Beyazperdenin kirli çamaşırhanesi

2013'te yazdığı ve küresel sinema piyasasını tarih ve iktidar ilişkileri üzerinden kıyasıya eleştirdiği ödüllü romanı Hayalperestler ve Günahkârlar, Yitik Ülke Yayınları'nca Türkçeye çevrilen Matthias Göritz ile konuştuk. Göritz, "Kültürün de, sanatı ve kitaplarıyla yaptığı bu. Sorular üretiyor, bu sorulardan yanıtlar çıkarıyor... Bunlar içindeki samimiyet ve samimiyetsizlikleri, güven ve güvensizliği gündeme taşıyor. Misal, kitapta siz bu güvensizliği tadıyorsunuz, ama aynı zamanda da güvendesiniz. Çünkü okurken tek başınasınız ve sizi kontrol altında tutan hiç kimse yok" dedi.

Evrim Altuğ  evrimaltug@gmail.com

DUVAR – Alman yazar Matthias Göritz, Yitik Ülke Yayınları etiketli romanı ‘Hayalperestler ve Günahkârlar’ ile kültür endüstrisinin perde arkasını olanca derinliği ve çıplaklığı ile yansıtmaya çalışıyor. Halen, yeni romanı için Goethe Enstitüsü’nin İstanbul Tarabya Akademisi’nde konuk sanatçı olarak rezidans programı kapsamında çalışmalarda bulunan Göritz, kitabında Velker adlı genç bir gazetecinin Dünya sinemasının önemli figürlerinden biriyle bir röportaj yapma şansı üzerinden okuru parlak yıldızlarla anılan bir dünyanın hakiki yüzüyle karşı karşıya bırakıyor.

Gerçekliğin sinema kültürüyle, siyasî eleştirinin Dünya ve Alman tarihine dair cüretkâr tahlillerle yoğrulduğu kitap, bünyesinde sadece sanatı değil, felsefe, etik, gazetecilik ilkeleri, psikoloji ve popüler kültür gibi bir çok unsuru da büyük bir yoğunluk ve hız içinde barındırıyor.

Aynı zamanda bir şair, oyun yazarı ve çevirmen olan, göçebeliği de seven Göritz, 1969 doğumlu bir kalem ve sanatçı ve halen Offenbach’ta ikâmet ediyor. Son romanı ‘Parker’ okurla bu sene buluşan Göritz’in Türkçedeki ilk eseri, C.H.Beck Verlag yayınevi etiketli ‘Hayalperestler ve Günahkârlar’ ise, 2013’te Münih’te raflardaki yerini almış ve akabinde, Robert-Gernhardt Ödülü’nün sahibi olmuş. ABD’nin St.Louis kentindeki Washington Üniversitesi’nde de eğitim veren Göritz’in ‘Aşk Benim Dilsizliğim’ kitabı ise, daha önce yine Yitik Ülke Yayınları tarafından, okurların ilgisine sunulmuş.

Yakın zaman önce, SALT Galata’da da Ayfer Tunç eşliğinde sanat ve ticaret ilişkisini eleştirel bir dille masaya yatırdığı bir sunumda bulunan Göritz ile, kitabının kapsamı doğrultusunda günümüz kültür endüstrisi, sanat ve siyaset manzarasını ele aldık.

Matthias Göritz

Sn. Göritz bize SALT’taki sunumunuz ve kitabınız hakkında kısa bir girizgâh yapabilir misiniz?

SALT’ta Ayfer Tunç ile yaptığım bu konuşmada, sanat ve ticaret arasındaki ilişki üzerine gittik. Romanımın film sektörü üzerine olmasının verdiği bariz durumdan da hareketle, Tunç’un bir yazar olması, benim de bir yazar olmam ve görece daha küçük bir ‘iş kolu’na dahil olmamızdan dolayı, insanlar bu – edebiyat ve yayıncılık – sektörde bizim gibilerin de, ‘mükemmel kitabı geniş kitlelere iletmeyi bilen’ kimi ‘katil ve işgüzar’ canavarlar karşısında farklı yönlere gidebilmesinin ne kadar güç olabildiğini unutabiliyor. Ayrıca yayınevlerinin ya da yazarın kendine bir isim yaratmak uğruna verdiği çaba da buna dahil. Tamam, ilk kitapta hareket kabiliyetiniz bir yere kadar ama, örneğin beş altı, ya da diyelim benim gibi sektörde sekiz dokuz yayına sahip biriyseniz, işte o zaman bir oyunun parçası olduğunuzun ayırdına varıyorsunuz. Hatta bu oyunda ‘dışarıda kalan’ ya da ‘konformist olmayan’ı bile oynasanız, neticede ürettiğiniz, bir imajdan öteye gitmiyor.

Kitaplarınızda özgünlüğü, hakiki rengi elde edebilmek uğruna, bu oyunun bir parçası olduğunuzu unutmaya çalışmak, bunu varsayabilmek bile, Tunç ile yaptığımız tartışmada ele aldığımız konu başlıkları arasında oldu. Öte yandan elbette, kültür sektöründe anlamın üretimi ve bunun adına gücün, sermayenin rolü ve anlatıların, geniş kitleleri etkileme adına nasıl kullanılagelindiği de konuştuğumuz meseleler arasındaydı. Konuşmamızda elbette, Türkiye sineması da konu başlıklarımızdan bir tanesi oldu, bununla beraber son dönemde Türkiye’de TV dizilerine yönelik tutkuyu da, geçmiş anlatısının tekrarı bağlamında konuştuk.

