Bir Mansur geçti…

Mansur Balcı, ‘hoca’ unvanını lise öğretmeni olmasından değil, bizim dünyamızda yarattığı anlamdan elde etmişti. İzmir’de 80’li, 90’lı yıllarda sol politika yapan bir grup genç insan için, çok önemli bir kişiydi Mansur Hoca; acemi çağımızın ‘hikmet burcu’ydu.
Soldan Sağa: Yüksel Aksu, Ali Sabuktay ve Mansur Balcı (Fotoğraf: Zafer Yörük)

Ali Sabuktay 

“Gençlik de geceler gibi eskidendi / Hani herkes arkadaş / Hani oyunlar sürerken
Kimse bize ihanet etmemiş / Biz kimseyi aldatmamışken / Hani biz kimseye küsmemiş
Hani hiç kimse ölmemişken /
Eskidendi, eskidendi”

Murathan Mungan

17 Mart 2017’de yitirdiğimiz Mansur Balcı’nın 5 Nisan doğum günüydü. Bazı dostları olarak doğum günü nedeniyle Hoca’yı anmak istedik. O, ‘hoca’ unvanını lise öğretmeni olmasından değil, bizim dünyamızda yarattığı anlamdan elde etmişti. Mansur Balcı hakkında yazmak iki nedenle güç geliyor. İlk neden, Hoca ketum bir insandı. Onu tanıyanlar ne kadar muhabbetçi, konuşkan olduğundan bahsedecektir mutlaka. Kendi tabiriyle, “On kuruş ver konuştur, yirmi kuruş ver susturamazsın” denilen adamlardandı. Fakat “Mansur hakkında ne biliyorsun?” diye sorulduğunda, herkes tanık olduğu kadarından söz edebilir ancak. Öyle ki, 30 yıllık dostluğumuza rağmen, dört beş yıl önce soyadının “Balcı” değil, “Bağatır” olduğunu; mezarı başında da 1953 doğumlu olduğunu öğrendim. Bu gizemli yanını 70’lerin illegalite fetişizminin etkilerine bağlardım önceleri. Sonraları, kendini saklamasında Çerkes göçmeni kimliğinin de bir etken olduğunu keşfettim.

Hoca’nın muammaları vardı. Bu bilinmezliklerden ötürü Mansur’un bütünsel bir portresini oluşturmak neredeyse imkânsız; en yakınındakiler bile, onu ancak kendi sunduğu kadarıyla anlatabilir. İkinci güçlük ise, bizim öznelliğimizle ilgili: İzmir’de 80’li, 90’lı yıllarda sol politika yapan bir grup genç insan için, çok önemli bir kişiydi Mansur Hoca; acemi çağımızın ‘hikmet burcu’ydu. Her zaman önümüzde gitti, örgütleme becerisi ve hayal gücüyle yolumuzu açtı, zor günlerimizin dert yoldaşı oldu. Bir yıl önce aramızdan ayrılan Hoca’yı ‘kaybedilen’ olarak anmak, kendimizdeki eksilmeyle yüzleşmek, artık bizde olmayan parçamızın sızını hissetmek anlamına da geliyor. Bu iki nedenden ötürü, bu yazıda ‘ima’ ile yetineceğim. O’nun uzun ve coşkulu bir ırmağı andıran yaşamını kuşatmaya kalkmadan, Hoca’nın bende kalan bazı anılarından söz edeceğim.

Mansur Hoca’yı 1988’de tanımıştım. “Sosyalistlerin Birliği” tartışmaları başlamak üzereydi. Isınma turları yapılıyordu. İnsan Hakları Derneği çalışmalarında bir araya gelmiş benim de içinde bulunduğum bağımsız sosyalistler ile TİP’li, TKP’li, TSİP’li ve küçük sol çevrelerden bir grup insan “Adımlar Dergisi”nin Alsancak Limanı çevresindeki eski loş binasında gündemdeki konuları tartışarak birbirlerini tanımaya çalışıyordu. Sigara dumanıyla kaplanmış uzun bir kompartımanı andıran salonun ön tarafındaki masada ben ve Nihat Topalakçı oturduğundan yöneticilik işi de bize kalmıştı. Artık konuşmaktan sıkkınlık geldiği, dolayısıyla toplantının dağılmaya yüz tuttuğu bir anda en arkadan bir elin kalktığını gördük. Söz alan kişi konuşmaya başlayınca, “bitsin de gidelim” havasındaki bütün başlar ona döndü. Ortalamamızın çok dışında, inanılmaz derece kibar, ‘çıtkırıldım’ bir sesle tanımadığımız birisi konuşuyordu. Çıkmaza dönüşen toplantıyı, hiç kimseyi kırmadan bir uzlaşma noktasına taşımaya çalışıyordu. “Bu vatandaş da nereden çıktı” gibisinden Nihat’la birbirimize gülümsediğimizi hatırlıyorum. Toplantı sonrası tanıştık. Mansur, bilmediğimiz bir dünyadan gelen bir masal karakteri gibi, o gün hayatımıza girdi, yaklaşık otuz yıl boyunca da öyle var oldu.

