'Devletleşen' babalar ve ensest

Devletten sonra aile, kutsallık atfedilmiş ikinci kapalı alan. Öyle bir kutsallık ki bu; kalın bir perde vazifesini de görüyor. Arkada mutsuz insanlar var. Daha da kötüsü duyulmaları neredeyse imkansız çocuklar var. Çocuklar üzerindeki mülkiyet ilişkisini kaldırmak gerekiyor ki babalar devletleşmesin.

Filiz Gazi  

DUVAR – Öncelikle, bir kitap yazısı içeriğiyle okunmasın isterim. Sözcük sözcük itinayla seçmeye çalışayım. Biliyoruz ama iyice zihnimize yerleşsin. Uzman bilgi ve tecrübelere sahip değilseniz neyi, nasıl ve ne kadar aktaracağınızı kestiremediğiniz zorlukta bir konu. Üstelik bazı meseleleri görünür kılmak için tüm detaylarıyla anlatmanın sakıncalı tarafları da var. Onlardan biri de hikayenin korkunçluğundan dolayı kurbanı yalnızlaştırmak. Yani bir taraftan, sessizce yardım etmenin usullerini de yerine getirmek gerekiyor.

Şu notu da düşelim: “Hiç kuşkusuz aile içi şiddet ve taciz durumlarında kadınların çoğunlukla tanıdıkları ve sevdikleri bir erkek tarafından şiddete maruz bırakılması haber değeri taşıdığı kadar hak ihlalidir.”

‘YASAL YOLLARA BAŞVURAMADIĞI İÇİN KIZIYLA BİRLİKTE UYUYAN ANNELER VAR’ 

Alanur Çavlin, Filiz Kardam, Hanife Aliefendioğlu’nun hazırladığı ‘Ailenin Karanlık Yüzü Ensest’te şöyle bir cümle geçiyor: “Aile içinde yaşanan bu olayların çoğu, çocuğun kendi yatağında gerçekleşiyor.”

Bu cümle çok şeyi anlatıyor. Devletten sonra aile, kutsallık atfedilmiş ikinci kapalı alan. Öyle bir kutsallık ki bu; kalın bir perde vazifesini de görüyor. Arkada mutsuz insanlar var. Daha da kötüsü duyulmaları neredeyse imkansız çocuklar var.

Zihniniz bu cümledeyken şimdi başka yere gidelim. Bir kurum olarak aileden devlet kurumlarına:

“…çocuğun hastaneye ilk başvuruda karşılaştığı hekim genellikle bu konuda uzmanlığı olmayan biri olmakta, ilk öykü ve muayene sıklıkla acil ya da poliklinik gibi hastanenin en kalabalık bölümlerinde, çocuğun değerlendirilmesi için uygun olmayan koşullarda yapılmaktadır. Ayrıca, bir ekip olarak çalışılmaması nedeniyle, hastayı değerlendirmesi gereken değişik bölümlerde öykü defalarca alınmakta ve bazen fizik muayene de bir kaç kez yapılmaktadır.”

Devamla, başka bir yerde geçen uyarı ise şu: “Ensestin mağdurun suçu olduğuna, saldırganı kışkırtmış olduğuna, mağdurun kirlenmiş olduğuna dair saptama ve sorguların, kolluk kuvvetleri ve yargı mensupları tarafından dahi yapılabildiğini gözden kaçırmamak gerekmektedir.”

Şimdi buraya bakalım: “Çocukların muayenesinde önce çocuğun güveni kazanılmalıdır. Çocukların genital muayenesi dahil tüm muayenesi, gerekirse çocuğun istek ve gelişimine göre, özellikle 7 yaşın altındaki çocuklarda, annesinin kucağında yapılabilir.”

Ve buradan başka bir yere:

“Ses çıkartmamalarının sebebi: Kadınlar adım atarken bugünü düşünmezler, ölene kadar olan bütün süreci düşünürler. Boşansa adamdan mali gücü yok, adam çocukları ona bırakıp gidecek, maddi güçlükler olacak. Onun için de belki geçer, belki düzelir diye bekliyor. Zaten inanmıyor da tam olarak, ‘bu bir rüyadır’ diyor, ‘kız yanlış anlamıştır’ diyor. Döven anne bile var ‘sen ne biçim konuşuyorsun’ diye…” (Aktaran: Çocuk psikiyatri)

Bunun yanında yasal yollara başvuramadığı için kızıyla birlikte uyuyan bir anne anlatılıyor. Nasıl bir çaresizlik ki düşünün.

