Deniz Poyraz: Bizim kuşak son 'mahalle çocukları'

Deniz Poyraz'la ilk kitabı Emine'nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler hakkında konuştuk. Poyraz, "Edebiyat evvela bir dil meselesi, dil sayesinde görüntü yaratma işi ise, bu meseleyi göz ardı etmeden yapılan her türlü etkileşime, alışverişe, ortaklığa varım" dedi.

Anıl Mert Özsoy  aozsoy@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Deniz Poyraz’ın ilk kitabı Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler, İletişim Yayınları etiketiyle okuyucu ile buluştu. ‘Mahallelilik’ atmosferinde şekillenen öyküler, çağının sorunlarını, kişinin kendini bulma halini ve geçmişin öbek öbek biriken hatıralarını anlatıyor. Aile içi cinsel şiddete değinmekten kaçınmayan Poyraz, yarattığı edebi dünyada ürkek ve temkinli davranmıyor. Aksine, var olanı yıkan, yeniden inşa etmek isteyen, cesur ve kendi kovuğunu var etmeye niyetlenen bir kurgu dünyasıyla okur karşısına çıkıyor.

Deniz Poyraz’la, kitabın yazım sürecini, edebiyattaki iktidar mücadelesini ve yeni çalışmalarını konuştuk. Poyraz, “İktidar insan kültürünün can yakıcı parçası. Mikro düzeyde, filozofun dediği gibi, her yerde ve her ilişkide olan bir şey. Dolayısıyla, yazdıklarınıza da yansıyor. Aslında ölümde, hiçlikte, absürtlükte eşitlenen bireyleriz. Bu başlı başına ağır ve insanı çökerten bir gerçeklik. Hâl böyleyken ne birbirimiz için ne de gezegendeki diğer canlılar için hayatı daha da katlanılmaz kılmaya gerek yok, diye düşünüyorum” dedi.

Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler’in yazım sürecinden bahseder misin?

Düzenli olarak yazmaya başlamam yirmili yaşlarımın başına tekabül eder. Bu bana her ne kadar bir yazma disiplini kazandırmış olsa da yazdığım taslakları beğenmiyordum tabii. Böyle olunca da bir umutsuzluk hâli oluşuyor. Bu durum, yazan herkesin yaşadığı bir kırılma noktası sanırım. Ya vazgeçiyorsunuz ya da eksikliklerinizin üstüne gidiyorsunuz. Ben bu noktada mühendislik eğitimimi bıraktım ve sanat tarihi okumaya karar verdim. Sanat tarihi, sosyal bilimlerin her alanına kucak açan kapsayıcı bir disiplin. Zaten sanatı her yönüyle merak ediyordum; böylece sanat, sanatçı ve eser ilişkisi üstüne düşünceler oluşturmaya başladım. Güzel bir tesadüf sonucu Mahir Ünsal Eriş ile tanıştık ve beni öyküye yönlendirdi. O döneme kadar roman ağırlıklı okumalar yapıyordum. Çehov ve Poe gibi ustaların kitaplarını saymazsak, öyle hususi alıp okuduğum bir tür değildi öykü. Bu türün bambaşka bir olgunluk seviyesi gerektirdiğini daha sonra anladım. Neticede öyküleri yazmak, yayınevine göndermek, editörümle olan süreç, matbaaya gitmesi filan toplamda üç yıl sürdü.

SON ‘MAHALLE ÇOCUKLARI’

Anlatımda atmosfer olarak mahalleyi ve mahalleli olmayı ele alıyorsun. Neden mahalle?

