metis Defter dergisinin 19. sayısında yayımlanan söyleşide Koçak da şaire şiirindeki sürekli değişmeyi sorar: “Şiirinizdeki sürekli ve sık değişme… Nedenleri ya da ardındaki itici güç konusunda bir şeyler söyleyebilir misiniz?” İlhan Berk’in yanıtı “Günaydın Yeryüzü’, ‘Türkiye Şarkısı, ‘Köroğlu’; bu üç kitaptan ‘Galile Denizi’ne geçişte asıl etken söze dayalı şiirden birden bir soğuma duymamdır” şeklinde olur. Bunun üzerine Orhan Koçak 1947’de yayımlanan “İstanbul” kitabını anımsatır. İlhan Berk’in yayımlanır yayımlanmaz reddettiğini söylediğimiz “Güneşi Yakanların Türküsü”nden sonra çıkan ilk kitabı “İstanbul” olur. Kitapta yer alan şiirler daha önce Servet-i Fünun Uyanış dergisinde yayımlanır.

Toplu Şiirler, İlhan Berk, 2040 syf., YKY, 2008.

İLHAN BERK’İN KÖKLÜ DEĞİŞİMİ 

Berk’in henüz İkinci Yeni şiiri ortada yokken yayımlanan “İstanbul” adlı kitabında büyük bir deneye giriştiği ve köklü bir değişim içinde olduğu görülür. Öyle ki bu yönelim şairin salt kendi kişisel şiir çizgisinde bir yenilikten ibaret sayılmayacaktır. Modern Türkçe şiirin yatağını da değiştirecek nitelikte ve büyüklükte bir girişim olarak değerlendirilir. Orhan Koçak şairle yapılan söyleşinin de yayımlandığı Metis Defter dergisinin 19. sayısında yer alan “Kalmak İmkânsız” başlıklı yazısında şairin “İstanbul” kitabında şiir adına neleri gerçekleştirdiğini detaylı biçimde irdeler. Koçak’ın yazısının tamamının okunmasını önererek altını çizdiğimiz şu ifadeleri paylaşalım: “Şehir gezgini olarak şair. Lirik şiir ve sosyalizm.İlk basımı 1947’de yapılan ‘İstanbul’ (ikinci basım, İstanbul Kitabı adıyla, Eylül 1980) şaşırtıcı bir kitaptır. Önce, okunmadan kalması, fazla dikkat çekmemesi şaşırtıcıdır. Şiir ekonomisinde hiç dolaşıma girmemiştir sanki. Sosyalist şiirin içinde (bu günden bakınca) önemli bir yeri vardır, ama 60 sonrasının solcu şairleri üzerinde bir etkisi görülmez. (Bunda, 80’e kadar, demek bu ülkede sosyalizmin bir evresinin bittiği tarihe kadar, kitabın bulunamamasının da payı olabilir.) ilk ‘şehir şiiri’ olduğu da rahatlıkla söylenebilir, Baudelaire’in flâneur’ünü andıran bir ‘şehir gezgini’ ilk burada belirir. (…) Ama asıl şunun için şaşırtıcıdır bu kitap: Gövdelerin dolaşımı, kalabalıkların akışı, modem durumun en şaşmaz belirtisi olan o sivil kitlesel sirkülasyon, ilk kez ‘İstanbul’da şiire girer.” Kitapla ilgili İlhan Berk de şunları söyleyecektir: “İstanbul, benim o zamanki gözümle bakılmış -komünist gözümle- bir kitaptır. Birçok yakınım, o kitabımın tehlikeli olduğunu söylemişlerdir bana. Gerçekten, çünkü burjuvanın nasıl İstanbul’u sömürdüğünü, halkın çabalarını anlatan bir kitaptı. Kitabın sonunda da İstanbul’un bu ellerden kurtulmasını anlattım. Marksizm her sanatçıya birtakım ipuçları veriyor.” İlhan Berk’in “komünist gözüyle” baktığı, ama bu bakışıyla başka hiç kimseye benzemediği tek kitabı “İstanbul” değildir. Onlara geçmeden önce kitaba da adını veren “İstanbul” başlıklı uzun şiirden bir bölüm okuyalım:

İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın
Havada kaçan bulutların hışırtısı
Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor
Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler
Hiç kımıldamıyorlar
Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor

İnsanlar sokak sokak çarşı çarşı ev ev
İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar
Boyunları bükük
Yorgun asabi kederli kindar
Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor
Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar
Bir anda iki ayrı kıtadaki insanlar gibi
Fatihliyle Beşiktaşlı sarmaş dolaş olacak

