Freud ve savaş

Klasik Avrupa uygarlığının insanının dünyası, çözülmüş, dağılmış, bütün siyasal, toplumsal ve ahlaki sınırlarını yitirmiştir. Fakat gerçekte öyle midir? Freud, Avrupa klasizmi diye bir şeyin gerçekte hiç ortaya çıkmadığını; bunun temel ve hayati önemde bir yanılsama olduğunu ileri sürer.

Abdurrahman Aydın  abdurrahman.dede@gmail.com

DUVAR – Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden altı ay kadar sonra, sırasıyla 1915 Mart’ında ve Nisan’ında yazdığı “Savaşın Yarattığı Hayal Kırıklığı” ve “Ölüme Yönelik Tutumumuz” başlıklı denemelerinde, Sigmund Freud, bugün Avrupa evrenselciliğinin krizi olarak teşhis edilmekte olan duruma, hem kriz fikrinin hem de kriz yokluğundaki ideal durum olarak tasarlanan şeyin, son noktada bir yanılsama olduğunu belirterek bir müdahalede bulunuyor ve bu müdahalesiyle de tümeller tartışması olarak bilinen tartışmanın sormakta olduğu soruların biçimlerini ve konumlarını değiştiriyordu. Klasik Avrupa Devleti olarak bildiğimiz yapının gelişimine kısa fakat özlü bir bakış fırlatan Freud, bu uygarlığın, temel değerlerini neler olarak saptamış olduğuna ilişkin belirlemelerinde bir kültür varlığı olarak insan ile yasasız insan arasında, yine kendi çağının kültür varlığı olarak insanı ile arkaik toplumların kültür varlığı olarak insanı arasında iki temel ayrım yapıyor ve bu ayrımlar doğrultusunda, klasik Avrupa insanının, ya da uygar dünyanın vatandaşının bir başarı olarak gördüğünü ‘temel bir yanılsama’ olarak konumlandırıyordu.

Bu başarılar ya da yanılsamalar hem ahlaki hem de siyasal düzlemde karşılıklarını ve ifadelerini bulmuşlardı. Ahlaki olana ilişkin Freud şu belirlemeyi yapmaktadır: “Bu ulusların her birisinde bireyler için yüksek ahlak normları getirilmişti ve birey, uygar toplumda rol almak istediği takdirde bunlara uymak zorundaydı. Çoğu kez çok katı olan bu kurallar, ondan çok şey istiyordu: Büyük ölçüde kendini tutma, içgüdüsel doyumdan vazgeçiş. Her şeyden önce çevresindekilerle rekabette yalan ve hile ile kazanç elde etmesi yasaktı. Uygar devletler, bu ahlak standartlarını varoluşlarının temeli olarak değerlendiriyordu.”

ULUSLARARASI HUKUK VE ‘DÜŞMAN’

Bu belirlemelerle Freud, modern insanın özerklik yanılsamasını hedef alacakmış gibi görünse de bunu açıkça yapmaz. Biraz ileride “İnsanlığın ortak bireyleri arasındaki bütün ahlak bağlarının bu şekilde gevşemesinin, bireylerin ahlakında da geri-tepmeler yaratması bizi şaşırtmaz; çünkü vicdanımız, ahlak düşünürlerinin iddia ettiği gibi katı bir yargıç değildir, kökeninde toplumsal bir kaygıdan başka bir şey değildir” demekle yetinir. Böylelikle Kantçı ahlakı sarsmaya dönük niyetini açıkça belli etmiş olsa da Freud’un buradaki asıl meselesi savaş olduğu için düşüncelerinin eksenini devlete doğru kaydırır: “…devletin kendisinin de bunlara saygı duyacağı ve kendi varoluş temeliyle çelişecek türden ihlallere kalkışmayacağı varsayılıyordu.” Freud’a göre devlete ilişkin bu varsayım, devletler arası ilişkilere ilişkin bir başka varsayımı; ulusların ortaklaşa bir biçimde sahip oldukları bir şeyler olduğuna ve daha da önemlisi ulusların bu ortaklaşa sahip olunan şeyi çok iyi kavradıklarına ilişkin bir varsayımı da beraberinde getiriyordu. Böylelikle “…klasik antikçağda tek bir kavramda birleşen yabancı ve düşman kavramlarını artık bir arada düşünmeyeceklerdi.”