Aynı siyasi kökenden, “Halkın Yolu”ndan geldiğimiz için, bir tür akrabalık duygusuyla, geçmiş politik hayatından fragmanları zaman zaman benimle paylaşırdı Mansur. Maraş Göksun Lisesi’nde öğrenciyken Dev-Genç sempatizanı olarak devrimci mücadeleye başlamış. Gazi Eğitim’in önce Resim, sonra Coğrafya bölümlerinde okumuş. 1974’teki THKP/C içindeki ayrışmada o zamanki adıyla “Militan Gençlik” olarak ortaya çıkan, sonradan Halkın Yolu’na dönüşen yapıda yer almış. Örgütleme yeteneği nedeniyle İç Anadolu sorumluluğu vermişler. O da, Eczabaşı’na plasiyer olarak girmiş, şirketin verdiği araba ve sağladığı dokunulmazlıktan yararlanarak bütün bölgeye örgütsel yayınları ulaştırmış, il örgütlenmeleri gerçekleştirmiş, faşist saldırılara karşı savunma cepheleri oluşturmuş. Çok sayıda işçi direnişine önderlik etmiş. Bunlardan en fazla bilineni, kendisinin de gururla hatırladığı, Kayseri’de tekstil iş kolundaki büyük grevdi. 1978’de Halkın Yolu’nun ikiye ayrılmasıyla, hiçbir gruba tabi olmadan bağımsız sosyalist olarak mücadelesine devam etmiş ve öğretmenliğe başlamış. Bu sayede 12 Eylül’ü tutuklanmadan atlatmış.

İlk günkü konuşması, bendeki Mansur imgesinin oluşmasında etkili oldu. Daha sonraları da tanımadığı birilerine seslendiğinde benzer ‘zarafete’ büründüğünü çok görmüştüm. Bir gün dayanamayıp, “Hocam aslında sen tevekküllü, bilge bir adamsın ama bu kadar da ince değilsin, bu kibarlık nereden geliyor” diye sormuştum. İşine gelmeyen bir şey söylendiğinde yaptığı gibi konuyu değiştirdi. Üç dört ay sonra birdenbire babaannesinin, annesinin çocukken verdiği öğütlerinden söz etti: Kafkasya’dan göçtüklerinden beri, aile büyükleri geldikleri yerde kabul görmeleri için, kibar olmaları, kendilerini belli etmemeleri, düzgün konuşmaları gerektiğini anlatırmış yeni nesillere. Ve çocuklar sağda solda konuşmasın diye ana yurtlarından pek bahsetmezlermiş. Rivayete göre, Çerkes sürgünlerinin birbirlerini ve yurtlarını unutmamaları için kendi aralarında verdikleri bir sözmüş her dolunayda ağlamak. Bu söze uygun olarak ailedeki yaşlı kadınların dolunayda balkona çıkıp aya bakarak sessiz sessiz ağlamaları, yasın dışa vurulduğu tek anmış.  Mansur Hoca’nın anlattıklarından, yabancı addettiklerine karşı kurduğu ince dilin, azınlık olarak hayatta kalma stratejisinin bir parçası olduğunu düşünmüştüm.

Bizim için, 90’lı yılların başı sosyalistlerin birlik tartışmalarının düzenlendiği “Kuruçeşme Süreci”yle geçti. Bir yandan İstanbul toplantılarına katılırken diğer yandan İzmir’de en geniş kesimleri bu oluşuma katmaya çalıştık. Hoca bu alanda da elinden geleni ardına koymadı, bir dizi toplantının düzenlenmesine öncülük etti. İzmir’deki final toplantısında “Bağımsızlar”ın tebliğini yazma görevi bana verilmişti. Lakin yazacak fazla bir şey de yoktu; ‘birlik iyidir’, ‘yenilenme’, ‘demokrasi’ gibi birkaç kavramın arasına sıkışmıştım ve o nedenle ‘görevi’ sallıyordum. Bu arada Mansur’un markajından da kurtulmaya çalışıyordum. Son gün masa başında kıvranırken bir demlik çay ve bir paket Camel’la yanıma geldi. Onu uzaklaştırmak amacıyla “Hocam migrenim tuttu, bunlar işe yaramaz. Kafamın açılması için Seylan çayı ve filtresiz Gitanes lazım” dedim. Bir saat sonra nereden bulduysa çayı ve Gitanes’ı getirdi. Kaçış yolu kalmadığından mecburen sabaha kadar yirmi sayfalık tebliği tamamladım.