Keza, ‘Hayalperestler ve Günahkârlar’ romanım da İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Almanya’da geçiyor ve bu meseleye, Hitler’in askerlerince kendiliğinden ortaya konmuş bir organizasyon üzerinden değiyor. Burada ele alınmış soru, sanatın nerede durup, propagandanın nerede işlevsel hale geldiği olarak tariflenebiliyor. Bu konuyu, ahlâken de Tunç ile yaptığımız sunuşta ziyadesiyle masaya yatırmayı denedik.ü

‘YAPISÖKÜME UĞRATMAKLA İLGİLENİYORUM’

Yani bu teşebbüsün, kültür mefhumuna ilişkin eleştirel bir ‘check-up’ olduğunu varsayabiliriz…

Evet kesinlikle öyle. Bunun anlatıya dair etik bir tartışma olduğunu varsayabiliriz. Sözgelimi şiirin, içerdiği frekans/tekrarlar veya kelimeleri sorgular hali ile, büyük anlatılara yönelik bir hamle olduğu düşünülebilir. Ben hem bir şair, hem de romancıyım ve bir romancı olarak, her zaman büyük anlatıları yapısöküme uğratmakla ve onları kendi içlerinde geliştirmekle daha çok ilgileniyorum. Ama bunu yaparken de onlardan öyle kolay kolay da sıyrılma yanlısı olmuyorum. Zira anlatılar, bünyelerinde, diyelim ki kimlik gibi, bariz kimi değerleri ihtiva ediyorlar.

Şiirde özellikle sevdiğiniz bir eğilim, ekol var mı, sözgelimi Haiku gibi?

Hayır, aslında karmaşık bir tavrım var şiirde. Şiir yazarken metinlerime politik temalar da dahil olabiliyor. Ya da büyük hikâyeler söz konusu iken onlara dizeler veya frekans bazında, nereye kadar müdahale edebileceğime, okura şiirde ne kadar alan yaratabileceğime bakıyorum; bunun yanında romanımda ise okura kimi sahneler vadederken, bunun mümkün mertebe şairane olması için de çaba gösterdim. Misal, romanın başında, yapımcı Erlenberg havadaki aydınlık üzerine felsefî beyanlar ortaya koyuyor: “Havayı görebildiğimiz müddetçe…” diyen Erlenberg’in algısı ve kelimeleri üzerinden bizler de kışkırtılmış bulunuyoruz. Bu da bir Haiku veya Emily Dickinson şiirinde rastlayabileceğinizden çok daha şairane bana kalırsa. Dolayısıyla estetik olarak her ikisi de birbirini dönüştürüp, besleyen mefhumlar.

Romanınızın baş karakterlerinden biri bir kültür gazetecisi. Belki siz aynı zamanda ‘entelektüel’i de bir araştırmacı, gazeteci sıfatıyla tartışmayı deniyorsunuz. Bir nevî dedektif hatta…

Kesinlikle ve hatta bu kapsamda geçen Berlin Kitap Fuarı’nda yazar Ahmet Ümit ile tanışma fırsatı bulmuştum. Ümit için dedektif hep ilginç bir figür oldu çünkü, bildiğiniz gibi kendisi de yapıtlarında kayıp kültürlerden besleniyor ve onlarla güncel kültür bağlamında ilgileniyor.

.

Evet, kendisi bir ‘kahraman’ olarak verilmiyor kitabınızda, kendi başarı ve yenilgileriyle 3D, hatta 4D bir yaklaşım güdüyorsunuz.

Kesinlikle, evet…Romanımda dedektifler yoktur. Dedektif romanlarım da olmadı. Kitabımda bir kültür gazetecisi var ve aslında kendisi günümüzün dedektifi, ayrıca da önyargılı bir tip. Kadın veya erkek, hangi cinsten olursa olsun, kültür gazetecisi bugün dünyayı yeniden şekillendirmek ve ona yeni bir yaklaşım getirmek gibi bir niyet taşıyor, ama bununla beraber de arkasında büyük haber yığınları veya hükümet gibi kaynaklarca sömürülen, içinde hareket edilmesi pek de mümkün görünmeyen bir başka anlatı biçimini sürüklemiş oluyor. Bu yönüyle günümüz kültür gazetecisi bir nevî entelektüel sanatçı gibi. Ama kendini sanatçı kadar da cesur bulmuyor. Ama bu pozisyon tam da kendisini neyin propaganda olup olmadığı konusunda bir anahtar pozisyona sokuyor ve kendisi, bunun daha ziyade tepkisel bir unsuru halini aldığı ve yapımcı Erlenberg kendisiyle konuştuğu esnada, izleyici ve propaganda üzerine neyin ne olduğunu aktardığı sırada, özellikle bir durumdan bahsediyor.

Bu da İkinci Dünya Savaşı sırasında propaganda amaçlı olarak SS askerlerince yapılan bir ‘sahte haber’. Bu habere baktığımızda sözde Polonyalı askerlerin bir Alman radyosunu bastıkları ve orada birtakım yayınlar yaptığını öğreniyoruz. Burada geride kalan gariban bir Polonyalının da şakağından vurulduğu bildiriliyor. Bu durumun her türlü sesli ve görüntülü kaydı Nazilerce alınıyor ve bu olay, İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması uğruna bir propaganda malzemesine dönüştürülüyor. Elbette ki bu hazırlanmış şey bir yalan ve görsellerle, anlatı ile yalancılık, romanın da can damarını teşkil ediyor.

