Mavi Yeşil Dergisi editörü Hasan Öztürk: Popüler olan sabun köpüğüdür

Mavi Yeşil dergisi editörü Hasan Öztürk ile dergicilik mefhumu üzerine konuştuk. Öztürk, "Edebiyat metninin nitelik ölçüsü, zamanın elinden tutabilmeyi başarmasıdır. Meselenin özü şu: Filmlere konu olmuş, bir ömür saklanan oyalı ipek mendiller var ya bir de çok satılan ve akıbeti belli selpak mendiller gibi bir şey düşünebiliriz" dedi.

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - 2000 yılında Türkiye dergicilik sektörüne merhaba diyen Mavi Yeşil Dergisi editörü Hasan Öztürk ile yazar- okur ilişkisini, sosyal medyanın edebiyata ve öyküye etkisini, dergicilik ve ekonomik kriz meselesini konuştuk. Öztürk, “Karadeniz kıyı şeridinin uç noktasındaki Rize şehrinde, önceliği ekonomi ve politika olmayan bir dergi çıkarırken büyük iddialarımız yoktu aslında. Ne kendimize büyük edebiyat misyonları biçmiştik ne de edebiyatın sorunlarının çözümü için bizi beklediğini düşüyorduk, hâlâ da öyleyiz açıkçası” derken, konu geleneğe geldiğinde ise, “Herhangi bir mirası devralmadan yayımlanmaya başlayan Mavi Yeşil, edebiyat evrenine taşranın direncini dergicilikte örnekleyen bir miras bıraksın isteriz” diyerek düşüncelerini açıklıyor.

İlk olarak, öykü ya da edebiyatı konu alan herhangi bir yazı kaleme alan bir yazar, derginize nasıl ulaşıyor?

On dokuzuncu yılını ortalamış ve edebiyat ortamında adından şöyle böyle söz edilen Mavi Yeşil dergisi, bu ülkenin her bir yanına yayılmış güzellikler toplamıdır, bu nedenle dergiye ulaşmak isteyenlerin herhangi bir sorunu olmaz, dergi yanı başındadır onların. Yazılarını Mavi Yeşil dergisine ulaştırmak isteyenlerin çoklukla kullandığı yöntem, derginin bilgi@maviyesildergisi.com adresini kullanmaktır. Çok az kişi, dergiye kendisinden daha yakın bulduğu birisi aracılığıyla yazılarını ilk kez ulaştırsa da sonrakilerinde doğrudan kendisi ulaşabiliyor. 2000’li yılların başlarında, teknolojik olanakların bu ölçüde kolaylık sağlamadığı günlerde, iletişimin sınırlı olduğunu, sorunlar yaşandığını söyleyebiliriz elbette.

'GÖSTERİ TOPLUMU' OLDUK ÇIKTIK'

Son dönemde popüler oyuncuların, şarkıcıların edebiyatı konu alan üretimlerinin dergilerin niceliğini arttırdığı ortadayken, niteliğe olan etkisini nedir sizce? Bir anda öykü yazarlığının ilgi görmesine sebep olan etken ne?

Popüler olan sabun köpüğüdür, bu nedenle ömrü uzun olmaz onun. Popüler olmaya özenenlerin de akıbeti budur çok zaman. Nicelik-nitelik sorununun yeni olmadığı gibi edebiyat ortamıyla sınırlı kalmadığını da belirtmeliyiz öncelikle. Açıkçası, Guy Debord’un adlandırmasıyla 'Gösteri Toplumu' olduk çıktık artık, yadırganacak bir durum yok. Tüketim kültürünün öne çıktığı, ekonomik kazancın başat kaygı bilindiği bir zamanda, dergilerin de bundan pay alma talebini doğal karşılamak gerekiyor, ne çare. Bu, biraz da okur kitlesiyle/tipiyle ilgili bir durum bence. Popüler ortamda tanıdığı bir yüzün yazdıklarını okumak, okur için ayrıcalıklı tıpkı popüler yazarların imza günlerinin yoğun ilgi görmesi gibi bir şey bu. İmza gününde alınan kitap içerik yönüyle önemli değil çokları için satın alınan kitap karşılığında popüler isimle bir fotoğraf çektirmek yetiyor eleştirel okumaya katlanamayana kişiye.