Bu gerçekten bir yanılsamaysa, bu yanılsamanın en parlak düşünürü, Freud’la büsbütün çağdaş olmasa da kuşkusuz Carl Schmitt’tir. Meslekten bir hukukçu olup da Spinoza ile Hobbes arasında gidip gelen, fakat bu gerilimiyle de –bir başka biçimde de olsa– tam anlamıyla sözleşmeci kuramların siyasal öncesi-siyasal sonrası ayrımını işletmeye devam eden Schmitt, temelde akrabalık ilişkilerine ve kan davalarına dayalı klan hukuku sisteminden çıkılarak modern hukuk sistemine geçilmesini klasik Avrupa devletinin büyük başarısı olarak konumlandırmaktadır: “…klasik Avrupa devleti imkansızı başarmıştı: İçeride barışı sağlamayı ve düşman kavramını bir hukuk terimi olmaktan çıkarmayı. Bu devlet, bir Ortaçağ kurumu olan klan intikamını ortadan kaldırmayı, 16. ve 17. yüzyılda her iki tarafın da haklı bir savaş olarak yürüttüğü mezhep savaşlarını sona erdirmeyi ve egemenlik alanında huzuru, güvenliği ve düzeni sağlamayı başarmıştı.

Bu siyasal birlik modelinde klasik olan açık ve net ayrımlar yapabilme olanağıdır. İç ve dış, savaş ve barış, savaş esnasında askeri ve sivil, tarafsızlık ve taraf olma… Savaş esnasında da tarafların statüsü açıkça belirlenmiştir. Devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen uluslar arası hukukun bir parçası olan savaşta düşman da eşit bir egemen devlet olarak tanınır. Uluslararası hukukta tanınma, belli bir içeriği olması kaydıyla, savaş hakkına sahip olmayı, buna bağlı olarak da meşru düşman sayılmayı kapsar. Düşmanın da bir statüsü vardır; o halde düşman haydut değildir. Savaş sınırlandırılabilir ve uluslararası hukukun tedbirleri aracılığıyla hukuksal bir mecraya sokulabilir.”

Uygarlık, Din ve Toplum, Sigmund Freud, 384 syf., Öteki Yayınları.

SAVAŞIN HUKUKU

Freud, savaşın hukuksallaştırılmasına ilişkin bu yanılsamayı ya da beklentiyi, Yunan Amfisiyonik Konseyi’nin almış olduğu ünlü karara benzetir. Bu karar uyarınca konsey üyesi hiçbir kent yok edilemeyecek; hiçbir kentin zeytin ağaçları ve su kaynakları kesilemeyecekti. Benzer bir beklenti de modern ordularla ilgili olarak söz konusuydu. Ordular mücadelede bir tarafın üstünlüğünü sağlamakla yetinecek ve karara katkısı olmayacak akut acılardan kaçınmak için elinden geleni yapacak ve cepheden uzaklaştırılması gereken yaralılara ve kendilerini yaralıların iyileşmesine adayan hekim ve hastabakıcılara tam bir dokunulmazlık hakkı tanıyacaktı. Kuşkusuz nüfusun savaşa katılmayan kesimlerine –savaş içinde yer almayan kadınlara ve yetiştikleri zaman birbirleriyle dost olacak olan çocuklara– tam bir saygı gösterilecekti. Yine barış döneminin ortak uygarlığını kapsayan bütün uluslararası girişimler ve kurumlar da korunacaktı.

HİÇ YÜZÜNE BAKMAYACAKMIŞ GİBİ

Hukuksal bakımdan sınırlanmış bir savaşın bile yeterince dehşet ve acı yaratacağının bilincinde olunduğunu belirten Freud, bu acıların da insanlığın ortak bireyleri arasındaki ahlaki ilişkilerin gelişimini sekteye uğratmayacağına yönelik büyük bir beklenti içerisinde olunduğunu da hatırlatır. Derken savaş patlak vermiş, Avrupa kültürünün çeşitli işlemlerinden geçmiş bireylerden oluşan ordular, silahlardaki teknik gelişmenin de eşlik etmesiyle, daha önceki savaşlardan çok daha kan dökücü, yıkıcı, acımasız ve düşmanca karşı karşıya gelişler yaşamışlardır. Bu savaş, barış döneminde devletlerin uymaya zorlandığı ve Uluslararası Hukuk olarak bilinen bütün kısıtlamaları göz ardı etmekte; yaralıların ve tıbbi hizmetlerin ayrıcalıklarını, toplumun sivil ve askeri kesimleri arasındaki ayrımı, özel mülkiyet haklarını görmezlikten gelmektedir. Sanki bittikten sonra hiçbir gelecek ve barış olmayacakmış gibi, önüne çıkan her şeyi kör bir öfkeyle yok etmektedir. Freud’un ifadeleriyle, “Savaşan taraflar arasındaki bütün ortak bağları koparmakta ve bu bağların uzun bir süre tazelenmesini imkânsızlaştıran bir düşmanlığa meşruiyet kazandırma tehdidi içermektedir.”