Birlik sürecinin hayal kırıklığıyla sonuçlanmasından sonra Hoca, bir yandan şiire yöneldi, diğer yandan da Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nın İzmir şubesini oluşturmakla uğraştı. Vakıf binası olarak Alsancak’ta yıkık dökük kagir bir Rum evi kiraladık. Ertesi gün yapılacakları planlamak için buluşacaktık. Sabahleyin binaya geldiğimde Hoca’yı elinde bir keserle çatıda gördüm. Çoktan işe başlamıştı. O’nun sadece sosyal ilişkilerde değil, her alanda ne kadar yapıcı olduğuna tanıklık ettim. Haziran sıcağında çatıyı onardı, çürümüş olan bütün dikmeleri tek tek değiştirdi, duvarları yıkıp yeniledi, cumbayı elden geçirdi. Üç katlı viran bir binayı bir ay içerisinde aslına uygun olarak restore etti. Üstelik çok küçük bir bütçeyle ve genelde kendisinin temin ettiği ayni bağışlarla kotardı bu işi. Vakfın İzmir şubesi, açılışından kısa bir süre sonra İstanbul’daki merkezinden bile daha etkin hale gelmişti. Bu başarı, ‘kurucu irade’ diyebileceğimiz arkadaşları telaşlandırdı, bir şeylerin ellerinden kayıp gittiği hissine kapıldılar herhalde. Bize de yol göründü. İzmir’deki bağımsız devrimciler olarak, o çevreyle ilk yaptığımız ortak iş hayal kırıklığıyla bitti. Üstelik bu deneyim, onlarla yaşadığımız son hüsran da olmayacaktı.

Mansur Hoca, kuruluş hazırlıklarından itibaren ÖDP sürecine heyecanla yaklaştı, temkinli davranan, tutuk kalan diğer bağımsız sosyalistleri de partiye sürükledi. ÖDP İzmir İl Yönetim Kurulu’nda görev aldı. Susurluk karşıtı eylemler başta olmak üzere her adımda etkin rol aldı. 1999 seçimlerinde milletvekili adaylarımız Fakir Baykurt ve Can Yücel’di. Onların İzmir halkıyla buluşabilmesi için yoğun çaba harcadı. Seçimler sonrasında benim de içinde bulunduğum bir kesim insan, ÖDP serüveninde havlu atmak üzereyken, Hoca daha ısrarcı bir tutum aldı. Ama sonuç değişmedi; “başka türlü bir şey” diyerek kurulan parti, siyasi grupların çekişme alanına dönüşürken, ÖDP’ye umut bağlayanlar da sessizce ayrıldı.

Can Yücel’in cenazesinden İzmir’e yeni dönmüştük, biraz dinleniyorduk ki, 17 Ağustos gecesi Gölcük depremi oldu. Ben Gölcük’e ilk gidenler arasındaydım. Arama – kurtarma çalışmaları bittikten sonra depremzedeler için yerleşik yaşama geçiş süreci başladı. Değirmendere, Gölcük ve Halıdere’de çadır kentler oluşturuluyordu. Nispeten az zarar görmüş Yalova’da boşluk vardı. Alanda tanıdığım arkadaşlarla bir karar verdik, Yalova’da üç dönüm kadar boş bir arazide on çadırlık bir yerleşim kurduk. İlk sakinlerimiz, bizle birlikte olmak isteyen sola yakın ailelerdi. Sonradan “Dayanışma Gönüllüleri Kampı” olarak adlandırılacak yerleşimimiz kısa sürede büyüdü. Fakat beklentiyi karşılayacak kaynaklarımız ve iş gücümüz yoktu. Durumu Mansur’a telefonla anlatınca, İzmir’deki arkadaşların desteğiyle önce mutfak çadırı ve ekipmanlarını temin etti, sonra da çok sayıda dayanıklı çadır gönderdi.