Ensest şiddeti yaşanan ailelerde kadınların sessizliği, Deniz Kandiyoti’nin tanımladığı ‘ataerkil pazarlık’ kavramı ile anlatılıyor. Nedir bu pazarlık? “Kadınlar, ataerkillikle ve erkeklikle çeşitli durumlarda pazarlık ederek kendileri için en uygun konumu korumaya çalışıyorlar. Kandiyoti kadınların korunma, anne olma gibi değer verilen rollere karşılık, özgürlüklerinden vazgeçerek patriyarkal sözleşmenin altına imza attığını belirtir. Bu sözleşmenin şartları ve kadınların üzerindeki baskı o kadar zorlayıcıdır ki, çocuklarının beden ve ruh bütünlüğünü ve yetişkin hayatını tehdit eden ensest gibi durumlarda bile sözleşmeyi feshedemeyebilirler.”

Kitabın ayrı yerlerinden aldığım bu parçalar bir şey söylüyor. Kurulu düzenin içerisinde esas sıkışan kim? Bebekler, çocuklar ve bu yazının konusu olmasa da o zincirin parçası olan hayvanlar. Mikro devlet olarak ailenin içindeki çocuklar, ebeveynlerinin yasalarına tabiler. O alanda olanca kötülük yapılabiliyor. Aile mahremiyeti denilen şey buna bir neden.

Ailenin Karanlık Yüzü Ensest, haz: Alanur Çavlin, Filiz Kardam, Hanife Aliefendioğlu, 288 syf., Metis Yayınları, 2018.

TARİF EDİLEN BİR TACİZCİ PROTOTİPİ YOK

‘Ailenin Karanlık Yüzü Ensest’ çalışmasında, ilgili yasalarda ensest saldırı adı ile özel bir suç tanımının olmadığı belirtiliyor. Sözcük zikredilmiyor. Cinsel saldırı durumunda saldırganın çocuğun yakını olması cezayı artıran sebep sayılıyor.

Türkiye’de yine konuyla ilgili resmi kayıtlara dayanarak söz söylemeyi sağlayacak bir veri yok. “Ancak, Adalet Bakanlığı adalet istatistikleri kapsamında, çocukların cinsel istismarı suçlarıyla ilgili olarak mahkeme kararı sayısı ile bu suçlara bağlı mahkumiyet sayısını yıllık olarak yayımlamaktadır” deniliyor. Ama yine şu da biliniyor: “Türkiye’deki geleneksel yargı anlayışının, bireyden ziyade aileyi korumaya odaklı oluşu, mağdur ve ailesinin çelişkilerini pekiştirebilmektedir.”

Ülkenin durum karşısındaki hukuk nizamı böyle. Peki medya aracılığıyla konu nasıl aktarılıyor? Ensest yerine kullanılan sözcük ‘tecavüz’ oluyor. Gaye, geçmişten bugüne Türkiye Cumhuriyeti devlet politikalarının istikrarlı bir şekilde ‘aile’ konusundaki hassasiyetini, medyanın ilk önceliğine alması. Fakat dipnotta şuna da dikkat çekiliyor: “Ensest sözcüğünün haber içinde zikredilmemesi, bu konudaki uluslararası etik temayüllerden kaynaklanabilir. Ancak bu gerekçelerle kullanılmıyorsa, bu kavramın kullanılmamasını, üzerinde düşünülmesi gereken bir habercilik eksikliği olarak kaydetmek gerekir.”

