Türkiye'de yazar var mı? Hayır, Şule Gürbüz var

Şule Gürbüz'ün okuyucu kitlesi ne yazık ki yok. Pek tabii ülkenin ufak bir kısmı biliyor ve takip ediyor ancak kanaatim o ki, bu ilgi hiç yeterli değil. İlginin azlığı aslında yazının ilk başında belirttiğim birkaç ufak çıkarımda gizli. Ülke içerisinde tam anlamıyla bir edebi kültür yok. Edebi kültür olsa bile Gürbüz'ün felsefe ile yoğurduğu edebiyatını talep edecek ve bu edebiyatı, felsefeyi masasına koyup irdeleyecek bir kitle yok.

Kaan Onur Kaftanoğlu

DUVAR”Hafifçe sızlandı kambur, ayaklarının altındaki koca taşı devirirken, bir tane de başının altında, ‘Ben yıldızları seyretmeden uyuyamam’…” Hayır, okuduğunuz cümle Jane Austen veya Le Guin’in kaleminden çıkmadı. 1992 yılında ilk kitabını yazan Şule Gürbüz’ün Kambur adlı eserinin giriş cümlesini oluşturuyor. Daha o yıllarda ortaya çıkardığı eser ile edebiyata hızlı bir giriş yapan Gürbüz, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin en önemli yazarlarından biri olacağının ilk işaretlerini de veriyordu.

Şule Gürbüz 1974 yılında doğdu ve İstanbul Üniversitesi’nde Sanat Tarihi, Cambridge Üniversitesi’nde ise Felsefe lisans eğitimi aldı. Ancak, aldığı bu eğitimler ile paralel bir meslek edinmek yerine mekanik saat tamircisi olarak çalışmaya başladı ki, bugün hala aynı mesleği ustalıkla icra etmektedir. Saat tamirciliğinde usta olmasına usta ancak, bunun yanında yazarlıkta da bir o kadar yetenekli zirâ o günden bu güne farklı türlerde birçok önemli eser verdi. Az önce bahsettiğim Kambur adlı kitabı ile yazın hayatına başlayan Gürbüz, bunun hemen arkasından Ağrıyınca Kar Yağıyor ve Ne Baştadır Ne Yaşta Akıl Yoktur oyun ve şiir kitaplarını çıkardı. Bunlardan tam 18 yıl sonra Zamanın Farkında metni ile geri döndü. Kaleme aldığı bu yeni çalışma ile 2012 yılında Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü aldı. Ödülü aldığı sıralarda ise Coşkuyla Ölmek kitabı yayımlandı. Son olarak da 2016 yılında basılan Öyle miymiş? kitabı ile günümüz Türkçe edebiyatının en iyi ve en farklı örneklerinden birini sundu.

Kambur, Şule Gürbüz, 92 syf., İletişim Yayınları, 1992.

İLK TANIŞMA

Gelgelelim benim kendisi ile tanışmam hayli geç oldu. Sanırım bundan aşağı yukarı iki yıl önceydi. Üniversiteyi yeni bitirdiğim yani bolca vaktimin olduğu zamanlarda kendime uzunca bir kitap listesi yapmıştım ve bunları tek tek okumaya girişmiştim. Bırakın Şule Gürbüz’ün kitaplarını, henüz böyle büyük bir yeteneğin var olduğunu dahi bilmiyordum, ta ki yine o dönemde çıkan Öyle miymiş? kitabına denk gelinceye kadar. Esasında kendisini o ana kadar tanımıyor oluşum benim için biraz utanç kaynağı oldu çünkü sıklıkla ”Ülkede yazar var mı? Hadi canım sen de…” çıkışları yapardım. Tabii bu söylemden kastım ‘örnek oluşturabilecek’ derecede bir yazarın olmaması idi. Evet; yaşayanlar arasında Orhan Pamuk, Aslı Erdoğan, Enis Batur ve bu isimlere benzer, popüler kültüre bağımlı olanlara o kadar da hitap etmeyen ve dahası özgün çalışmalar yapan birçok önemli yazar var. Ama kültürel olarak edebi bir altyapı oluşturabilecek ne ortam var ne de yazar. Demem o ki Türkiye’de bulunan yazarların veya yazar olmak isteyenlerin durumu bir bakıma İrlanda’ya sıkışıp kalmış James Joyce gibi… Bu tarafta W. Butler Yeats, Fransa’ya göçen bir Beckett var ama öteki tarafa bakınca Virginia Woolf’tan tutun da, T.S Eliot’a, D.H. Lawrence’a kadar geniş bir isim listesi var.

İşte bu düşüncelerin zihnimde yarattığı sıkışıklığın arasında gidip gelirken elime Şule Gürbüz’ün kitabı geçti ve deyim yerindeyse günüme adeta bir Woolf gibi doğdu. İlk okuduğumda ”Nasıl bu kadar iyi bir anlatıma sahip?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Okudukça kitabın üstüne ve kağıtlara onlarca not alıyor, yaptığı göndermeleri, anlattıklarını doğru anlıyor muyum diye tekrar tekrar kontrol ediyor, düşünüyordum. Bu sırada da ”Eh, şimdi Gürbüz’ün Virginia Woolf kadar iyi ve yetenekli olmadığını bana kim anlatacak?” ve benzeri şekillerde monologlar gerçekleştiriyordum. Tabii ne bana anlatacak biri çıktı, ne de ben Şule Gürbüz’ün Virginia Woolf kadar iyi, yetenekli ve zeki olduğunu iddia etmekten vazgeçtim. Ancak başka bir konuda kendi kendimi ikna edebildim. Evet, artık Türkiye’de ‘örnek oluşturabilecek’ bir yazar vardı.