Künyesinde/adında edebiyat olan dergilerin, başka alanlardaki popüler isimlerden yazılar yayımlamaları da bu nedenledir; okuruna ‘ucuz’ yazılar ve görsellikle yakın olma kaygısı. Sanat edebiyat ortamı oldukça güdük bu ülkede edebiyat dergisini çok satmak az marifet mi? Bu dergiler aracılığıyla niteliğe katkı, edebiyat ortamına bu dergilerle yaklaşanların zamanla daha iyi olanı arayışlarına neden olmasıyla mümkün olabilir. Sözü edilen dergilerde, yerlerinden edilen deneyimli isimler de yazıyor, bunu da göz ardı etmemek gerekir. Bir de nitelikli sayılan edebiyat dergilerine -her nedense- yazmaya zamanı olmayan ‘seçkin yazarlar’ da -herhalde yazılarından önce IBAN bilgilerini soran-şarkıcı ve oyuncuların yazdığı dergilerde yazıyor, bu da olumlu yönde bir katkı sağlayabilir. Edebiyat metninin nitelik ölçüsü, zamanın elinden tutabilmeyi başarmasıdır diyebilirim. Meselenin özü şu: Filmlere konu olmuş, bir ömür saklanan oyalı ipek mendiller var ya bir de çok satılan ve akıbeti belli selpak mendiller gibi bir şey düşünebiliriz.

Öykü türünün yeniden öne çıkmaya başladığı açıktır, yayımlanan öykü kitaplarının sayıca çokluğu bunu gösteriyor. Öyküye yönelişi, edebiyat adına önemli bulduğumu, önemsediğimi açıkça söylemeliyim. Öyküde metnin kısalığı, metne odaklanmaya olanak sağlıyor, nitelik adına bu önemsenmeli. Bu yönelişte edebiyat dergilerinin katkısı büyüktür. Edebiyat dergilerinde özellikle genç yazarların hayli iddialı/nitelikli öyküleri yayımlanıyor ve bunlar daha sonra kitaplaşıyor. Doğrudan “öykü” eksenli dergilerin de yayımlandığını gözden kaçırmayalım. Şiirin ve romanın popülerliği yok öyküde, öykü bence daha ‘edebî’ kalan bir tür. Bir de romanla şiirde olduğu gibi gençlerin yazı yoluna gölgesi düşmüş, geçilemez ‘büyükler’ pek yok gibi öyküde bu nedenle bir tür cesareti de barındırıyor öykü yolu.

Dergicilikte editör- yazar ilişkisini nasıl yorumlarsınız? İlk kez bir dergiye öykü gönderen bir yazarın editörle ilişkisi, ona bakış açısı ne oluyor?

Bu soruyu bir cümleyle anlatmam yeterli olsaydı “ete kemiğe büründüm Yunus gibi göründüm” dercesine şunu söylerdim: Murat Yalçın’ın “İçimde Oğuz Atay ile Orhan Gencebay İkizi Yaşıyor” (2013) kitabını okuyalım yeter. Dergi editörlüğünü, bir futbol takımındaki hocalığına benzetiyorum. Takımın başındaki hoca oraya mancınıkla atılmadı, önce işin emekçisi oldu sonra da sorumlusu. Binlerce seyircinin stada gelmesi için oyun gerekiyor, oyun için de takımlar ve takımlar için de onları oynatacak sorumlu/hoca. Dergiler periyodik aralıklarla yayımlanan bir tür ortak kitap, birisi/birileri, başkalarını ortak bir paydada toplamalı daha başkaları için. Editör, içeride olan ve dışarıda kalanların bildiğinden başkaca sorumlulukları olandır dergi için. Mavi Yeşil dergisi için yazar editör sorunu yok gibi çünkü bu dergi kralsız bir imparatorluktur bizce.