İçgüdüsel olarak sanırım… Bizim kuşağın çocukları, memleketin son “mahalle çocukları” belki de. Kutsadığım, övündüğüm bir şey olduğundan değil, durumu ifade etmek için söylüyorum. Bir de, “mahalleli olma” olayını devam ettiren, bu gelenekselliği öznel koşullarına ve çağın gereksinimlerine göre modifiye ederek sürdüren bir mahallede yaşıyorum uzun zamandır. Beşiktaş genelinde semt/semtli olma kültürü, mahallemde ise “mahalle kültürü” devam ediyor hâlâ. Alttan alta yürüyen bir gentrifikasyon mevcutsa da, yine de tuhaf, ünik bir durum var burada. Tüm bunlar öykülerimin atmosferine etkimiş olabilir elbette.

Birbirini tanıyan ve birbirine selam veren insanların öykülerini okuyoruz. Konu seçimlerinde nelere dikkat ettin?

Öykülerimi duyduğum, şahit olduğum, deneyimlediğim ya da zihnimin bir şeylerden yola çıkarak ürettiği ve -bana- sarsıcı gelen anlar/görüntüler üzerinden inşa etmeye çalışıyorum. İnsana dair her şey öykülerime konu olabilir, yeter ki içimde o konuyu anlatmaya dair bir kıvılcım oluşturabilsin.

‘HEMEN HER MENSUBUYLA ARABESK BİR TOPLUMUZ’

Arabesk kültürün izlerine rastlıyoruz. Yerelden beslenen bir anlatım da söz konusu… Bu bir tercih miydi?

Diline, kimliğine, ekonomik sınıfına bakmaksızın hemen her mensubuyla Arabesk bir toplumuz ve bu duygu-durum her bireye sirayet etmiş vaziyette. Bunun değişmesi, öyle çok büyük bir kültürel devrim olmadığı müddetçe zor gözüküyor. Çevre, medya vs. durmadan üretiyor bunu. Yerelden beslenme meselesi ise şöyle; kurgumu oluştururken öncelikli gayem yerel/kentli ayırt etmeksizin, insanların sırf insan olarak dünyaya gelmiş olmalarından dolayı doğal biçimde taşıdıkları o ortak öze dokunarak bir şeyler anlatmak ve bunu da var olan toplumsal gerçekliğimizi ötelemeden meydana getirmek.

Kaleme aldığın karakterlerin ortak hallerinden biri de iktidar mekanizmalarıyla mücadele etmeleri… Bunu kimi zaman ağabeyinin tecavüzüyle karşı karşıya kalmış bir çocuk, kimi zaman da seks işçiliği yapan bir anne olarak görüyoruz. Senin yazı hayatında iktidar nedir?

İktidar insan kültürünün can yakıcı parçası. Mikro düzeyde, malum filozofun dediği gibi, her yerde ve her ilişkide olan bir şey. Dolayısıyla, yazdıklarınıza da yansıyor. Aslında ölümde, hiçlikte, absürtlükte eşitlenen bireyleriz. Bu başlı başına ağır ve insanı çökerten bir gerçeklik. Hâl böyleyken ne birbirimiz için ne de gezegendeki diğer canlılar için hayatı daha da katlanılmaz kılmaya gerek yok, diye düşünüyorum.

Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler, Deniz Poyraz, 140 syf., İletişim Yayınları, 2018.

Kaybetme mefhumu öykülerin geneline sirayet etmiş gibi görünüyor. Günümüz insanı için kaybetmek ne ifade ediyor?

Kaybetmeyi eğer toplumsal normlara ayak uyduramama, “ideal” diye sunulana ulaşamama, erişememe olarak görüyorsak, evet… İş, aşk, okul, evlilik vb. konularda sistemin dayattığı başarı kriterlerinin dışına itilen/çıkan, “normal” olanı sürdürülebilir kılabilmiş çoğunluğun yalancı cennetinden sürülen karakterler var öykülerimde. Ama ontolojik anlamda zaten her birimiz bu mefhumla doğuyoruz. Var olmak, geçen her saniyeyle beraber biraz daha öldüğümüz için, “kaybetme mefhumuna” yakışan bir şey. Çağları aşan bir durum bu, insan denen varlığa ait temel bir gerçeklik.