Tarif edilen bir tacizci prototipi yok. Sıradan bildiğimiz insanlar. Hatta güven duyulan, işinde gücünde olan insanlar olduğunun örnekleri de veriliyor. Akıl sağlıklarıyla ilgili bir sıkıntı var mı peki? Yanıt net: “Bekareti kaybettirmemek de sistemli bir saldırı olduğunun göstergelerinden. Hatta bakın şöyle şeyler var, diyelim ki kız kapıyı kilitliyor arkasından, adam gündüzden gelip vidalarını söküyor ki gece yüklendiğinde içeri girebilsin. Gayet sistemli, gayet planlı. Evdeki insanları dışarıya gönderiyor, çeşitli nedenlerle gerekirse döverek, evdeki eşini diğer çocuklarına gönderiyor; birtakım bahaneler buluyor. Öteki çocuğu içeride tutuyor, kime uygulayacaksa, gayet sistemli yapıyor. Bu nedenle bu bir sağlıklı davranış mıdır diye bakarsak; elbette sağlıklı bir davranış olmadığı çok açık. Yaptığı davranışı farkında olmayacak kadar ağır bir akıl hastası mıdır bu insan diye baktığımızda, çok büyük oranda hayır.”

Yine bir savcının anlattıkları var: “Şahsın 5 kızı var. Her bir kızını, 3 veya 4 yaşından itibaren istismara başlıyor. Bu çocukları, 9- 10, yani, cinsel anlayışa yakın veya bilinçli, o anlamda bilgi sahibi olmaya geldiği noktada bırakıyor, bir diğerine başlıyor. Ve bu şekilde 5 çocuğunu da ayrı ayrı taciz etmiş.”

EKONOMİK GÜÇ ENSESTİN GİZLENMESİNE NEDEN OLUYOR

Pek çok araştırma, cinsel istismar ile alt sosyo-ekonomik statü arasında bir bağlantı olduğunu doğrulamıyor. Aksine ekonomik güç, ensestin gizlenebilme nedenlerinden biri:

“… yüksek gelir düzeyindeki aile fertlerinin ücretsiz sağlık hizmeti, hukuksal ve psikolojik destek gibi devlet kurumları tarafından sağlanan ve kayıtları resmi olarak tutulan hizmetlere başvurmak yerine özel sektörün sağladığı ve çoğu durumda resmi olarak kayıt altına alınmayan hizmetleri seçmeleri yüksek sosyoekonomik gruplarda karşılaşılan ensest vakalarını daha gizli kalmasına neden olabilir. Bu ailelerde ensest fark edildiği zaman, yargıya yansıtılmadan sorunun ailenin kendi olanaklarıyla örtbas edilmesi daha olasıdır.”

‘DEMEK Kİ BABALAR BÖYLE SEVİYOR’ DİYEN ÇOCUKLAR

Şans denilebilirse eğer yaşanılanı hatırlamayacak bebekler var. Bu sebeple hayatını kaybetmiş bebekler de var. Kimi çocuklar anlatabilmiş. Kimi çocuklar ise dokunuş ve eylemleri anlamını çözemedikleri şekilde anlatmışlar. Kimi çocuğa ise çiz denmiş. Genital organların çizilmesi, bedenin orta kısmını veya memeleri silme gibi şeyler görülüyormuş bu tanı biçiminde. “Ben kötüyüm, beni buldu. Ben kirliyim. Herkes bu olayı biliyormuş gibi yüzüme bakıyor” diyen çocuklar var. Ertesi gün ilacı verilmiş çocuklar var. Sevilmeyi öyle sanan çocuklar ve hatta tüm bu yaşadıklarının zaten onun sorumluluğu olduğu yönünde öğretilmiş olan çocuklar var. Babalarının bu duyulduğu takdirde herkesi öldüreceği tehdidiyle yaşayan çocuklar var.

Okul çağına gelindiğinde ise diğer çocukların babalarıyla ilişkisi fark ediliyor. O yalnızlığa rehber öğretmen yetişebilir. Sınıf öğretmeni yetişebilir. Hiç buna gelmeden, çocuklar üzerindeki mülkiyet ilişkisini kaldırmak gerekiyor ki babalar devletleşmesin. Fakat sloganvari bu cümlenin hayatta hiç bir karşılığı yok. En azından tekrar tekrar bilelim ki böyle bir gerçeklik var. Görüp, yetişelim.