Mavi Yeşil dergisine gönül vermiş olanların dergiyle ilişkisinde öncelik sonralık derecesi yoktur, bunu bilenler bilir. Yazı istediğimiz ya da yazı gönderen dostlarımızın içi rahattır, yazılarının dergide yer bulacağını -yer bulmayacak ise de- bilirler. Yer darlığı, konu önceliği vb. sorunlar olabilir açıklarız kendilerine. Dergimize ilk kez ulaşan pek çok genç yazar var, dergiyle bağlarının sürekli olmalarını istiyoruz onlardan öncelikle. Sözünü ettiğim bu türdeki pek çok kişinin yazıları herhangi bir aracıya gerek kalmadan yayımlanmıştır, yayımlanıyor Mavi Yeşil’de. Yazı yolunun çileli, sabır ve devamlılık gerektiren niteliğinden söz ediyoruz, söz yettiğince. Dergiye ürün gönderen genç yazarın dergiyle olan ilişkisi için henüz ilk kitabı yayımlanan Oğuzhan Yeşiltuna’nın “Yanık Kafiye” öyküsü (Ev Yapımı Hüzünler, 2017), Türkçe edebiyatın iyi bakması gereken bir aynadır bence.

Editörlük, genel anlamıyla düşünüldüğünde sorunlu bir görev. Derginin hacmi belli, seçim yapmanız gerekiyor bu, bazılarını dışarıda bırakmak demek oluyor ki pek hoş bir durum değil her iki taraf için de. Gelen ürünün bir kısmında ya da tamamında derginin anlayışına uymayan söylemler olabiliyor. Bu, çözebileceğiniz bir sorun da olabiliyor buna karşılık noktasına dokundurtmayan, yazdıklarını “Musa’nın asası sanan” (M. Yalçın) yazıcı kişiler nedeniyle tatsızlıklara neden olabiliyor. Edebiyatı, yalnızca kendi yazdıklarından ibaret sanan heveslilerin gözünde editör, dergisi adına edebiyat çetesi kurmuş örgüt lideri bile olabiliyor. Doğruluğuna ihtimal vermedim ama dergiye ilk kez ürün gönderen genç bir yazarın, “dergiye abone misin ki yazı gönderiyorsun” karşılığını aldığını da duymuştum. Önemli olan okurlar için derginin varlığı ise editör sorumlu olduğu kadar yetkilidir de.

'EDEBİYAT DERGİLERİ BU ÜLKENİN YETİM ÇOCUKLARIDIR'

Geçen seneki üretiminiz nasıldı? Ekonomik krizin yaptırımı oldu mu? Krizin sürekliliğinden ve üretiminizin niteliğini etkilediğinden bahsetmek mümkün mü?

Edebiyat dergileri bu ülkenin yetim çocuklarıdır, onların beklenti listesi hayli kabarıktır. Sözünü ettiğim bu dergilerin bütçeleri -arkasında güçlü destekçileri yoksa- öğrenci bütçesine benzer, ölçüsüzlüğe yer yoktur bu bütçede. Dilimizdeki “yerinde saymak” sözü, edebiyat dergilerinin tirajını örneklemede bire bir kullanılabilir örnektir. Bu nahoş durumun ekonomiyle pek ilgisi olmadığı gibi, ekonomik krizlerin dergi satışlarına bir etkisi olacağını düşünmüyorum, bu iş buraya kadar inmez. Bu dergilerin ekonomik sorunları zaten bir kambur gibi sırtlarındadır, onu taşıyarak var olmayı başarır onlar. Çok zor durumda kalan dergiler baskıdaki biçimsel/teknik ayrıntılarından vazgeçebilirle o kadar. İlk sayımızda ölçülü başlamıştık, 110 sayılık yayınımızda ölçüyü elden bırakmadık, devam ediyoruz. Ekonomik olumsuzlukların dergi(miz) yazarları için onların yazılarına yansıyan bir etkisi yoktur sanıyorum.