‘ORTAK BİR SANATÇI İMGESİ ÜZERİNDE UZLAŞAMAYIZ’

Toplumsal meselelere selam duran, Hrant Dink’i, Gezi Parkı’nı anan anlatımlar söz konusu… Yazarın çağına, yaşadığı topluma karşı ne gibi sorumlulukları var?

Sanatçı, çağından ve yaşadığı toplumdan da önce ürettiği şeye karşı sorumludur ve bu sorumluluk da işini iyi yapmaya çalışmak, yani, ideolojisi doğrultusunda algıladığı dünyayı, olabildiğince iyi yansıtmaya/işlemeye çalışmak… Ortak bir sanatçı imgesi üzerinde uzlaşamayız gibi geliyor bana. Kriterlerinin neye göre oluşturulduğu şaibeli olur. O imgeye görevler ve sorumluluklar atfedip sonra da her sanatçının bunlara harfiyen uymasını bekleyemeyiz. Gerçek bir dönüşüm için herkesin gönüllü olduğu kitlesel hareketler gerekiyor. Değişim, sistemin mağdur ettiği kitlelerin örgütlü mücadelesi sayesinde olabilir.

Günümüzde ataerkil dil eleştiriliyor. Anlatımında yoğun olan bir durum “erkek dili”… Sert bir jargonla başlayan öyküler, iki farklı sınıfa mensup kadın karakterlerin anlatımıyla bitiyor. Kendi dil evrenini yaratırken nelere dikkat ettin? Kişisel otosansürler uyguladın mı?

Yaptığım işin doğallıktan, gerçeklikten, hayattan yana mevzi alması beni memnun eder. Küfürbaz “mahalle abilerini”, serseri “adamları”, düşünsel haritası patriyarkal kodlarla dizayn edilmiş “erkekleri” romantize etmeden anlatabiliyorsam ne mutlu. O dili kutsamak, süslü bir pelerin giydirip iyi bir şeymiş gibi sunmak, toplumsal yaşantıdaki normalleşmesine katkıda bulunmak pek iyi bir şey değil… Heteroseksüel erkeklerin darmadağın ettikleri, her gün sayısız kitlesel veya bireysel suçlar işledikleri bir dünyada yaşıyoruz. Bu, bir yazar olmanın ötesinde, evvela bir erkek birey olarak benim de yüzleşmem gereken bir durum. Öykülerimin hangi saiklerden doğduğunu tespit etmek ve bu bilinçle yazmak da yazar kimliğimin bir görevi olmalı. Bu kişisel bir otosansür ise, uyguladım, uyguluyorum.

Kaşif adlı öyküden hizalanarak, sınıfsal farklılıklar insanları birbirinden uzaklaştırır mı?

Aramızdaki ekonomik asimetrilerin şeffaf sınırlar çizdiğine inanıyorum. Bu benim tespitim değil tabii ki; tüm detaylarıyla yüzyıllar önce ortaya konmuş bir durum. Altyapının, üstyapıdaki her şeyin belirlenmesinde korkunç bir etkisi var hâlâ. Ekonomik farklılığın özellikle de kültürel farklılıklara sebep oluşu… Sınırın en alacalısı burada çiziliyor işte. Toplumu fert fert düşünecek olursak; sınırlar, mevcut yalnızlığımızı körükleyip yeni travmalar, bunalımlar ekliyor hanemize. Birçok kültürel kodun tüm zıtlıklarıyla beraber tek potada eridiği bir şehirde yaşıyorum. Yaşadığım şehir ve hatta semt, sınıf mefhumundan doğan farklılıkların kanlı canlı hissedildiği bir yer.