Sarı uzun yüzlü cesur işçiler
Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar
Hiç konuşmuyorlar
Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım
​olmuştur
Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışırlar
Hepsi deli gibi severler yaşamayı
Bu en önde giden grup
Tophane’de Dikimevi’nde çalışır
Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir
Bu saçları darmadağın asık suratlı delikanlılar
Kömür işçisidir
Bu üç kız, Beyoğlu’nda büyük bir mağazada tezgâhtar
Bunlar yol amelesidir
Bunlar vapur işçisi
Öbürleri duvarcı hamal ırgat kayıkçı
Hepsi bu gök altında sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar

İlhan Berk etkilendiği kaynakların büyük ölçüde dışarıda olduğunu söyler. Özellikle Amerikalı şair Walt Whitman’ı, Fransız şair Guillaume Apollinaire’i Ezra Pound’u etkilendiği isimler olarak sayar. Oysa dile getirmese bile “İstanbul” şiirinde de görüldüğü gibi etkilendiği en önemli kaynak yanı başındadır. İlhan Berk’in “Galile Denizi”ne kadar olan dönemdeki şiirlerinde, hatta ondan sonrasında bile, açık bir Sait Faik etkisi görülmektedir. Bu etkiden Orhan Koçak tarafından söz edilmemiş olması da dikkati çeker.

Farklı perspektifleri, farklı duyguları, başka başka yerlerde yaşanan deneyleri tek bir an içinde toplamayı deneyen, bir anın içindeyken eşzamanlı başka anları da duyuran ve bu hiçbir zaman bitmeyen “İstanbul” kitabı Berk’i sosyalist kent şairi yapar. Ancak onu “resmi” olarak “komünist şair” yapacak bir sonraki kitabıdır.

DAVALIK ŞAİR!

Yeditepe Yayınları’ndan çıkan “Günaydın Yeryüzü” 1952’de yayımlanır. Kitap hakkında 1953 başlarında “komünizm propagandası” yaptığı gerekçesiyle 142. maddeye muhalefetten dava açılır. Dava bu kitap için açılmıştır ama, Türkiye’de bu tür davalarda genellikle olduğu gibi, aslında önceki bütün şiirleriyle birlikte yargılanan “şair”dir. İlhan Berk mahkemeyi anlatıyor: “Ağır cezaya verdiler beni. Kitap o zaman Yeditepe’de yayımlanmıştı ve ben Kırşehir’de Fransızca öğretmeniydim. Bu dava yüzünden kalkıp İstanbul’a gittim. Avukatım Burhan Apaydın’dı ve dava başladığında gelmemişti. Ben girdim. Reis çok babacan bir adamdı. Bilir kişiden de ikisini hatırlıyorum, birisi Nurullah Kunter, öteki Sulhi Dönmezer, üçüncü ne yazık ki yok aklımda. Bunlar kitabın ‘proletaryayı ayağa kaldırdığını’ söyleyen uzun bir rapor hazırlamışlardı. Eğer bir rastlantı olmasa çok ağır bir ceza yiyecektim yani. Rastlantı şu: Bilirkişi raporundan sonra reis ‘ne diyorsun oğlum’ (ya da ‘oğlum’ değil, ama öyle yakın bir şey) diye sormuş, ben de o sıralar Adana sel felaketinden esinlenerek yazdığım şiiri okuyarak: Efendim ben memleketimi sevmesem böyle bir şiiri yazar mıydım demiştim ki Burhan Apaydın girdi içeri ve ‘Dava çoktan bitmiştir, çünkü zamanaşımına uğramıştır’ dedi ve kitaptaki tarihi gösterdi. Meğer Yeditepe’de basılan kitap altı ay sonra basın masasına gittiği için zamanaşımına uğramış bizim dava. Böylece kurtuldum…”
Şairi “komünizm propagandası” yapmaktan mahkemeye götüren kitaptan bir şiir okuyalım. Şiirin başlığı “Bir Orman”:

Hanginiz aklınıza getirdiniz
Benim bir gün insanlığımı
Bitkilere hayvanlara kadar
Bir gün tutup genişleteceğimi
Bütün bu dünyayı saracağımı sonra da
Şu esen rüzgara bıraktım işte
Yaşayan duyan her şeyimi
Onların hesabına yaşayacaklar bundan sonra
Ellerime saçlanma kadar
Her şeyim dünyada
İlk defa bu kadar iyi farkediyorum
Bu yüreği paramparça uçan kuş
Bu çamur gibi gökyüzü
Bu deniz, bu garip karınca
Cihanda ümit ölmez deyip yaşamışlar

ŞİİRİN YÖNÜ

İlhan Berk’in bu yıllarda “İstanbul” kitabında yöneldiği şiir anlayışını teknik yönünden sürdürdüğü iki kitabı daha yayımlanır: “Türkiye Şarkısı” (1953) ve “Köroğlu” (1955). Berk’in arayıştan ve denemekten vazgeçmediği, ama “İstanbul”daki şiir anlayışına da bağlılığını büyük ölçüde sürdürdüğü bu kitaplarını şiirlerden kısa bölümlerle anımsayalım. Şu bölüm “Türkiye Şarkısı”nda yer alan “Bozoklu Dünyada Kardeşlik Esastır Diyor” başlıklı şiirden:

Ben sanırdım ki dünyada
Kardeşlik esastır her şeyde
Varlıklı olmak demek
insan olmaktan çıkmak demek değildir

Yukarı Fırat’ı
Su altında bırakmak hiç değildir
Kimseyi yoksul komadı ilhan Berk
Kimseyi benim çıplaklığım.