Kültürün ta kendisi de yalandan nasibini alıyor tabii…

Evet ve yapımcı Erlenberg, bunun da farkında. “Tamam,” diyor… Biz bu meseleyi güncel sinema sanatında veya çağdaş romanlarda nasıl temsil edeceğiz? Tarihi yeniden nasıl yaratabiliriz? Bunun bizde yaratacağı dönüşümler neler olabilir? Her tarihsel roman, her temsiliyetin günümüzü etkilediği aşikâr, çünkü insanlar ‘Ha evet, işte bulunduğumuz yere buradan geldik,’ demeyi ve bunu görebilmeyi talep ediyor. Ve büyük yoğunlukla da bu temellere sâdık kalıyorlar. Bu gibi kökenlere ait olduklarını bile isteye kabul ediyorlar vb… Dolayısıyla ben, üretilen her kültürel ürünün aynı zamanda kültürel manipülasyon ve tartışma mazereti manâsını taşıdığını da düşünmekteyim. Ve Erlenberg ise, bu meyanda ilginç bir karakter, çünkü kendisi yine kendi kendini bu uğurda, hayatının sonuna doğru açarak, bir kültür gazetecisi vesilesiyle yeniden değerlendirmeye tabi kılıyor. Bu durum, aynı zamanda romanda iki karakter arasında da bir nevî düello olarak da yansıtılıyor. Kimin daha kudretli olduğu sorusu, bizimle kalıyor. Bu süreçte güç sisteminin ne kadar hareketli olduğuna tanıklık etmek de ayrıca ilginç oluyor, çünkü başlarda Erlenberg sürekli konuşuyor, beş kez bu gazeteci ile farklı mekânlarda bir araya geliyorlar ve bir müddet sonra neyin ne olduğu da belirsizleşmeye, kimin yönlendirmeye daha yatkın olduğunu anlamak da zorlaşmaya başlıyor.

‘PARAYI BULAN SİMSAR…’

Bu çelişik durum okuru da rahat bırakmıyor… Kendimizi, ‘yahu ben de bir roman yazabilir miyim, ben entelektüel miyim, nedir bu işin doğrusu, yanlışı, iyisi ve kötüsü,’ diye sorgularken bulabiliyoruz…

Evet. Ben bir sanatçı olabilir miyim, yoksa olamaz mıyım diye sormak gibi. Evet, ben kitapta ana karakter olarak bir film yönetmeni veya senaristi de seçebilirdim. Ama günlük iş hayatımda da senaryolar okuyan biri olarak bunu tercih etmek istemedim. Ve Erlenberg bir film yapımcısı olarak bana parayı bulan simsar bağlamında daha uygun göründü. Bununla ilgili fikirleri olduğu kadar, bunu yerine getirecek kudrete de sahip biri olmalıydı bu karakter. Yani yapımcılık bu bağlamda çok daha karmaşık bir meslek. Tabii edebiyat veya müzik sektörü ile mukayese ettiğinizde.. Misal, her Hollywood filmi size ortalama 30 milyon dolara malolabiliyor ve bu bütçenin bir bölümü de, bildiğiniz üzere reklâmlara ve büyük yıldızlara ayrılıyor.

Bu yönden bir imkâna sahip olması da kitapta bizi kendine yaklaştırıyor ve Erlenberg, aslında bu işlerin sanatta da, hayatta da ne kadar karmaşık olduğunu, verdiği röportajlarda biteviye dile getiriyor. İyi bir kitabın, filmin izleyiciyle yapacak bir şeyleri olması, bir derdi olması gerektiğini ifade ediyor. Bir filmin sadece izleyiciyi eğlendirmemesi gerektiğini, ama aynı zamanda seni değiştirmesinin de mümkün olabileceğini yani… Bu bağlamda Erlenberg, hayatının da son dilimine yaklaştığı için kendini daha ahlâki bir tartışmanın göbeğinde buluveriyor. Çünkü bu söyleşiden de hareketle kendi hikâyesini dile getireceğini biliyor.

Bu hikâyede de kendisi, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir çocuk ve o zaman diliminde, annesini de yitirmiş. Bunun da kendisi üzerinde büyük etkileri olmuş. Bununla beraber, romanda tıpkı bir Nabokov romanında olduğu türden bir durum yaşıyoruz. Hiç bir şeyden emin olamıyoruz. İşin içindeyiz ve bu ‘sahici’ hikâyede kimin yalan söyleyip, kimin bundan faydalandığı konusunda net bir duruş sergileyemiyoruz. Ve ben de işte tam olarak günümüz zamanlarında, bunu tecrübe ettiğimizi düşünüyorum. Gerçekten bir birey içinden, bir durum içinden neyi ayırt edebiliyoruz… Hakikat hep önümüzde: Hepimiz sahteyiz.

‘BU TARİH, BU HAKİKATTİR’

Elbette romanın sürekli vurguladığı da bu… Hakikat, soyuttur.

Evet kesinlikle, ama bu bir tür değerlendirme de, çünkü romanda sözü edilen film de, tarih hakkında bir film ve tarih de bildiğimiz en yönlendirici kudret. İnsanlar, ne zaman ki ‘ah, bu tarih, bu hakikattir,’ demeye kalkarsa, bilin ki muhakkak bir tasarıları vardır. Burada, kitapta sözü edilen tasarı ise, kudretin bir sermayesi olarak tarih ve yine de, benim için bunu ortaya koymakta bir nevî eğlenceli yan da olmadı diyemem. Bu olan bitenle ilgili olarak bir film yapmanın, Erlenberg’i her şeyden mesafeli mi kıldığı, anlatılanın yalan olup olmadığı, anlatanı daha üstün veya ikircikli mi yaptığı, aynı durumda olsa diyelim ki benim bile böyle davranıp davranmayacağıma ilişkin sorular, art arda geldi…

İşte ben tam da bu durumun tüm sanatçılar için bir umut kaynağı olduğu fikrini taşımaktayım. Bunun, insanlar adına ahlâki bir değişim için yardımcı olacağını düşünüyorum. Ama aynı zamanda da tüm sanatçılar adına, temsiliyetin bir başkasına aktarımı ile ilgili bir mesele de var burada. Bilirsiniz, sinema bir nevî canavardır ve sizde ne varsa alıp, götürür. Sinemadasınızdır. Karanlıktasınızdır ve olup bitene maruz kalır, hatta bir nevî işkence yaşarsınız. Bu da bizlerin yaşadığı yegâne manipülasyon biçimidir ve bu nedenle sinemanın faşist rejimler adına en etkili aygıt olduğuna inanırım. Ve bugün bu mesele çok daha karmaşık, çünkü bizlerin çok daha fazla temsil biçimimiz bulunuyor. Ama sinema, halen en önde gelen sanat biçimlerinden bir tanesi ve bizlerin nasıl görmesi gerektiği, kendi kişisel anlatılarımıza, tarihimize nasıl tepki vermemiz gerektiği konusunda da etkisi büyük.

