Vakit yok mutsuz olmaya!

Ayşe Güren'in kaleme aldığı Kaptan Kâzım'ın Sağ Yanağı, Can Çocuk Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Güren'in anlatısında günlük pratiklerimizin yanı sıra algılama biçimimizi de dönüştüren sosyal medya, kitabın bölümlendirmesinde temel rol oynuyor ve anlatıcılar çeşitli sitelerden alıntılanmış biçimlerde dile getiriyorlar görüp duyduklarını.

DUVAR – “Gereği düşünüldü: Kaptan Kâzım’ın ve onun meşhur sağ yanağının çocuk edebiyatına gönül vermiş bir dolu insan evladına hissettirdikleri, kendisi yetmemiş gibi rengârenk dostlarını da yanına alıp tornadan çıkmayan insanlar kumpanyasıyla hem yurdu hem dünyayı baştan başa dolaşıp gönülleri de kendilerine dolamasından ötürü…” Önce onlarla iki laflaşalım, kararı sonra da açıklarsınız.

Yılın son aylarında ete kemiğe bürünmüş olan Ayşe Güren anlatısı Kaptan Kâzım’ın Sağ Yanağı, yılın ilk haftasında okurla buluştu. Bile isteye değil, günlük rutine uyarak vapurlarda okudum onu, sıkış tepiş bir otobüste güçlükle tutunduğum kuytuda tamamlayıp kapadım kapağını. Kapar kapamaz da borçlandırdım kendimi; çocuksu yanlarını korumayı başarmış neredeyse kırk yaşındaki bir adamın burnunun direğini sızlatan, gözlerini nemlendiren, içindeki –zaten epeyce bulunan– yaşama iştahını bereketlendiren, kurgudan yana tercihleri ve zamanda öne arkaya sıçrayıp anlatıcıyı çeşitlendirmesiyle aklına da iyi gelen çok çeşnili üretime dair yazmak istedim.

KAPTAN KÂZIM’IN SAĞ YANAĞININ SIRRI

Kaptan Kâzım’ın Sağ Yanağı, Ayşe Güren, resimleyen: Merve Atılgan, 120 syf., Can Çocuk Yayınları, 2018.

Şehir hatlarında görevli deneyimli bir gemici dediğimizde Kaptan Kâzım hakkında çok az şey söylemiş oluruz, oysa sağ yanağındaki çağrıya kapılıp dümeni bilinmeze kıran kızıl sakallı kızıl bıyıklı koca burunlu Viking yollu tarifimiz gerçeği pek az tahrif edecektir.

Günlerden bir gün, çokları için sıradan bir günde, Üsküdar-Eminönü seferini yapan vapuru Eminönü iskelesine yanaştırmayıp yolcularıyla birlikte kaçıran adam da, insanları kendilerine yabancılaştırıp iç dünyalarını anlamsız tekrarlara boğan düzenekten kurtarıp onlara insanlıklarını hatırlatırcasına bahara, güneşe, Bozcaada’ya, büyük sevgi şenliğine kaçıran adam da aynı kişidir. Kimin baktığı, kimin gördüğü ve kimin anladığına göre değişmiyor mu her bir şey?

Uzunca ve gerçekçi mahkeme bölümünde Hâkim Hakan Mara’nın dış sesindeki sosyal yönünü normlarla işbirliği içerisindeki ciddi bürokratı, iç sesinde Kaptan Kâzım’ın yaptıklarını onaylayan delişmen çocuksu yönünü görürüz, yazarın ustalıklı manevralarıyla Hâkim değişirken –özüne dönerken– önce acemi esprilerini, beceriksiz kahkahalarını duyarız, Kaptan’ın dünyasıyla paslaştıkça pasından anbean kurtulur. Mahkemenin “ciddi” havası da dağılmaya başlar; adil olmayan doğrular sevinci gösteren zamanla oyun dışı kalmaktadır.