Sosyal medyanın okur ile iletişimde dergiciliğe ne gibi katkıları oldu? İnternetin üretim ve tüketim bağlamında edebiyata etkisi sizce nedir?

Marshall Mc Luhan’ın Gutenberg Galaksisi çok farklı boyutlara evrilip duruyor kaç zamandır. Anımsayalım ki televizyon, yazılı kültürün tahtını sallayan büyük tehlike görülüyordu vaktiyle. Korkulan olmadı ve iyi ki televizyon, dergiyle kitabın yerini alamadı. Bugünlerde, Televizyon Öldüren Eğlence (Neil Postman) tehditlerine pek boyun eğmiyoruz artık. Ne var ki şimdi yeni bir muamma ile karşı karşıyayız: İnternet. Bugünlerde söz yerindeyse İnternet çağındayız ve İnternet, ilgilenmedik alan bırakmıyor. Bilgilenme ve iletişim açısından akıl almaz kolaylıklar yaşıyoruz, bu durum doğal olarak dergiciliğe de yansıyor elbette. Öğrenmek ve yazmak için aradığımız ne çok şeyi sanal ortamda edinebiliyoruz. Bu olanak, dergilerin işlerini basılma ve yayılma bakımından hayli kolaylaştırdı. Yazılar, dergilere İnternet aracılığıyla ulaşıyor ve dergilerin bir kısmı da bu yöntemle okunuyor. Derginin tamamı okunmasa bile her bir yeni sayının çıkışı, içindekiler vb. bu araçla okurlarca bilinebiliyor.

Televizyonun olduğu ölçüde İnternetin de yazılı kültür üzerindeki olumsuz yansımaları zamanla açık seçik görülecek, gösterilecektir. Başka pek çok alandaki olumsuzlukları tartışılan İnternetin dergiciliğe düşen payı, ölçüsüzlük ya da başına buyrukluktur denilebilir. David Shields, “Birey artık küçük devlet ya da küçük şirket seviyesine yükseldi. You Tube ve Twitter’da hepimizin kendi küçük ağı var. Neredeyse bütün teknolojiler bu aşağıya inen ve genişleyen yolu takip ediyor. Sıradan bir insanın kendi TV ağını kurabildiği andan itibaren, kendime ait bir ağ olması ya da bir ağda yer almam önemini yitiriyor.” (Edebiyat Hayatımı Nasıl Kurtardı, 2018) derken bu olumsuzluğu vurguluyor bence. Baslı dergilerin bir kısmındaki gelen ürünlerin bakılmaksızın yayımlanması, İnternet aracılıyla daha da yaygınlaştı. Her yazan yazdığını yayımlayabiliyorsa ‘editör de ne oluyor’ demeye geldi durum ki bu, niteliğin nicelik hengâmesinde boğuluşudur. Bir olumsuzluk da okurluk açısından yaşanıyor bu ortamda. Twitter ya da Facebook’taki kırık dökük birkaç cümleyle edebiyat dergilerini takip ettiğini söyleyen okurlar çoğalıyor her geçen gün hayret ki çoğu da edebiyat diplomalı bunların.

.

'HEVESLİLER, DERGİCİLİĞİ OLUMSUZ ETKİLİYOR'

İçinde bulunduğumuz yıllar itibariyle portal ve dergi sayısının artması durumunu nasıl yorumlarsınız? 70’li ve 80’li yıllara nazaran, niceliğin ve niteliğin –olumlu ya da olumsuz- değiştiğini söylemek mümkün mü?