Kişisel hikâyeler, iş meseleleri, politik sorunlar… İşte tam da bu nedenlerle romanın adı ‘Hayalperestler ve Günahkârlar’. Çünkü kitap bu iki kutup arasında gidip, geliyor. Bu iki kutup aslında birbirinden öyle çok da uzak değiller. Tıpkı iyi ile kötü arasındaki ilişki gibi. Bir kişinin bir meslekle veya kültürle ilişkisindeki gibi. Okuru da bu meyanda hem bir kültür gazetecisi, hem de bir sanatçı olarak addedebilirsiniz. Ne yapmaya çalıştığımızı anlamaya çalışır bir halde, sanatın anlatı yeteneği üzerinden, yeni yollar bulabilmek meselesi bu. Çünkü kimi okurlarımız yine bu kitapta ‘kullanılacaklar’. Çünkü Erlenberg, ‘fragman estetiğinde’ de bir üstat ve fragmanlar özellikle 1970’lerin gişe rekortmeni filmleri gündeme geldiğinde öne çıkan bir sunum biçimi oldu. Bugün de böyle. Bir fragmana bakıyorsunuz ve ‘Aman Tanrım burada neler var, mutlaka içinde olmalıyım,’ diyorsunuz. Aynı zamanda da bu fragman vesilesiyle ana anlatının anahtar unsurlarını elde etme fırsatını buluyorsunuz. Sözgelimi politik nutukları incelediğinizde de aynı şeyleri görebilirsiniz.

Hayalperestler ve Günahkarlar, Matthias Göritz, çev: Yasemin Yelbay Yılmaz, Yitik Ülke Yayınları, 2018.

Neredeyse bir uyuşturucu numunesi… İlki bedava.

Kesinlikle bir uyuşturucu. Ve 1930’ların politik liderleri bunu yapmayı çok iyi bildiler. Artık ikisini birbirinden bile ayıramıyoruz, niye? Çünkü filmin fragmanı bile yönetmenine ait değil. Bu fragmanların bile kendine has senarist ekipleri bulunuyor! Fragman asıl filmde neler olup bittiğini peşinen tayin edici bir rol üstleniyor. Hatta bunun üzerinden asıl filmin başarılı olup olmayacağına dair ciddi çalışmalar yapılabiliyor. Dolayısıyla günümüzde sanatı anlamak uğruna bu türde manipülasyonları da öğrenmemiz elzem.

Bu kitabı ne demeye klasik/çağdaş müzik veya güncel sanat sektörü üzerinden kurmadınız ? Çok mu elitist geldiler?

Kesinlikle öyleydiler. Bunu yapsaydım toplumdan bahsederken daha entelektüel bir diskurda kalabilirdim ve hüsnükuruntu içinde olabilirdim. Yani, bugün kim klasik müzik dinliyor ? Yazık ki dinlemiyoruz. Kitapta film müziği işinden biraz bahsediyorum evet, ki o da Mahler veya Korngold gibi imzalara yaklaşan, klasik bir tavır, büyük bir anlatı ve armoni içerisinde. Bu notalar ekranın fonunda yer alırlar bilirsiniz. Bunda bir yanlış yoktur. Keza ben burada şiirden de söz etmiyorum çünkü o da bambaşka bir bağlam gerektiriyor. Bu sebeplerden, 20’nci Yüzyıl’a özgü bir sanat biçimi olarak filmden, filmlerden, günümüzün büyük anlatılarından, yaratılarından söz ediyorum. Aslına bakacak olursanız şu sıralarda bunun da, bu güzelliğin de, yıldız sistemi ve bu kolektif rûyanın da sonuna yaklaşmış durumdayız. Aynı yerde buluşup, aynı imgeler karşısında birbirimizden farklı hissettiğimiz o yerler artık gidiyor. Hatta TV bile gidici.

Artık yepyeni anlatı biçimleriyle karşı karşıyayız. TV dizileri gibi. Yine de orada da yıldız sistemi varmış gibi görünüyor ve büyük anlatı da, belli bakımlardan sınırlanmışa benziyor. Video sanatı ve oyunlarının da bu anlatı evreninde yer aldıklarını görüyoruz. Tam da bu noktada önümüze şu soru çıkıyor: Bugün anlatılara, anlatıya dayalı sanata ne kadar ihtiyaç duyuyoruz ? Ve ben evet demekle birlikte, bunları yine de kontrol etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tarihi yeniden ele alırken, anlatırken, etik ve estetik yönlerden, geleceği düşünürken, ne hakkında konuşuyoruz gerçekten ? Toplumumuz neden oluşuyor, temelinde sevgi mi mevcut, finansal başarı mı, güvenlik mi belirleyici oluyor? Bu tür şeyler salt kişisel veya estetik tercihler de değiller. Bunlar, her daim politik ve etik tercihler de. Bu sebeple kitabın da, değerler meselesini işlemesini önemsiyorum.

Şu sıralarda sanatın, görünen o ki, yazarların eskiye oranla çok daha önemli olmadığı bir dönemden geçiyoruz. Evet biliyorum, Türkiye’deki direnişte olan yazar ve sanatçıların pozisyonu çok daha farklı. Bu sebeple sorunuzu gayet iyi anlıyorum. Neden dans, edebiyat, müzik vb, değil diye soruyorsunuz… Ancak geçmişe baktığınızda, diyelim ki bir Günther Grass’ın Alman toplumuna aktardıklarına, ya da Nâzım Hikmet’in nasıl yaşamamız gerektiğine yönelik ifadelerine baktığımızda, bir biçimde bunun yok olduğunu görebiliyoruz. Ancak sinema böyle değil, adeta kimseyi takmıyor. Çünkü kolektif bir düş için hazır. Ama bu düş, stüdyodaki kimi insanlar tarafından da idare edilirken, o kimi insanlar dediklerimiz, öyle çok da ön planda olmayı tercih etmeyebiliyor. Veya biz onları tanımıyoruz. Bu da işin yönlendirici tarafını daha da büyütüyor. Kaldı ki başlangıçta bu tür filmlerin sektörde insanlara Las Vegas’tan daha çok kazandırdığını da unutmayalım.

