Oya Baydar: Devrim mücadelesi hiç bitmez

Ebru Çapa’nın Türkiye’nin önemli yazarlarından Oya Baydar’la yaptığı nehir söyleşisi ‘Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk’ Ağaçkakan Yayınları tarafından yayımlandı. Baydar, “ Devrim fikri hiç bitmez; biterse insan da insanlığın iyiye doğru mücadelesi de sona erer. Devrim sadece siyasî veya sınıfsal iktidar mücadelesi değildir, çağlar boyunca insanın daha iyi, daha aydınlık bir dünya umudunun adıdır; insanın kendi yaşamına anlam kazandırmasıdır” dedi.

Adalet Çavdar

DUVAR – Bazı kitapları okurken bir fon müziği çalmaya başlar kafamın içinde. Şarkıyı bilerek dinlemem ki yazısını yazarken ritmimi onunla bulayım. Ebru Çapa’nın Oya Baydar ile yaptığı nehir söyleşiyle hazırladığı kitabı “Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk”u okurken kulağımın içinde hep Sezen Aksu’nun Son Sardunyaları çalıyordu. Bunu daha önceden de hatırlıyorum, Oya Baydar’ın Melek Ulagay ile beraber hazırladığı “Bir Dönem İki Kadın” kitabını okurken de aynı şarkıyla dolaşıyordum evin içinde. Şimdi Son Sardunyalar çalıyor, Oya Baydar’ın son fotoğraflarından birine bakıyorum ekranın bir köşesinde ve yüzünün çizgileriyle anlattıkları bütünleşiyor. Hangi çizginin hangi olaydan sonra belirdiğini anlamaya çalışıyorum.

Deneyimli gazeteci Ebru Çapa’nın soruları çerçevesinde şekillenmiş kitap. 2016 yılının Kasım ayında buluşmuşlar ilk. Ekim 2017’ye kadar da söyleşmişler. Nihayet kitap Haziran 2018’de yayına hazır olmuş. Oya Baydar’ın arşivinden çıkan fotoğraflara da yer verilmiş. Kitap adının hakkını veriyor, Ebru Çapa ile Oya Baydar uzun uzun aşktan ve devrimden konuşuyorlar.

1940 doğumlu Oya Baydar, Türkiye’nin bilinen sosyalistlerinden ve edebiyatçılarından. Sosyoloji mezunu olan Baydar eğitimini tamamladıktan sonra bir süre üniversitede akademisyen olarak çalışıyor. Sonrasındaysa ömrünün on iki yılını sürgünde geçirmek zorunda kalıyor. Pek çok darbe ve ihtilal görüyor. Oya Baydar’ın hayat hikâyesini kendi sözcükleriyle okurken Türkiye siyasi tarihinin ayrıntılarını keşfediyorsunuz. Uzun süre örgütlü mücadele içinde olan Baydar’ın Türkiye siyasetinden, örgütlü mücadeleden nasıl ayrıldığını da okuyorsunuz. Baydar, anlattıklarıyla uzun bir dönemin günahlarını gözden geçirirken kendisini eleştirmeyi de unutmuyor. Sosyalizmin yükselişini ve düşüşünü hayatına yansımalarıyla aktarıyor Oya Baydar, değişimin eşiğinde ve sonraki çöküşte şahitlik ettiği ayrıntıları sıralıyor bir bir.

Eserleri pek çok dile çevrilen bir yazar ve edebiyatçı aynı zamanda Oya Baydar. İlk romanını lisedeyken yazıyor, Hürriyet Gazetesi’nde tefrika edilmesi için, bugün olsa yapamazdım dediği cesaretiyle, arayıp gazetenin yayın yönetmeniyle konuşuyor. Romanın tefrikasından kazandığı para ile Paris’e gidip bir yayıncıyla görüşüyor ama olmuyor. Kendine bir daktilo alıyor ve ikinci romanını yazıyor. Sonrasındaysa hayatı akademi, evlilik ve siyasetle yoğruluyor, ta ki 1991 yılına kadar.