70’li ve 80’li yıların Türkiye’sinde değiliz kuşkusuz en somut biçimiyle ekonomik ve teknolojik yönüyle durum böyle. Bu gelişme, edebiyat ortamını yakından ilgilendiriyor ve bunun sonucu olarak da dergiler çoğalıyor. Dergilerdeki nicelik-nitelik sorunun her dönemde gündeme geldiğini söylemek bile fazla. Türkiye bir tür dergiler mezarlığı ama bugünlerde yenileri eklenerek çok sayıda dergi yayımlanıyor. Edebiyat dergilerinin sayıca çokluğu sevindirici, sayıca çokluk tekelleşmeyi de bir ölçüde engelliyor bence. Bu dergiler içerik, biçim, edebiyat ömrü vb. açılardan eleştirilebilir olsa da onların varlıkları önemli. Her bir derginin ortamında az çok sanat-edebiyat konuşuluyor, yazı heveslileri kendilerine yer bulabiliyor o dergilerde. Edebiyat ortamında nitelikli ve uzun soluklu dergi olmak, sabır gerektiren bir süreçtir. Bu, bir tür direnme meselesi ve bu yalnızca dergiyle sınırlı değil, okurun payı da azımsanamaz bu süreçte.

Dergilerini birkaç sayı yayımlayabildikten sonra hevesi kursağında kalmış heveslilerin çokluğu da dergiciliğin olumsuzluk hanesine yazılabilir. Bu, öncelikle yazı/yazar sonra dergi anlayışını ters yüz edip önce dergi çıkaralım sonra yazı yazmayı öğreniriz heyecanından kaynaklanıyor olmalı. Çok sayıda küçük/yerel dergi, coşkun akan ırmaklar gibi kendi coğrafyalarında, merkeze yaklaştıklarında da seslerini duyurabilmeleri, kendi yazı debileriyle ilgili. Nitelik kaygısı öne çıktıkça çevrelerinden kopmak gibi bir sorunları da var o dergilerin, bu kopuş yok oluşa da gidebiliyor. Basılı dergilerin önemli sorunu okura ulaşmaktır ki dergiler açısından bir olumsuzluk. Dağıtım, abone, posta vb. hizmetler ayrı bir ekonomi gerektiriyor dergi için okur da bunca dergi arasından birini ya da birkaçını takip edebiliyor ancak. Bu durumda sanal dergilerin yaygınlık kazandığını görüyoruz ancak edebiyat okurunun basılı dergileri önemsediğini düşünüyorum.

Türkçe edebiyatın, özellikle Orhan Pamuk’un Nobel alması sonrası, yurtdışında takip ediliyor olmasının dergiciliğe olan etkisi nedir sizce? Üretim yaparken niteliğinizi belirleyen ulusal ya da uluslararası etken nedir?

Orhan Pamuk, roman yazmayı kendinse ‘iş’ edinmiş önemli ve usta -ve yeni- bir yazardır bunun böyle olmadığını söylemek, ölçüyü edebiyat dışına çıkarmak sorunudur. Bu ülkenin düşünce ve dergicilik ortamı söz konusu olduğunda ise Orhan Pamuk adının ne kadar gerekli olduğu tartışılabilir. Kendi adıma söylersem, sözünü ettiğim iki ortam için de Orhan Pamuk adının bir yer kapladığını düşünmüyorum. O, dergicilikten gelmemiştir ve belleklerde iz bırakacak düşünsel bir söylem geliştirememiştir. Vurguladığım her iki ortamda Ahmet Hamdi Tanpınar, Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Necip Fazıl, Peyami Safa, Yaşar Kemal, Cemal Süreya, Attila İlhan, Sezai Karakoç, Mustafa Kutlu vb. adlar yanında Orhan Pamuk, nerede durabilir? Dünya çapındaki bir edebiyat ödülünü almış olmak Türkçe edebiyat adına önemlidir kuşkusuz ancak bunun bizim edebiyat dergiciliğimize yansıyan bir kazanımından söz etmek bana zor geliyor, gözden kaçırmış isem benim eksikliğime sayılsın.