‘HER ŞEYE TANIKSINIZ AMA ÖNEMSEMİYORSUNUZ’

Kitabınız aynı zamanda aşırı detaylı ve yorucu. Bir TV karşısında gibiyiz. Sürekli konu, mekân ve bilgi değişikliğine maruz kalınca kafalarda da bunu hazmedebilmek adına yer isteyen bir çalışma olmuş.

Evet öyle, sinemasal olmak bir yana, sizi eğer aynı odada olsaydınız mevcut anlatıya nasıl müdahale edebileceğiniz konusunda da meşgul edip, sorgulatacak, rahatsız edecek bir pozisyon söz konusu burada. Her şeye tanıksınız; ama bunu önleyemiyorsunuz. Dolayısıyla kitap, kudret ve yönlendirmeye dair…siz ve Erlenberg arasındaki bu yönlü sevgi-nefret paylaşımı sürer iken, gazetecinin onu ne diye hiç susturmadığını düşüneceğiniz anlar bile olabilir. Bu yönüyle bir müddet sonra, evvelâ yapımcı Erlenberg’in, Nabokov’un Lolita’sındaki Humbert Humbert gibi, kudretli ve durdurulamaz bir karakter olduğunu görebilirsiniz. Bir nevî Führer o.

Gazeteciyi avcunun içine alıyor. Elbette kitabı daha fazla aktarmayacağım ama bu konuşma yapıtta son derece doğaçlama biçimde ilerliyor zaten. İki nesil, birbiriyle konuşuyor ve bunlardan biri, günümüzde neye inanıp inanmamamız gerektiğini, büyük anlatıları sorguluyor. Şu anda neler oluyor, geleceğin sanat biçimi nedir? Roman mı, sanal hakikat mi? Bu yönüyle kafamdaki sinemaya ilişkin hemen tüm soruları romanda da soruyorum. Sinema mevcut en büyük ebada karşılık geldiği için filmler ve yapıları hakkında fikirlerimi ortaya koyabiliyorum. Pek çok kişinin de bu yapılara aşinâ olduğunu düşünebiliyorum. Sözgelimi klasik romanlar hakkında konuştuğumda, modern romanlar hakkında konuştuğumda…Oysa filmler 1920’lere kıyasla çok daha başka.

‘DURDUK YERE ‘BEN BİR EDEBİYAT ELEŞTİRMENİYİM’ DİYEMEZSİNİZ’

Bununla birlikte baş karakteriniz olan genç gazeteci bir eleştirmen de değil…

Evet değil. Türkiye’de durum nedir bilmiyorum ama Almanya’da bir eleştirmen olarak ‘niş’inizi edinmeniz son derece güçtür. Durduk yerde çıkıp da kendinize “Ben bir edebiyat eleştirmeniyim,” diyemezsiniz. Dolayısıyla filmdeki gazeteci de bunu bir fırsat olarak kullanan, çeşitli filmler hakkında birkaç metni olan biri. Bu durum yapımcı Erlenberg’in ilgisini çekiyor ve aslında gazeteciyi de kendisi tercih ediyor. Çünkü gazeteci bir seferinde Steven Spielberg’ün “Schindler’in Listesi” filmiyle ilgili etik tartışma içeren bir metin kaleme alıyor. Yapılan tartışmada, dönemsel bu filmin otantik coğrafyasında mı, yoksa yeniden inşa edilecek ama hemen yanıbaşındaki bir sette mi çekilip çekilemeyeceği konuşuluyor ve neticede film, bir sette çekiliyor. Schindler’in fabrikası ve toplama kampları böylece birer film seti olarak filmden sonra da Krakow da bırakılıyor. Ve onlar bugün, bildiğimiz gibi birer turistik ziyaret mekânı olarak değerlendiriliyorlar. Böylece neyin hakikat, neyin ise hakikat olmadığı , neyin yapay olup olmadığı birbirine karışıyor.

Hatta kitabınızda bu eleştiriyi Stanley Kubrick’e ait bir sözle de vurguluyorsunuz. “Soykırım yok olan 600 bin insanın hikâyesidir; Schindler’in Listesi ise, yok olmamış 600 kişinin…”

Evet. Tüm bu meseleler, karakterler arasında yaşanıyor. Ama bunu aşırı entelektüel bir halde vermeyi uygun görmedim, daha ziyade o bireyleri de kendi tutkuları dahilinde yansıtmaya uğraştım ben. Öyle ki neredeyse bu iki insan arasındaki entelektüel bir aşk hikâyesiydi bu. Gazeteci Velder Dietz ve Erlenberg arasındaki bu düello süregiderken, Dietz’in de kendi hayatının devam ettiğine tanıklık ediyoruz bir yanıyla da. O da şairane ve fragmanlar halinde izlenen bir şey. Kendi sorunları var onun da. Erlenberg, Dünya ve kişisel hayat hakkında nasıl tespit ve eleştiriler yapıyorsa, Dietz’in in de kendi problemleri bulunuyor.