1991 yılında yayımlanan Elveda Alyoşa adlı kitabındaki öykülerde yaşadığı ve gördüğü devrim ihtimalini ve sonraki hayal kırıklıklarını anlatıyor. Ve bu kitapla 1991 yılı Sait Faik Hikaye Armağanı’nı alıyor. 12 yıl sonra Almanya’dan Türkiye’ye gelmesi ise bu ödül haberi ile oluyor. Her şeyi göze alıyor ve ülkesine gelip, ödülünü kendi alıyor. Ardından yazmaya ve ödüller almaya devam ediyor. Halen köşe yazıları yazıyor.

Çocukluğunu, ailesini, arkadaşlarını hatırlayabildikleriyle anlatıyor. Hafızanın çeşitli tuzaklarına nasıl düştüğünü, kötü anıların ayrıntılarını nasıl silip attığını aktarıyor. Anlattığı pek çok şey, özellikle cezaevi süreci, ne kadar acı da olsa Baydar’ın anlatımı ile kitabı gülümseyerek okuyorsunuz. Ama aklınızın bir köşesinden de gitmiyor; ne çok arkadaşlarını kaybettiklerini, eceliyle değil devlet eliyle gelen ölümleri, sürgünde bir kez daha memleketlerini göremeden vefat edenleri, analarının babalarının cenazelerine gelemeyen insanları düşünürken buluyorsunuz kendinizi.

Bundan iki sene önce İTEF kapsamında bir söyleşi için yan yana oturmuştuk Oya Baydar’la. Kendisine şehir ve hayal etmek hakkında sorular sormuştum. Umutsuzluğunu anlatmıştı söyleşinin bir kısmında. Onun yaşadığı İstanbul’a da şahit oluyorsunuz okurken. Mecidiyeköy’ün gerçekten dutluk olduğu zamanları. Levent’te yaşadıkları o yolun sonundaki evi gözünüzde canlandırıyorsunuz. Ve umutsuzluğu ya da özlemi anlamlandırabiliyorsunuz.

Ve elbette aşkları, evlilikleri ve bütün o karmaşanın içinde dünyaya getirdiği oğlu Ekim ile hayata dair verilen mücadeleyi okumak şu bir türlü geçmeyen kötü zamanlarda iyi geliyor insana. Oya Baydar, kötü günleri anarken, içinde yaşarken geçip gidiyor, diye bahsediyor. Hayatı bir nehre benzetiyor. Kötü olduğunu düşündüğümüz günler için bir tavsiye gibi geliyor bu. Her şeye rağmen geçecek diye düşünüyor insan; alışılmayacak elbet, ama geçecek.

Akıcılığı ve samimiyeti ile elinizden bırakamayacağınız bir kitap “Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk.” Düne ve bugüne dair politik ve toplumsal olayları gözden geçirirken bunca şeyin nasıl olup da 70 yıla sığdığını düşünüyor insan. Bir filmin değil, gerçek bir hayatın içinde olduğunuzu kendinize hatırlatmak zorunda kalıyorsunuz zaman zaman. Demek bu anlama geliyormuş, gerçek hayat tüm kurguları dövüyor sahiden de…

Oya Baydar ve Ebru Çapa ile ‘aşktan ve devrim’den konuştuk.

2016-2017 yılları arasında Ebru Çapa ile bu görüşmeleri yapmışsınız. Siz hikayenizi anlatırken hem sizin hayatınızda hem tüm ülkenin gidişatında pek çok şey oluyordu. Geçmişi konuşmak böylesi bir zamanda size ne düşündürdü? Nasıl hissettiniz?

Oya Baydar: Bir tanıdığımın oğlunun adı Atılım’dı. Atılım Türkiye Komünist Partisi’nin illegal yayın organı. 1980 darbesinden sonra aile başka bir yere taşınıyor, yeni kimliklerle gizli yaşamaya başlıyorlar. Çocuğu da, “Senin adın artık Atılım değil, Mehmet” diye tembihliyorlar. Ara ara ortam yumuşuyor, ev baskınları falan azalıyor, sonra yine sertleşme başlıyor. Çocuğa, ne zaman “Unutma haa, senin adın Mehmet” deseler, çocuğun tepkisi, bıkkın bir “Yine miii?” oluyor. Ben de Atılım gibi, ülkenin gidişatı karşısında “yine miiiii” diyorum, o kadar.