Mavi Yeşil dergisi, ‘dirsek teması aralığında’ durmayan bir ‘özgürlükler’ alanıdır ve bu dergide ‘estetik kaygı’ ile ‘üretkenlik’ geçerli ölçüdür. Mavi Yeşil, büyük iddiaları olan ve edebiyatın sorunları çözmeye niyetlenen bir dergi değildir, bunu biz böyle biliriz başkalarının da böyle bilmesi gerekir. Pek çoğu kitap sahibi ve aynı zamanda başka dergilerde yazan Mavi Yeşil yazarları Mavi Yeşil’e göre yazmazlar yazdıklarını, buna karşılık başka dergilere göndermezler de Mavi Yeşil için yazarlar yazılarını, o kadar. Hiç olmasa edebiyat yazısı yazarken “olduğu gibi görünmek” hakkı olmasın mı yazarın. Mavi Yeşil dergisi, Jules Renard’ın, “Yazan el her zaman okuyan gözü bilmezden gelse keşke.” (Yazmak Üzerine Notlar, 2014) dileğinin pratiğe dönüşmesinden yanadır.

Mavi Yeşil, edebiyatta politik/ideolojik kaygıyı öncelemeyen ve fikir dergiciliğine kaymadan edebiyat alanında kalmaya özen gösteren bir yayıncılık anlayışını önemser. Bu dergi, yazıyı hobi olarak görenlerin değil aksine dert edinenlerin buluştuğu ortam olsun istiyoruz. Dergiye ulaştırılan metinlerde aradığımız öncelik, yazarlık emeğidir. Örneğin herhangi bir şairin şiiriyle ilgili bir yazının hangi çevrenin şairiyle ilgili olması değil şairin metinlerini anlama çabasıdır önemli olan bizim için. Bu durum, öykü ve roman yanında başka alanlar için de böyledir. Karadeniz kıyı şeridinin uç noktasında bir dergiyiz, her bir yazımızın donanımlı olduğunu söylemek ne mümkün. Kaldı ki bu ayrıcalık, başka dergiler için de pek söz konusu değildir.

'OKURUMUZU KENDİMİZ OLUŞTURDUK'

Türkçe edebiyatta öykü ve roman dosyalarını biçimsel ve içeriksel olarak şekillendiren ilk ortamın dergiler olduğu düşünüldüğünde, yazarın yazdıklarını matbu bir mecrada ilk olarak dergilerde görmesinin etkisiyle, dergilerin yazara vaat ettiği şeylerden en önemlisinin özgüven olduğunu söylemek mümkün mü? Dergiler, yazara ne vaat eder? Ya da karşıtını da sormak mümkün: Yazar, dergilere ne vaat eder?

Dergilerin, edebiyatın atardamarı olduğu söylenir durur. Organizmanın (derginin/edebiyatın) bugünkü sağlık sorunlarına bakıldığında damar tıkanıklığından söz edebiliriz demektir. Edebiyat dergilerinden her söz açılışında Haldun Taner’in, o benzersiz “Salt İnsana Yöneliş” öyküsünü döner okurum yeniden. Edebiyat dergilerinin, edebiyat ortamındaki işlevi için Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık (2009) kitabında dergiler için yazılarının edebiyat ortamında ders niyetiyle okunmasını isterim açıkçası. Dergileri, yazar ile okurun katkılarıyla zenginleşen edebiyat metinlerine benzetiyorum, bir önemli ayrıcalık dergilerin daha çok katılımcısının olmasıdır. Pek çok okura ulaşan dergi, yeni öykücü için bir tür görünme ve onaylanma alanıdır. Görünen adından söz edilmesi kuşkusuz bir güven kaynağıdır genç yazar için. Usta yazarlarla aynı ortamda bulunmak, ustaların metinlerini okuyan gözlere değmek fırsatını yakalamak, azımsanacak fırsat değil öykü yoluna çıkan için.