Burada beni çeken, bu iki kişiyi ‘icat etmek’ti zaten. Bir üçüncü kişi daha var kitapta, biliyorsunuz. Berg’in uşağı olarak tanıdığımız, iri yarı ve B sınıfı film yıldızlarını andıran, kitabın ilerleyen sayfalarında da göreceğimiz gibi, 1980’lerdeki Rocky Horror Picture Show’daki sarışın deve benzetebileceğimiz – hatta bana da benzetebileceğimiz – bir figür. Kendisi bu atmosferde bir nevî sessiz melek gibi. Bu iki kişi arasındaki güç dinamiklerine selahiyet getiriyor. Neticede Erlenberg kitabın en baskın karakteri ve ben onu çok özlüyorum. Kimbilir onları belki başka bir metinde, başka bir içerikle yine okuyabiliriz…

Romanı okuduğumda ayrıca bir garip hayale de kapıldım: Yahu bu kitabı sekiz ayrı yönetmene ver, sekiz ayrı türden film çıkarabilir…Komedi, gerilim, siyasi..

Kesinlikle. Bu harika olurdu! Hatta Slovenya’da kitabın bir tiyatro uyarlaması üzerinde şu sıralarda çalışılıyor. Bu süreçte benim herhangi bir dahlim bulunmuyor. Sahneye gelecek baharda çıkacak sanıyorum. Bunu ben de çok merak ediyorum. Slovence olacak bu uyarlamada romanı aynı dile çeviren hanım aynı zamanda Ljublijana Devlet Tiyatrosu’nun baş dramaturgu keza. Yine, zaten eseri küçük bir sahneye de taşımanız gayet olası, çünkü üç karakter etrafında dönüyor. Film olarak da bana sürekli bu konuda eleştirmenlerden soru geliyor… Hatta  Erlenberg karakterini kim canlandırırdı diye sorulduğunda ben en etkileyici kişiliğin Clint Eastwood olabileceğini düşünüyorum. Eastwood’un aynı anda hem. çok yönlendirici ve hem de çok tehlikeli olabileceğine, bununla beraber de kendisinin etik duruşuyla da fark yaratabileceğine inanıyorum. Film yapım hakları satın alınmış bulunan ve benim halen beklediğim böylesi bir film prodüksiyonunun, Alman destekli olması da söz konusu olabilir tabii.. Yani bilemiyorum. Bekliyoruz…

‘HAYALET YAZAR BENİM İÇİN ÖZEL BİR FİLMDİR’

Kitabınızın bana çağrışım yaptığı bir film var, Ewan McGregor ile Pierce Brosnan’ın başrollerinde olduğu, bir siyasetçinin, bir gazeteciyi kendisi hakkında biyografisini yazmak üzere ücra evine davet ettiği, ‘Hayalet Yazar – Ghost Writer’… İzlediniz mi onu ?

Evet. O benim için de özel bir kitap ve filmdir. Hatta benim Almanya’da çıkan son Politik gerilim türü kitabım ‘Parker’ da buna yakın bir ilişkiler ağına sahip. Burada da aslen ‘analist’lik / siyasî danışmanlık, retorik eğitimi hizmeti yapan ve Alman siyaset sahnesine Kuzey’den gelerek 2016’da yükselişe geçmeye çalışan bir figür üzerine yoğunlaştım. Kendisi bu romanımda bir nevî Alman ‘Emmanuel Macron’u (Şu anki Fransa Cumhurbaşkanı) olarak da alınabilir. Almanya’da Macron ile ilgili ilginç bir sevgi – nefret ilişkisi yaşanıyor. Onun ‘dışarıdan’ gelişi, nasıl bir karakter olduğu, kendisine yönelik ilgi ve önyargılar gibi meseleler, bu kitaptaki yerini aldı ve Almanya da bunları tartışıyor. Bize bir lider lâzım mı, yoksa siyasetten ‘dışarıda kalmak’ mı en iyisi, değil mi ? Bu yönden Hayalet Yazar’ı gerek bir roman (Philip Roth), gerekse Roman Polanski imzalı – ki bence gayet başarılı bir rejisördür – film olarak çok beğenirim. Parker da Almanya da büyük ses getiren bir kitap oldu, çünkü biz de Almanya’da politika ve yönlendirme üzerine epey tartışır vaziyetteyiz.

Kendinizi ne ara yerli, milli ve ne vakit küresel bir yazar olarak hissedersiniz?

Kesinlikle küresel bir yazar olduğumu düşünmekle birlikte, yazdıklarımın son derece Alman/ca temalar barındırdığını söylemem gerek. Bu roman da zaten İkinci Dünya Savaşı ve onun temsiliyetine dair ve bundan daha Alman/ca bir durum yok, keza Günther Grass ve bir çok yazarımız da bununla ilgilendiler. Benim bakış açım ise bundan biraz ayrı, zira hayatımın büyük kısmı ülkemin dışında geçti. Önce Moskova’da kimi edebî ve akademik sebeplerle bulundum. Ardından Paris’te ve son 15 yıldır da, ABD’deydim. Kendi neslime baktığımda öncekilere kıyasla daha ‘mobil’ olduklarını görüyorum, bu yüzden onların da kendi kültürel arka planları ve yaşam gaileleri üzerinden kendi sorunları olduğunu biliyordum. Onlar ülkelerine başka yerlerden yeni estetik ve kültürel eğilimler taşıyorlar ve bir bakıma da ülkeleri ile buradaki kültür endüstrisini de şekillendiriyorlar. Bu benim açımdan küreselleşmeye dair, tek iyi şey.

Ne yazık ki sinemaya baktığımızda ise yeni sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Misal, küresel sinemaya baktığımızda mevcut ‘trend’in ulusal kimlikleri yeniden anlatmaya çalışmak olduğunu görüyoruz. Çin sineması geçmişi takıntı haline getirmiş vaziyette. Keza Türkiye sinemasına bakıyoruz, onun da biraz da olsa buna eğilimli olduğu görülüyor, e Alman sineması desek, tamam küresel bazda artık o kadar değil ama, hâlâ bu gücü gündeme getirmekle meşgul olduğu da, aşikâr.

Ya cinsel konular ve sinema?