Kendinizi bu söyleşiye nasıl hazırladınız?

Özel olarak hazırlanmadım. Söyleşiye hiç gönüllü değildim, kendini fazla önemsemek gibi geliyordu bana. Metin (Solmaz) ısrar etti, bu defa da onu kırmanın burnu büyüklük olacağını düşündüm, bu işe girdik.

Ebru Çapa ile görüşmelerinizin ardından nasıl hissediyordunuz kendinizi? Yorgunluk, özlem ya da sadece anlatmış olmanın verdiği rahatlık mı kalıyordu üstünüzde? Yoksa anlatmanın rahatlatan bir etkisi olmadı mı?

Yorgunluk duymadım, rahatladığımı da söyleyemem. Anlatırken ve anlattıklarımı gözden geçirip ilk redaksiyonunu yaparken yeniden düşünme ve kendimle hesaplaşma fırsatım oldu. Hiç süslemeden, kendimi gizlemeden, siyaseten doğruluk ya da kendimi sakınma adına otosansüre başvurmadan bütün bir dönemi, ülkeyi, olayları, ilişkileri, aşkları, arkadaşlıkları, devrimi, kısaca hayatımızı gözden geçirdim. İyi geldi.

‘DEVRİM FİKRİ HİÇ BİTMEZ’

Siyasal olarak kendinizi ve dahil olduğunuz örgütleri de eleştiriyorsunuz. Tabii ki herkes sohbetlerde yapıyor ama olup biten onca şeye rağmen bunu tartışmaya açacak şekilde yapabilen çok az insan var. Bir devrim fikrinin yeşermesine ve ardından umutların askıda kalmasına tanık olmak sizi nasıl biri yaptı? Beslediğiniz umut ve hayalkırıklığı arasındaki uçurumu aşmak insana ne öğretiyor?

İnsanın ufkunu genişletiyor, daha geniş düşünceli yapıyor sanırım. Devrim fikri hiç bitmez; biterse insan da insanlığın iyiye doğru mücadelesi de sona erer. Devrim sadece siyasî veya sınıfsal iktidar mücadelesi değildir, çağlar boyunca insanın daha iyi, daha aydınlık bir dünya umudunun adıdır; insanın kendi yaşamına anlam kazandırmasıdır. Mesele, söylediğiniz gibi, beslenen umutlarla hedefe varamamış olmanın hayal kırıklığı arasındaki uçuruma düşmemektir. Uçurumu aşabilirseniz teslim olmuyorsunuz, nerede yanlış yaptık, ben o yanlışın neresindeyim sorusunu sormaya cesaret ediyorsunuz.

Hayatınızın uzunca bir döneminde politika çok fazla yer kaplamış. Bütün o çabadan, mücadeleden arkaya toplumsal değil ama bireysel manada neler kaldı geride? O kalanlar hayatınızı nasıl şekillendiriyor?

Hayatınızda politika fazla yer kaplamış, diyorsunuz ya; ben, dünyayı değiştirmek için, sosyalizm için mücadele demeyi yeğlerim. Bireysel anlamda kayıplarım oldu. Mesela üniversitede kalabilirdim, iyi bir toplumsal araştırmacı, yararlı bir toplum bilimci olabilirdim; mesela edebiyatı yıllarca bırakmasaydım elli yaşımdan sonra sıfırdan başlamak durumunda kalmayabilirdim. Ama o yıllar beni ben yaptı. O yılları, ardından gelen sürgünü ve yenilgiyi yaşamasaydım ne bugün yazdıklarımı yazabilir ne de ideolojilerin daraltıcı sınırlarını aşabilirdim.

‘ESKİDEN KENDİMİ İSTANBUL’A AİT HİSSEDERDİM’

Bizim hiç görmediğimiz sadece dinlediğimiz bir İstanbul anlatıyorsunuz? İstanbul’un bu denli değişmesi aidiyet duygunuzu nasıl değiştirdi?