BİR ÇAĞIN ANTROPOLOJİSİ ÇÖZÜLÜRKEN

Klasik Avrupa uygarlığının insanının dünyası, çözülmüş, dağılmış, bütün siyasal, toplumsal ve ahlaki sınırlarını yitirmiştir. Fakat gerçekte öyle midir? Freud, Avrupa klasizmi diye bir şeyin gerçekte hiç ortaya çıkmadığını; bunun temel ve hayati önemde bir yanılsama olduğunu ileri sürer. Yıkılan da bu yanılsamadır ve “Bizi nahoş duygulardan kurtardığı ve bunun yerine doyum hissetmemizi mümkün kıldığı için yanılsamaların üzerine atlarız. Dolayısıyla bunlar tekrar tekrar gerçekliğe toslayıp parçalanınca şikâyetçi olmaya hakkımız yoktur.” Freud, açıkça, insanlığı kendi fantezileriyle hesaplaşmaya çağırmaktadır. Ya da Marx’ın terminolojisiyle söylersek, Freud’un yaptığı, oldukça derin –belki Marx’tan da derin– bir ideoloji eleştirisidir; öyle ki bu girişim, toplumun kuruluşuna ve insanın insan oluşuna ilişkin temel zeminlerdeki yalanı ortaya çıkarmaya dönüktür. Bu yalan, yanılsama ya da mitler, salt bireysel psikolojinin konusu olmadıkları gibi bireysel psikolojinin açmazlarını da ortaya koyan daha geniş bir inceleme bağlamına çekildiklerinde, Freud’un Barthes, Foucault, Derrida, Lyotard vb. gibi, aralarında radikal farklılıklar bulunsa da gözlerini söylemlerin ve büyük ya da küçük anlatıların çözümlemesine dikmiş olan düşünürleri önceden haber vermekte olduğunu söylemenin sakıncası yoktur.

UYGARLIĞIN YALANI, YALAN UYGARLIK

“Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine kabus gibi çöker” diyen Marx’ı yankılayarak, “…insan sadece kendi yakın kültürel çevresinin baskısına değil, atalarının kültürel tarihinin etkisine de tabidir” diyen Freud, yukarıda zikredilmiş olan ayrımları, insanların zihinsel yapıları doğrultusunda ve insanın bir kültür varlığı olması/buna dönüşmesi ekseninde işleterek, oldukça antropolojik bir konuma yerleşecektir. İnsanlığın uygar dünyanın değerleri olarak ele alınan yanılsamalarının yıkılmasını, kıvrılma kavramıyla açıklayan Freud, sözü edilen yıkılış fikrini de insanın kavranılışına ilişkin bir hataya bağlar: Bir kültür varlığına dönüşen insanın çıplak doğasının büsbütün geride bırakıldığı ya da uygar insanın, ilkel konumunu tamamen aştığı biçimindeki hata. “İlkel evreler her zaman tekrar kurulabilir; ilkel ruhsal yapı, kelimenin tam anlamıyla ebedidir [yok edilemez].” Her an bir kıvrılma -geriye doğru- yaşanabilir.

Böylelikle Freud, hem tarihsel hem de biyolojik bir süreklilik düşüncesiyle, uygarlık ile doğal durum arasında ciddi bir kopuş ve insanın akılsal yanı ile doğal yanı arasında güçlü bir ayrım olduğunu varsayanların karşısına dikilir. “Gerçekte vatandaşlarımız korktuğumuz kadar derine batmamıştır; çünkü hiçbiri inandığımız kadar yükseğe çıkmamıştır.” Bir ikiyüzlülük söz konusudur. Eylemlerin uygar toplumun koyduğu kurallara göre düzenlenmesini temin eden ve insanların güdülerine pek aldırış etmeyen uygar toplum, üyelerinin, kendi doğalarını izlemelerine olanak tanımadığı için bu üyelerini, kendi güdüsel mizaçlarına yabancılaşmaya zorlamıştır. “Dolayısıyla sürekli olarak içgüdüsel eğilimlerinin dışavurumu olmayan kurallara uygun hareket etmeye zorlanan kişi, ruhsal anlamda kendi donanımının ötesinde yaşamaktadır ve tutarsızlığın farkında olsun veya olmasın, nesnel anlamda ikiyüzlü olarak tanımlanabilir” diyor Freud. Bu uygarlık tam da bu ikiyüzlülüğün üzerine inşa edilmiştir.