Evet. Evet, bu romanda vurguladığım bir mesele de bu, zira Erlenberg bir biseksüel ve ailesi ABD’de, onun da trajik bir geçmişi bulunuyor. Her şeye açık biri ama gazeteci Velder’ın da ne olduğu belli değil. Dışarıdan kadınlara açıkmış gibi görünüyor evet, ama yine de emin değilim, karakterlerim her daim kötü mü iyi mi, heteroseksüel mi homoseksüel mi olduğu tam belli olmayan insanlar olageldi. Bunun, iyi manâda tüm kuralların ihlali (transgresyon) olarak tarif edilebileceği anlamına geldiğini ve benim bundan yana olduğumu söyleyebiliriz. Bence bu kimseler salt cinsel manâda değil, entelektüel seviyede sekse tutkunlar. Dolayısıyla dönüşüme yatkın karakterler, açıklığı seviyorlar, sürprizlerden hoşlanıyorlar.

‘GÜNEŞ – DİL TEORİSİ İLE İLGİLENDİM’

Üzerinde çalıştığınız yeni kitabınızı da Türkiye’de yazıyorsunuz. Bunun detaylarını öğrenmek istiyorum… Sizi Türkiye’de çeken ne oldu ?

Türkiye’ye geldiğimde Güneş-Dil Teorisi ile ilgilendim. Atatürk’ün de başını çektiği bir mesele bu ve tarihsel bir arka plana dayanıyor. Romanlarımda tarihin, kudret ve kişisel hikâyelerin kesişmesini severim. Bu konuda da okudukça, Güneş-Dil Teorisi’nin bir Sırp asıllı bilim insanı olan Herman F. Kvergic tarafından araştırıldığını ve Atatürk’ün, 1935’te onun çalışmalarından haberdar olduğunu öğrendim. Kvergic’in teorilerinin çoğunu türlü kongrelerd aktardığından ve bunu Türkiye tarihi ile teğellediğinden haberim oldu. Her durumda kendisinin bir amacı bulunuyordu. Bir ‘büyük anlatı’ydı bu. Kvergic bir Avrupa ülkesinden gelmekle beraber, Avrupa’dan daha eski bir konuyu gelecek adına araştırmak ve sunmak üzere gelmişti ve bu beni çok çeken birşey oldu. Bunun bir adı da “Büyük Türk Ulusal Anlatısı” idi bir bakıma. Neticede gördüm ki sırf Kvergic değil, vakti zamanında bu konuda birçok Alman dilbilimci ve tarihçi çalışmıştı. Dahası, o yıllarda The New York Times bile konuyla ilgilenerek bir muhabir bile görevlendirmişti. Güneş-Dil teorisi aynı zamanda da son derece şairane idi.

Tıpkı Platon’un binlerce senelik Mağara Alegorisi gibi. İnsanlar mağaradan çıkıyorlardı ve kucaklaştıkları ilk anda söyledikleri, ‘ahh’ olmuştu. Güneşin ürettiği vokal ve bunun yapılanması son derece şairane idi. Dilbilimsel açıdan insanlar artık mevzuyu bir ses olarak almıyor, ama üzerine yazmak onlara çok daha ilgi çekici görünüyordu. Bu da bana mevcut perspektifi genişletme imkânı tanıdı. Misal, bir çok göçmen Musevî Alman, İstanbul’a gelmişti ve benim de halen benim de bir eğitmeni olduğum, Karşılaştırmalı Edebiyat kürsüsünü açan Eric Auerbach veya bir başka akademisyen, Leo Spitzer da bunlardan bir tanesiydi. Yine, Avusturya’dan gelen bir çok mimar bulunuyordu. Örneğin Bruno Taut ve bir çok genç Türk mimar birlikte çalışmışlardı. Dolayısıyla bu zamanlar bana son derece ilgi çekici görünüyorlardı. Elbette ben bu soruları günümüz perspektifinden de sormaktayım.

Misal, bugünkü İstanbul neye benziyor ? Yaşanan bir nevî kültürel topyekûn reddiye mi, yoksa kültürel bir işbirliği mi söz konusu ? Şunu üzülerek söylemem gerekiyor ki, 1930’ların manzarası çok daha etkileyici imiş. O sırada yaşanan değişim bugünkünden daha barizmiş. Yine de bunun değişebileceğini umarım. Yani soru önümüzde: Farklı kültürleri, dilleri nasıl algılıyoruz ? Farklı türleri bir tehdit olarak mı alıyoruz, yoksa onların güzelliğiyle birşeyler mi yapmaya çalışıyoruz? Bu yönüyle benim pozisyonum elbette bunlarla ilgili güzel birşeyleri yapabilmek, ama ben aynı zamanda mevcut tehlikeyi de dile getirmekle mükellefim. Bu öyle risksiz bir iş değil ve 1930’larda da durum böyle idi. Türkiye projesi inanılmazdı, çünkü başarılı olmuştu.

Yani bugüne gelen yazı işlerinize baktığınızda aslında bizi her daim totalitarizme karşı uyardığınızı düşünmemiz olası mı ?

Evet, kesinlikle. Ama aynı zamanda da son derece antik bir etik bilgisini de kucaklamak durumundayım. Totalitarizmi yok etmenin, aynı zamanda sadece tek bir üst anlatıyı veya fikri de yok etmek anlamına geldiğini pekalâ bilen birisiyim. Ama bizlerin fikirlere ve fikir sahiplerine, buna, yeni bir şeyler yapmaya tutkuyla yönelmiş yetenekli kimselere ihtiyaç duyduğunu da unutmamalıyız. Risk almaktan hoşlanan kişileri bu yönüyle cesaretlendirdiğimi söyleyebilirim. Bu çok eski bir antik Yunan düşüncesidir zaten, evet, denize açılıyoruz, bilinmeyene gidiyoruz. Ama dönüşte ne getiriyorsak, kültürümüzü ve ceplerimizi de zenginleştiriyoruz.

Türkiye’den genç kalemlere bir edebiyat atölyesi düşünüyor musunuz ?