Gerçekten de eskiden kendimi İstanbul’a ait hissederdim. Doğup büyüdüğümüz, yaşadığımız şehirler bizi biçimlendirir. Özel tarihimiz o şehirlerle iç içedir. Ama itiraf edeyim ki aidiyet duygumu yitiriyorum, burada kendimi zamanda ve mekânda sürgün gibi hissediyorum bazen.

Ve bütün o kötü şeyler yaşanırken zaman geçiyor, nehir yoluna devam ediyor demeniz bana çok iyi geldi. Peki bugünler geçtikten sonra sizce elimizde ne kalacak? İnsanlar neyi kaybetti, kazandı ya da unuttu?

Nehirler yollarına devam ederler eğer onları kurutmazsak. Kötü şeyler yaşarız sonra yıllar geçer, açılan yaralar kabuk bağlar. Bunu en çok Ebru (Çapa) ile söyleşirken hissettim. Bir zamanlar öleceğimi sandığım aşk acılarını, nasıl baş edeceğimi bilemediğim yenilgileri, mesela sosyalizmin yıkılışını, tabii ki ince bir hüzünle ama yaşamın doğal akışı içinde hatırlıyor, başkasının hikâyesi gibi anlatıyordum. Ben, ne kadar acı olursa olsun yaşadıklarımla zenginleştiğimi düşünüyorum.

Genel olarak insanların neler kaybettiklerine, neleri unuttuklarına gelince: günümüzde dünyanın da ülkemizin de güç bir geçiş döneminde olduğunu düşünüyorum. Binlerce yılda, mücadeleler pahasına elde edilmiş insanî değerlerin aşınmakta olduğunu; vicdan yitimi yaşandığını, gaddarlığın arttığını, doğanın ve yaşamın tahribatının yaygınlaştığını üzülerek görüyorum ama dört bir yanda bu gidişata karşı her konuda, her alanda yılmadan direnen insanlar var. Evet , azınlıklar ama her zaman öyleydi; vahşetten, barbarlıktan günümüze, o azınlıkların mücadelesiyle gelindi.

Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk, Ebru Çapa, Oya Baydar ile Nehir Söyleşi, 280 syf., Ağaçkakan Yayınları, 2018.

Daha önce hazırladığınız kitaptan sonra da olmuştu, büyük bir ihtimalle şimdi de olacak. Anlattıklarınız geçmişi yeniden gündeme getirecek ve insanlar konuşmak, anlamak, duymak istemedikleri şeyi size yönelik eleştirilere dönüştürerek bir kez daha saklayacaklar. Buna hazır hissediyor musunuz kendinizi?

Sağ’da da sol’da da, farklı düşündükleri için hedef belledikleri birilerini -onlar kendilerini hiç hedef almadıkları, saldırmadıkları halde- insafsızca ve gaddarca hırpalayarak kendi egolarını daha doğrusu komplekslerini tatmin eden insanlar var.. Siyasî, ideolojik gibi görünen saldırganlıkları bence aslında durumlarını hazmedememekten, aşağılık komplekslerinden, özellikle de yenilgi psikolojisinin yarattığı kötücüllükten kaynaklanıyor. Bana yönelik tepkilere gelince, tartışmalar başımın üstüne, kendimle hesaplaşmaktan gereğinde özeleştiriden hiç kaçınmam. Zaten kitapta da bol bol var. Ama sözünü ettiğiniz çevrelerin veya kişilerin yaptıkları eleştiri değil, kişi yıpratma, haysiyet cellatlığı. Anlama, tanıma, uzlaşma yerine saldırıyı, küfürleşmeyi yeğleyenleri ciddiye alacak halim yok.

‘OLAĞANÜSTÜ BİR KADIN DEĞİLİM’

Siz aynı zamanda bir roman yazarısınız ve harikulade kişilikler etrafında anlatıyorsunuz hikayelerinizi. Bu defa anlattığınız öykünün kahramanı sizdiniz. Nasıl bir kahraman bu anlatının etrafında geçtiği kadın? Siz ne gördünüz o kadında?