Kampın yaşam kalitesi arttıkça daha çok insan geldi. Ölçek büyüdükçe sorunlar da geometrik olarak büyüyordu; otların biçilmesinden arazinin tesviyesine, yolların yapımından hijyene, üç öğün yemek çıkarmaktan aydınlatmaya kadar bir sürü mesele çözüm için bizi bekliyordu. Üstelik, hâlâ travmanın etkisindeki aileler yaşadıkları regresyon nedeniyle adeta çocuklaşmışlardı, hiçbir işin ucundan tutamıyorlardı. Tam tükendiğim bir anda, Mansur, Nihat Topalakçı ve Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı Musa Çeçen yanlarında bir dolu elektrik malzemesiyle çıkageldi. Sabahtan akşama kadar süren bir çalışmayla bütün kamp aydınlatıldı. Gece tam oturacakken Mansur dere kenarını kazmaya başladı. “Hocam ne yapıyorsun?” diye sorduğumda, “Ali buraya üç tane tuvalet yapacağım” dedi. Sabah tuvalet alanını bitirmişti.

Bir yerden gider borularını, enkazlardan da klozet ve lavaboları bulduk. Tuvaletleri dere yatağında oluşturduğu kuyuya bağladı. Tam ‘eserini’ hayran hayran seyrederken, depremzede bir kadın, “Ahh bir de banyo olsa” diye mırıldandı. Ertesi gün, biri kadınlar, diğeri erkekler için iki duş kabini hazırdı. Eylülün ortalarıydı. Akşamüstü başlayan rüzgârdan endişelenip çadırları sağlamlaştırmaya koyulduk. Bu arada Mansur gözden kayboldu. Gece fırtınayla yağmur bastırdı.

Tam o sırada Hoca, üç rulo kalın naylonla ortaya çıktı. Saatlerce süren sağanağın altında çadırların hepsini naylonla kapladık, zeminleri paletlerle yükselttik. Bütün bu işleri günlerce uyumadan, Mansur Hoca’nın kararlılığı ve becerikliliği sayesinde başardık. Bu arada kamp, yaklaşık beş yüz kişinin yaşadığı küçük bir köye dönüştü. Solcu ailelerin yanı sıra, bizim ‘iyiliğimizi’ fark eden muhafazakâr aileler de resmi kampları terk ederek Dayanışma Gönülleri’ne geliyordu artık. Yerleşimimiz, o koşullarda olabilecek bir “mutluluk ütopyası”nı andırmaya başlamıştı. Biz de işi büyütüp prefabrike konutlar yapmanın yollarını arıyorduk. Deprem sonrası ortada olmayan devlet, nihayet düzenin tesisi için devreye girdi; bağımsız kampları yasakladı. Ütopya böylece sona erdi. O günlerde kampta olan depremzedeler, “kendisi için hiçbir şey istemeyen” Hoca’yı hatırlıyorlar mıdır acaba? Mansur’un onları hiç unutmadığını biliyorum.

Hoca son yıllarında İzmir’i tam olarak terk etmeden, anayurdu olarak hissettiği Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti Nalçik’e gitmişti. Orada bir meyve bahçesi kiralamış ve eski bir ev almıştı. Satmak zorunda kaldığı birkaç külüstür arabayı saymazsak, ilk defa bir mülk edinmişti. Mansur, atalarının vasiyetini yerine getirip, içine attığı yasıyla hesaplaşarak ‘eksik’ olan yarısını tamamlamaya çalışıyordu yeni hayatında. Türkiye’den götürdüğü erik ve kiraz fidanlarını meyve bahçesine dikti. Sıfırdan bir hayatı yeşertecek, buradan aldıklarıyla anayurdunda olanları hemhal edecekti. Her geldiğinde fidanlarının büyümesini keyifle anlatırdı. Öte yandan, Çerkes halkının demokratik, kültürel hakları için oluşturulan örgütlenmelere de öncülük ediyordu. Binlerce kişinin katıldığı iki gençlik festivali düzenledi. Hastalanmadan önce, Suruç katliamında annesiyle birlikte ölen Nalçik Üniversitesi öğrencisi Nartan Kılıç adına bir gençlik merkezi oluşturmak için çalışmaya başlamıştı.

Mansur’un ölümünün ardından bir metin paylaşmıştım. O’nu, 1968’de başladığı koşusunu aralıksız sürdüren bir ‘uzun mesafeciye’ benzetmiştim. Türkiye devrimci hareketi, “en güzel yüz metreyi koşan” kısa mesafeciler kadar, sol geleneği ve kültürü yarına aktaran Mansur Hoca gibi ‘mukavemetçilerin’ direnci sayesinde de ayakta kalabildi. Zaman zaman yorulup tökezlese de yoluna hep devam etti Hoca. Sayısız başarılarla dolu koşusunu şeref turu atarak tamamladı…