Evet, Tarabya Akademisi’ndeki iki aylık konukluğum süresince bir grup yazar ve çevirmenle bir araya gelmeye niyetliyim. Çeviri atölyeleriyle birbirimizin diline yönelmeye de çalışalım istiyorum. Zaten halihazırda birçok Türkiyeli üniversiteden kimi konukluklar için davet aldım ve bundan çok hoşlanıyorum. Bu benim için çok ilgi çekici oluyor. Nasıl eğitim verdikleri, çeviri teorilerinin ne olduğu, mesleğe nasıl baktıkları ve kültüre, kendi mesleklerine nasıl tarifler kattıkları, benim için bu muhteşem zamanlarda çok güzel ve umarım, bu tartışmalar daha büyük kitlelerce de sahiplenilebilir. Çünkü biliyorsunuz, bu tür konular genellikle içe kapanık camialara sıkışır, kalır. Ya da kitaplarda okunduğuyla, yazıldığıyla kalır.

Bence bu durum günümüz toplumu ve zamanının tam da merkezinde yer aldığı bir mesele. Bu yüzden insanların kitapları sırf, ah şunu veya bunu demiş diyerek değil, içerdiği meseleleri sorgulayarak sahiplenmesini çok arzu ediyorum. Ben kitapları her zaman birer Dünya olarak alıyorum. Bakın, ben bu Dünyayı kurdum, isterseniz bu Dünya içinde siz de varolabilirsiniz diyerek bir önermede bulunuyorum. Ama bunu yaparken de okurlara bir çok yönde hareket ve reddiye fırsatı da vermeye özen gösteriyorum. Parçaların yerlerini değiştirebilsinler istiyorum. Buna çalışıyorum. Böylece yarattığı tartışmalar üzerine de neler yapabileceğimizi konuşalım diyorum. Önümüzdeki haftalarda Türkiye’deki amacım da bu olacak.

‘TÜM MESELE YAŞADIĞIMIZ GÜVENSİZLİK HALİ’

Avrupa’da yeni bir faşist dalgadan endişeli misiniz ?

Evet, kesinlikle. Aşırı sağcı, muhafazakâr siyasetçilerin giderek daha fazla yer elde ettiklerini görmekteyiz. Buna aşırı dinci ve muhafazakâr olanlar da dahiller. Bu söylediğim salt İslâm dünyasını da bağlamıyor, ayrıca Avrupa ve ABD’de de buna rastlıyoruz. Bu türden aşırı ilerleme karşıtı döngüler, insanları hızlı hareket etmekten de alıkoyuyor, çünkü herkes korkuyor. Bu beni de korkutuyor. Bu bakımdan ortaya koyduğum edebiyatın da bir tür anımsatıcı olduğunu düşünüyorum. İşte tam da bu gidişatın sonunun, toplama kampları olduğunu söylüyorum. Tam da bu gidişat, hepimizi sonu belirsiz bir geleceğe doğru sevkediyor. Oysa geleceğimiz riske daha açık bir gelecek olabilse, halihazırda saplanıp kalarak ‘bildiklerimizin’ bize sunduğundan çok daha parlak bir yöne erişebilmemiz, kaçınılmaz olacak. Bildiğiniz şeylere takılıp kalmak, Dünyanıza yeterli birşey değildir.

Dünya zaten yeterince değişti, dönüştü zaten. Ekonomi bile ABD’de gemi azıya aldı. Yani bakın, geri dönüşü yok bu işin. Trump bile ofisinden gün geçtikçe uzaklaşıyor, çünkü ekonomi hiç de öyle iyi işaretler vermiyor. Bu durumdan öteki diktatörler, sağcı zihniyetler de nasibini alıyor… Her şey kimliği kontrole alabilmekten ibaret zaten.. Yani bizler ister Alman, ister Türk, ister Fransız filan olalım, tüm mesele yaşadığımız güvensizlik hali ile ilgili, çünkü hiçbirimiz gerçekte neler döndüğünün ayırdında değiliz. Ama tam da bu bilgiyi sahiplenebiliriz ve evet, tamam hiçbirşeyi bilmiyoruz da diyebilir ve gerçekte neler dönüp bittiğini yine hep birlikte açığa çıkarabiliriz. E zaten kültürün de, sanatı, kitaplarıyla vesaire, yaptığı bu. Sorular üretiyor, bu sorulardan yanıtlar çıkarıyor… Bunlar içindeki samimiyet ve samimiyetsizlikleri, güven ve güvensizliği gündeme taşıyor. Misal, kitapta siz bu güvensizliği tadıyorsunuz, ama aynı zamanda da güvendesiniz. Çünkü okurken tek başınasınız ve sizi kontrol altında tutan hiç kimse yok.

Türkiye’de yaklaşan seçimler vesilesiyle gittikçe artarak yaşanan kültürel ve sınıfsal ayrışmadan endişeniz var mı?

Aslında bu konuda yorumda bulunmak bana düşmüyor. Ancak seçimlerin erkene çekilmesinin bana sürpriz olduğunu söylemeliyim. Durumun karmaşıklığının farkındayım. Bu beni endişelendiriyor, çünkü mesele yüzde bazında ‘elliye elli’ olduktan bu yana…

Türkiye gittikçe ABD’ye benziyor sanki…

Evet kesinlikle. Yani kimse Trump’ı istemedi. Ama yine de seçildi. Bu çok tehlikeli. Bu anlamda Türkiye’de de seçimlerle ilgili gözlemlerimi sürdüreceğim, konuşabildiğim herkesle ve her görüşle bir araya gelip iletişim kuracağım. Konuya dışardan dahil olan biri olarak vazifemin tarafsızlık olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden Türkiye politikası üzerine de, ısrarlı bir gözlemci olarak ‘son derece uzman’ kesildiğimi söyleyebiliriz! Keza gözlemlerimin bazılarına da gazetelerde ve yakında çıkacak yeni romanımda rastlayabileceksiniz.