Lakin vicdanen karşı olduğum bu yüksek kontrastlı yapı, bir yazar olarak malzeme hâline getirdiğim bir şeye dönüşebiliyor. Kâşif adlı öykümdeki kültürel çarpışma durumu, kimlikler açısından veya ideolojik olarak bizden farklı olandan korkma, korkunun travmatik boyutlara ulaşması, paranoya hâli ve neticede bir yabancılaşma doğurması… Bu kontrast Kâşif, Pul Biber Yangını, Yara, Mahalle gibi öykülerime doğrudan yansıdı, ben de yoğun biçimde işlemeye çalıştım bu karşıtlığı. Sanatın başka alanlarında da bunu görmek hoşuma gidiyor. Misal, Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ını kim bilir kaç kere seyretmişimdir.

‘TARKOVSKİ’YE DÖNÜP DÖNÜP BAKMAK GEREK’

Mahalle adlı öyküde sinematografik bir anlatım seziliyor. Sanat disiplinlerinin birbirinden etkilenmesi hakkında neler düşünüyorsun?

Edebiyat evvela bir dil meselesi, dil sayesinde görüntü yaratma işi ise, bu meseleyi göz ardı etmeden yapılan her türlü etkileşime, alışverişe, ortaklığa varım. Bu açıdan düşününce, aklıma ilk Tarkovski geliyor. Onun Brueghel’i kullanarak plastik sanatlardan, Bach sayesinde Klasik Batı Müziği’nden, senaryo bağlamında da şiirden ve imgelerden nasıl faydalandığına dönüp dönüp bakmak gerek. Asıl ödevi olan sinemacı tavrından ödün vermeden yapıyor bunu hem. Mahalle adlı öykümün sinematografik bir yanı olduğu fikrine ben de katılıyorum. Bunu da yine öykünün kendisi mecbur kıldı. İki farklı mekândan eş zamanlı olarak bir hikâye sürdürmeye çalıştım ve neticede ortaya böyle bir sonuç çıktı. Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler adlı öyküde de “kamerayı” ara ara evin içine, Emine ile annesinin televizyon izlediği anlara çevirdim. Bu durum sinemadan etkilendiğimi gösteriyorsa, evet, etkilenmişimdir.

Edebiyatın başka alanlarında da imzanı görüyoruz. Kitap kritikleri yazıyorsun. Çağının edebiyat anlayışında neler ilgini çekiyor, neler eksik?

Eleştiri veya tanıtım yazısı yazarken, bir edebi eser üzerine uzun uzadıya düşünme fırsatı buluyorsun. Yorucu ama hem keyifli hem de kalemini diri tutan bir uğraş. Başka yazarların heyecanıyla, verimiyle hemhal olmak, tinsel olarak bağlar kurmak güzel bir şey. Çağdaşlarımı –hele ki öykü kitabı yazmışlarsa- okumaya gayret gösteriyorum tabii. Ama eksiklikleri –varsa tabii- ne tespit ne de işaret edecek bir kudretim yok ne yazık ki…

Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler’i kaleme alırken yol arkadaşların kimlerdi? Etkilediğin yazarlar, başucu kitapların nelerdir?

İsimlerini usanmadan, minnetle ve hiçbir zaman eksilmeyecek bir heyecanla anacağım yazarlardan ilki Orhan Kemal. Sonra Haldun Taner. Refik Halid (Memleket/Gurbet Hikâyeleri), Peride Celâl, Peyami Safa, Sevgi Soysal, Yakup Kadri, Latife Tekin (Berci Kristin Çöp Masalları), Hüseyin Rahmi (Deli Filozof/Ben Deli Miyim?), Orhan Pamuk (Sessiz Ev), Halide Edib, Vüs’at O. Bener (Dost / Yaşamasız), Halikarnas Balıkçısı, Oğuz Atay (Korkuyu Beklerken), Sabahattin Kudret Aksal, Yusuf Atılgan, Nezihe Meriç… Liste uzayıp gidiyor böyle.

Yeni çalışmaların nelerdir?

İlk kitapla beraber yazarlık hayatımda da ilk sayfanın çevrildiğini, yeni bir şeylerin başladığını hissedebiliyorum. Fakat bunun öykü mü yoksa roman mı olacağını henüz öngöremiyorum.