Şu da şairin kendi deyişiyle Marksist bakış açısıyla yazdığı süreci kapatan ve bu dönemin son kitabı olan “Köroğlu”ndaki “Ne Böyle Sevdalar Gördüm Ne Böyle Ayrılıklar” başlıklı şiiri:

Ne zaman seni düşünsem
Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm.
Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni.
Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları.

Aslında söz konusu bu üç kitabında “İstanbul”la sağladığı “kent şairi” imajından hızla uzaklaşır. Kent, kentte düşünür gezer olarak dolaşan şair, kalabalık, sokaklar, işçiler, köprüler gitmiş yerine Türkiye, ülke, dağlar, ovalar, kırlar, nehirler gelmiştir. Ama orada da kalmayacaktır. Çünkü hiçbir zaman durduğu yerde duramayan bir şiir dürtüsü vardır. Şiir için her şeyi göze almaya hazırdır. Nitekim onu, hemen sonra İkinci Yeni dalgasını başlattığı da iddia edilen şiiriyle bir köprünün üstünde görürüz. “Saint-Antoine’in Güvercinleri” 1958’de yayımlanan Galile Denizi” kitabının ilk şiiridir. Kısa bir bölüm okuyalım:

Ruhum,
İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?
Bir serçe yavaş yavaş uçuyor
Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor
Düştü düşecek dalından bir yaprak.

İlhan Berk, “Galile Denizi”yle İstanbul’a döner. Ancak daha önce gezindiği yerler değildir döndüğü yerler. Onun dönüşü, daha sonraki denemelerinde de görüldüğü gibi sarmaldır. “Galile Denizi”yle döndüğü İstanbul’a “Pera”yla, “Galata”ya bir kez daha döner. Ama “İstanbul” şiiri hiçbir zaman tamamlanamaz. Buna da çok şaşırmamak gerekir. Çünkü bir nedeni büyük şehrin hülasa edilemezliğiyse bir başka nedeni de değişimdir.

İstanbul’a son dönüşünde düşünür gezer değil bir haritacıdır. Artık daralmış gezinti alanındaki semtleri, caddeleri, sokakları yazmaya yönelir. Oralarda karşılaştığı hayatlardan, o hayatları yaşayan insanlardan alınan dersten söz eder:

Bu uçurum insanlarından alınan böyle bir dersi düşünün
Hem

Panayot’tan atılan “bitmiş” demektir

Modern Türkçe şiirde Nâzım’dan sonra girişilmiş bir “sosyalist şiir kanalı” aranacaksa hiç kuşkusuz ilk önce İkinci Yeni’ye bakmak gerekir. İkinci Yeni’nin sözcülüğünü üstlenmiş, bu dalgayı en radikal biçimde savunmuş İlhan Berk’in daha önce mahkeme salonlarında, dava dosyalarında tescillemiş “komünistliği” hiç kuşkusuz önemlidir. Ancak onun daima genç kalmasını sağlayan da, komünistliğe, devrimciliğe yaklaştıran da daha çok şiirdeki yıkıcılığı, deneyciliği, arayışı, yerinde duramayışı, kısaca bir tür şiirde “sürekli devrimi” benimsemiş olmasıdır. Onu bugün de yüz yaşında genç ve yaşayan şair yapan tam da benimsediği bu şiir anlayışıdır. Bugünün ve geleceğin şiirinin ondan öğreneceği çok şey olduğunu düşünüyoruz. Şairleri mezar taşlarının büyüklüğü değil, yazdıklarının gücü, şiirlerinin etkisi yaşatır. Dokunduğu her şeyi şiire dönüştürmüş olan şairi saygıyla selamlıyoruz…


Enver Topaloğlu kimdir?

Şair. İlk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kendi isteğiyle bitirmeden ayrıldı. Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Sürekli basın kartı sahibi. Şiirlerini 1990’dan itibaren Defter başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Yasak Meyve, No, Evrensel Kültür, Duvar gibi dergilerde yayımladı. Bugüne kadar yayımlanan şiir kitapları; Yakamoz ve Tebessüm (e yayınları, 1993), Kristal Kral (Noyirmiyedi yayınları, 1997), Divane (Şiirden, 2006), Aşk Kayıtları (Yitik Ülke yayınları, 2013).