Edebiyatımızda belki bir ilki başarmış “Seçilmiş Hikâyeler” dergisini çıkaran Salim Şengil’in, “İş yalnız dergi çıkartmakla bitmiyor. Dergi yöneticisi yaşadığı şehirlerin dışındaki yazarlarla sürekli yazışacak, onları teşvik edecek, onları yüreklendirecek, onların çözebileceği ufak tefek dertleriyle ilgilenecek ki, yazar da öyküsünü yazabilsin.” sözleri, derginin yapması gerekendir. Yazı yoluna yeni çıkmışlar için dergi, öncelikle beslenme kaynağıdır bu nedenle aileden biri olmak ister, sahiplenir dergiyi, sahiplenmesi de gerekir; dergi de böyle ister elbette. Yetişkin, adını kanıtlamış yazar ise yazdıklarıyla dergiyi beslediğini düşünür de derginin kendisini sahiplenmesini bekler. Dergiye afra tafra edebilenler, çoklukla yazılarını yayımlatma sorunu yaşamadığını bilen yazarlardır. Her ne olursa olsun dergi, edebiyatın kalbinin attığı yerdir, iyi ki varlar.

'TAŞRANIN DİRENCİNİ MİRAS BIRAKMAK İSTERİZ'

Türkçe edebiyatta dergi mefhumunun önemli bir gelenek olduğunu söylemek mümkün. Geçmişten bu yana, pek çok yazar bir araya gelerek ortak üretim yapmış, dergiler çıkarmıştır. Kendinizi yakın bulduğunuz bir gelenek oldu mu? 200 sene sonra bugünlerden bahsedildiğinde, üretiminizin Türkçe edebiyat ile olan ilişkisinin nasıl tanımlanmasını istersiniz?

2000 yılının başında edebiyat ortamına merhaba diyen Mavi Yeşil, okurunu ve yazarını kendisi oluşturmuş bir dergidir. Herhangi bir geleneğin/derginin devamı olmadığı gibi adı öne çıkmış isimlere de yaslanmamıştır dergimiz. Söz yerindeyse “bir avuç genç” ve “sıfır şans” ile çıkmışız bu yola. Derginin çıkışıyla ilgili bir soruya şöyle açıklama yapmıştım: “Karadeniz kıyı şeridinin uç noktasındaki Rize şehrinde, önceliği ekonomi ve politika olmayan bir dergi çıkarırken büyük iddialarımız yoktu aslında. Ne kendimize büyük edebiyat misyonları biçmiştik ne de edebiyatın sorunlarının çözümü için bizi beklediğini düşüyorduk, hâlâ da öyleyiz açıkçası. Kaprislerimiz yoktu ve kimseye inat olsun diye de dergi çıkarmıyorduk. Erken vakitte edebiyat mezarlığında yer almayı değil, zamanın elinden tutup yürümeyi düşünüyorduk…” İki aylık periyodunda hiçbir sayısı aksamayan yayınımız, Mart 2018’de 110. sayıya ulaştı. Yolculuğumuz nereye varır bilemeyiz ancak Mavi Yeşil, daha sonrakiler için bu şehirde bir dergi geleneğidir artık.

Herhangi bir mirası devralmadan yayımlanmaya başlayan Mavi Yeşil, edebiyat evrenine taşranın direncini dergicilikte örnekleyen bir miras bıraksın isteriz. Türkiye’nin sanat ve edebiyat açısından oldukça çetin bir bölgesinde yazı ve edebiyat adına umutları yeşertebilmiş olmak bizim için önemlidir. Sonraki zamanlarda dergicilik yoluna çıkacak başka edebiyat dostları için bir basamak taşı olabilirse Mavi Yeşil ne mutlu. Bir edebiyat okulu olup olamadığımız tartışılır elbette ancak edebiyat dünyamızda adını duyuracaklar arasından, yolu Mavi Yeşil dergisinden geçmiş olanların çokluğundan söz edilsin isteriz.