Yetişkin okurun, (içinde çocuğu da barındırdığından) farklı gözlerle, akıllarla, duygularla okuması, yazarın da aynı gözler, duygular ve akıllarla yazdığını anlamasını sağlıyor: Medya, toplumun birçok kesitinden insanın, hatta dünyanın dört bir köşesindeki komşularımızın İstanbul’da gerçekleşen “kaçırma” eylemine ilgisine tanıklık ediyor. İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı, (kısa da olsa kahramanlık türkülerine yer vermeden edememiş yazar) deniz trafiği derken içinde olduğumuz güzellikler miktar-ı kâfi öğretici sosla servis ediliyor. Vapurdaki liseli çocuklar tanış olmanın anlamını ne ara yitirdiklerini hatırlamaya çalışıyorlar ve kaygı imparatorluğunun düzeneğine yetişme telaşesinde kendi tatlarını ve diğer tatları unuttukları geliyor akıllarına.

BAHAR TATİLİ HAKTIR!

Günlük pratiklerimizin yanı sıra algılama biçimimizi de dönüştüren sosyal medya, kitabın bölümlendirmesinde temel rol oynuyor ve anlatıcılar çeşitli sitelerden alıntılanmış biçimlerde dile getiriyorlar görüp duyduklarını. İspanya’dan Maldivler’e, Yeni Zelanda’dan Arjantin’e, Güney Afrika’dan Uruguay’a… Kaptan Kâzım’ın sağ yanağına referans vererek yollara düşen gemilere doluşan, bahar tatili hakkı için coşkuyla bir araya gelip neyi var neyi yok üleşen insanlar da sosyal medya sayesinde örgütleniyorlar.

Karakterler kefesi oldukça ağır basıyor; hem umut veren, tutkularını gerçekleştirmeye çabalayan, varlıklarına sahip çıkan, kendine has yönleriyle özdeşleşmeyi kolaylaştırıyor, hem de taşıdıkları zaafları, tereddütleri, çiğlikleriyle verimli bir hesaplaşmaya sürüklüyorlar. Kaptan Kâzım ilk bölümlerde detaylıca işlenip ana karakter olarak tescillenirken, anlatının fragmanlara pay edildiği bölümlerde seyreltilip karakterlerden biri haline getiriliyor. Profesör ise kitabın başlarında karikatürize edilen, sosyal yönü zayıf tipik bir bilim insanıyken, ileriki bölümlerde Hâkim Hakan Mara’ya yardım ederken şahsiyetinin tüm yönleriyle bilinir ve sevilir hale geliyor. Cinsiyetçiliğe minimal bir eleştiri kıvamında; profesörün kadın olduğunu da ev hayatına sızdığımız neşeli saatlerde, kapıyı açan fizik profesörü kocası sayesinde öğreniyoruz. Mesleğine gömülü genç avukat Sebati Zorca ise fazlalıklarından arınıp neşesini kuşanır halde “Sağ Yanak Girit Bahar Buluşması”nda ayırtıyor yerini, nişanlısı Şirin Naif de cabası. Yerel ölçekten dünya ölçeğine geçtiğimizde, artık bir gemi dolusu İspanyol’dan bir yarımküre dolusu bahar tatili hakkı savunucusundan haberdar oluyoruz.

İçinden çok fazla sevilesi cümle geçen dalgalı, coşkulu öte yandan sımsıcak kuşatıcı, mutluluk yayıcı deniz kıvamındaki kitabın Merve Atılgan’a ait görsel bindirmeleri ve Mine Pek’in çarpıcı derin kapak tasarımı neredeyse eksik gedik bırakmıyor. Hukuk disiplinine getirilen ahlâki eleştirinin tıp bilimine de getirilmesini, baştan sona masum ve haklı olan Kaptan Kâzım’ın mahkemece aklanırken biyolojik mecburiyetten değil de ontolojik keyfiyetten hareket edilmesini de gönül isterdi.