Aslında kitabın en başında söylediğim gibi, benim kuşağımı düşünecek olursak pek de olağanüstü bir kadın değil. Anlatılmaya değer olan o günlerin Türkiye’siydi, kuşağımın hikâyesiydi. Ebru ile birlikte bunu yapmaya çalıştık. Benim öykümün kahramanı kadının özelliği, belki de hayatı ah’sız vah’sız yaşayıp yenilgilerden öğrenmiş olması; tek doğru benim doğrum, dememesi; kendisiyle cesaretle hesaplaşıp yanılgılarını açıkça kabullenmesi. Bu beni güçlü kılıyor sanırım.

Sizin kuşaktan geriye ne kaldı, birlikte verdiğiniz bütün o mücadelenin ana fikri ne oldu sizce?

Kuşağımı yanılgıları ve yenilgileriyle, günahları ve sevapları ile seviyorum. Umut ve masumiyet çağının çocuklarıydık. Dünyayı değiştirmek, daha adil, daha güzel, daha özgür bir dünya yaratmak için yola çıkmıştık. Geriye insanlığa yol gösteren o idealler ve ütopyamız kaldı.

Bu kitabı hazırlarken geçirdiğiniz zamanda yeni kitap önerileri, yeni bir roman da şekillendi mi? Yazmaya devam ediyor musunuz?

Aşktan ve devrimden konuşuyorduk kitabı aslında bu yıl Mart başında çıkan Yolun Sonundaki Ev romanımı bir yıl geciktirdi, araya girdi yani. Henüz başlamadığım, biraz hazırlanmam ve araştırmam gereken bir roman var aklımda. Yazabilirsem adının Köpekli Çocuklar Gecesi olacağını sanıyorum.

Öncelikle Oya Baydar’la geçirdiğiniz süreç nasıldı? Buluşmalarınız, sohbetleriniz esnasında hissettikleriniz, yazıya geçirirken düşündükleriniz nelerdi?

Ebru Çapa: Oya Hanım, sevilesi bir insan; başta onu söyleyeyim, sonda da onu söylemiş olayım. Tanıdığıma, insan olarak, memnunum.

 Bütün bunları dinlemek geçmişle bugün arasında bir kıyas yapmanıza neden oldu mu? Ben böyle düşünmemiştim, yanlış anlıyormuşum dediğiniz meseleler, düğümler çıktı mı karşınıza?

E.Ç.: Geçmişle bugün faslında, biz bugün üzerine, geçmişten daha fazla konuştuk, açıkçası. Her zaman anlaşarak da değil. Ettiğimiz sohbetin, şu kitapta yarısının yarısı yoktur.

Oya Baydar henüz bir devrim fikrinin yeşerdiği, yaşadığı bir dönemi anlatıyor. Bizse sürekli bir yıkım ve kaybolma korkusuyla yaşıyoruz. Distopyalar üretiyoruz hep birlikte. Oya Baydar’ın öyküsünü dinlerken bu değişimin nedenleri konusuna da kafa yordunuz mu? Eksiğin ya da fazlanın ne olduğunu düşünüyorsunuz?

E.Ç.:Kendisine müteşekkirim ayrıca; elinden yemekler yedim, kahveler içtim; şahane bir evi var ve dünya güzeli bir evsahibesi…

Hassasiyetleriniz nelerdi sorularınızı formüle ederken?

E.Ç.: Hayatımda tanıdığım en içgörü sahibi insanlardan biri. Kendini anlatırken hiç sakınmıyor ve dünyaya, insana dair, hakikaten samimi, sahici bir endişesi, kaygısı, sevgisi var.

Sizi nasıl dönüştürdü bu hayat hikayesinin birinci elden dinleyicisi olmak?

E.Ç.: Sayesinde öğrendiğim şeyler oldu. Feyzden yana, bana kalan, ağlayıp sızlanmadan, ne yapmak gerekiyorsa yapma gayretini yitirmemek gerektiği oldu. Buna dönüşmek denir mi bilemem, dönüşmek için fazla yaşlıyım. Bir de ağzımda tadı kaldı sohbetlerimizin. İyi bir arkadaş Oya Hanım…