Çünkü kendisi günümüz edebiyatın sınırlarını aşmış, kendince yeni bir edebiyat ekolü oluşturmuştu. Bunu oluştururken de sanki -kendi deyimi ile- ‘gayretkeş’ okur için bir yol haritası olarak planlamıştı. Bilhassa Öyle miymiş? kitabının izinden gidersek varacağımız nokta saf felsefe, edebiyat ve sanattır. Haliyle bu tür bir eserin örnek olamayacağını söylemek tabiri caiz ise abesle iştigal etmektir.

Öyle miymiş?, Şule Gürbüz, 198 syf., İletişim Yayınları, 2016.

DEV BİR KONÇERTO DİNLİYOR GİBİ… 

Öncelikle belirtmem gerekir ki Şule Gürbüz’ün Öyle miymiş? kitabını içselleştirebilmek için adeta dev bir konçerto dinliyormuşsunuz gibi düşünüp, okumanız gerekiyor. Çünkü kitabın hem kendi içerisinde bağıra bağıra çaldığı tonlar var hem de pür dikkat alt notaları ve sesleri duymanız gerekiyor. Haliyle oldu bittiye getirmek çok mümkün olmuyor. Dahası, anlatım tekniği çok da alışık olduğumuz türden değil. Karmaşık cümle yapıları, karmaşık ifadeler, devrik cümleler, deyim yerindeyse sol gösterip sağ vurmalar… Sanki kendisi ile bir aşık atışmasına tutuşmuş ya da sanki gitarla oldukça hızlı bir solo çalınıyormuş da, siz de notaları yakalamaya çalışıyormuşsunuz gibi bir hissiyat oluşuyor okuduğunuz sırada. Çünkü hemen her satırda tıpkı bir saatin tik-takları gibi, Gürbüz’ün yeni bir dehası ile karşı karşıya kalıyoruz.

Peki ne anlatıyor ? Esasında belli bir konusu yok çünkü Gürbüz’ün de bir röportajında söylediği gibi kitap okuyucuya bir ‘anlatı’nın peşinde ilerliyor. Haliyle bu anlatı içerisinde kâh Homeros’a gidiyoruz, kâh Russel’a… Zaman zaman Gürbüz’ün iç dünyasına seyahat ediyor, hislerini hislerimizle tanıştırıyor ve tıpkı kanatlı karıncaların gökyüzünde dans etmeleri gibi ahenk içerisinde karşılıklı içsel bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Dolayısıyla bu anlatıyı tek bir kalıba sığdırıp, ‘evet şurası şöyledir veya böyledir’ gibi edebi çıkarımlar yapmak istemiyor, haddim olduğunu da hiç düşünmüyorum. Çünkü Öyle miymiş? ne tek bir kitap, ne de yazarı tek bir kişi… Haliyle Gürbüz, kendi içerisinde sakladığı onlarca yazar ve düşünce ile ‘bir çırpıda ve öylece’ yapılacak analizleri hak etmiyor.

Diğer taraftan, Şule Gürbüz’ün okuyucu kitlesi ne yazık ki yok. Pek tabii ülkenin ufak bir kısmı biliyor ve takip ediyor ancak kanaatim o ki, bu ilgi hiç yeterli değil. İlginin azlığı aslında yazının ilk başında belirttiğim çıkarımlarda gizli. Ülke içerisinde tam anlamıyla bir edebi kültür yok. Edebi kültür olsa bile Gürbüz’ün felsefe ile yoğurduğu edebiyatını talep edecek ve bu edebiyatı, felsefeyi masasına koyup irdeleyecek bir kitle yok. Bilakis, günümüzde önemli olan artık kimin ne düşündüğü veya ortaya ne gibi eserler çıkardığı değil, aksine ne düşünmediği ve ne yapmadığı… Böyle bir ortamda Öyle miymiş? adlı eserin ipek kumaşlara sarılıp sarmalanmaması da -utanarak ve üzülerek söylüyorum- gayet normal gözüküyor. Yine de her şey bir kenara; bugün olmasa da, ilerleyen yıllarda Gürbüz’ün çok daha el üstünde tutulacağından hiçbir şüphe duymuyorum.

En nihayetinde Öyle miymiş?‘i okumaya karar verirsek, kulağımızda Gürbüz’ün çok sevdiği ve Zamanın Farkında isimli kitabında da geçen Genesis/The Musical Box şarkısı çalsın, aklımızda da şu sözleri bulunsun:

“Şunu derim ki, dünyada yaşayan tek bir kişi bile kaldıysa ölüm kurtuluş değil dedikodudur nihayette.

Çalı gölgeleri, taş yoncaları, mührü Süleymanlar…”