Mor Dayanışma kurucularından Perihan Koca: Erkekliğin çarkına çomak sokan bir kadın!

Mor Dayanışma kurucularından Perihan Koca ile Ursula K. Le Guin hakkında konuştuk. Koca, " Ursula K. Le Guin alışılmışlığın, sıradanlığın, mevcut sistemin rahatını bozuyor, erilliğin, ataerkinin çarkına çomak sokuyor" dedi.

Google Haberlere Abone ol

DUVAR - Ursula K. Le Guin geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. Çoklarımız için kıymetli bir yazar Le Guin elbette ama 2016’da kurulan Mor Dayanışma Derneği ve derneğin çalışma grupları açısından apayrı bir yeri, önemi var. Bu nedenle derneğin kapısını çaldık ve Le Guin’in eserlerinin, kadın mücadelesi ve Mor Dayanışma için ne ifade ettiğini, derneğin kurucularından Perihan Koca ile konuştuk.

Perihan Koca, “Hâlâ Le Guin’le tanışmamış, kitaplarını eline almamış, satır aralarında dolaşmamış olanlar var ise: Kendinize bir iyilik yapın ve hiç vakit kaybetmeden, Ursula K. Le Guin'in kitaplarından en azından birini yaşamınıza, bilincinize, ruhunuza hediye edin... Zaten sonrası mutlaka gelecektir... İyi ki yeryüzünden bir Ursula geçti, yaşama su verdi, değdiği her yeri çiçeklendirdi... Ursula'ya saygıyla, Anarres'e selamlar...” diyor.

Mor Dayanışma  kimleri, hangi amaçla çatısı altında topladı ve bu çatı altında bugüne dek neler yaptı, bunları öğrenerek başlayalım isterim söyleşimize…

Mor Dayanışma, ataerki ve kapitalizmin çatışmalı ve ama “mutlu” evliliklerini, yani patriyarkal kapitalizmi alaşağı etmek için evlerden, mutfaklardan, kampüslerden, atölyelerden, fabrikalardan, mahallelerden ve tüm yaşam alanlarından yola çıkarak, kadın olmaktan kaynaklı yaşanan özgün sorunlara, kadınların öz örgütlülüğünü inşa etme perspektifi ve pratiği ile yola çıkan bir bağımsız kadın örgütlenmesi.

Bu doğrultuda; erkek egemen akıldan, devletten, iktidar ve sermayeden, tüm hegemonya ve hiyerarşi biçimlerinden kopuşmuş bir örgütlülüğü, kolektif kadın kurtuluşu bilinci ile yaşamın içerisinde somutlayabilmek adına 23/24/25 Eylül 2016’da gerçekleştirdiğimiz yaz kampı ile kuruluşumuzu deklare ettik. Yaşadığımız olağanüstü dönemin özgün koşullarına, üzerinde şekillendiğimiz toplumsal-siyasal konjonktürün, içerisine soluduğumuz coğrafyanın özgünlüklerine uygun örgütlenme yöntem ve metotları geliştirerek diyalektik ve kolektif bir kadın kurtuluş paradigması ile yola çıktık.

Geçtiğimiz ay gerçekleştirdiğimiz 23/24 Aralık 2017 Türkiye Kadın konferansımıza kadar, tempolu bir faaliyetle 23 ilde eşgüdümlü gerçekleştirdiğimiz örgütlenme ve mücadele takvimimizle  il, ilçe ve mahallerde  çeşitli kampanyalar, paneller, çalıştaylar, forumlar ve zengin atölyelerle yerel meclislerimizin kuruluşuna soyunduk. Konferansımızın hemen sonrasında Mor Dayanışma birim ve çalışma gruplarının inşası için kampanyalarımızı hızlandırdık.

Psikolojik danışmanlık, hukuki danışmanlık, cinsel şiddetle mücadele, kadın cinayetleri, yayın, medya ve habercilik, sanat, çevirmenlik birimlerimizi oluşturarak kadınların özgürlük mücadelesini güçlendirme hedefi ile yol almaya devam ettik.  Çalışma grubu ve birim faaliyetlerimize yoğunlaşırken, yerel meclisleri güçlendirmek için kurulduğumuz andan itibaren periyodik olarak rutinleştirdiğimiz öz savunma, kadın koroları, bilinç yükseltme çalışmaları, film gösterimleri, öncü kadın, erbane, müzik, drama, yaratıcılık, masal, üretim, kadın ve ekoloji atölyeleri gibi atölye çalışmalarımızla ve ev-mahalle toplantıları ve meclisleri ile yerel örgütlenme pratiklerini esas alarak ilerledik, ilerliyoruz. Önümüzde yine yoğun bir takvim var, yani gidilecek çok yol ve değip dokunulacak milyonlarca kadın ve kadın dayanışmasının serpilip yeşermesi gereken onlarca yer var...

'DEVRİM OLABİLİRSİNİZ ANCAK'

Geçen hafta Ursula K. Le Guin’i kaybettik. Le Guin, Mor Dayanışma’nın yaklaşan atölyeleri ve sizin açınızdan da çok kıymetli bir yazar. Buradan devam edersek, Le Guin’in eserlerinde size ilham veren neydi, onu öğrenmek isterim öncelikle.

Dünyada milyonlarca kadının yüreğine, ruhuna değip dokunmuş, zihninde iz bırakmış, gönüllere taht kurmuş bir kadın Ursula... Zihnimize yeni ufuk çizgileri eklemiş, hayal gücümüzün sırtına binip yollarına revan olacağımız yeni diyarların kapılarını aralamış, O’na dokunan, kelimelerinin arasında gezinen herkese marifetler, sesler, büyüler, ejderhalar, karşılaşmalar ve yeni başlangıçlar armağan etmiş, yaşamlarımızı sular isek yeşerecek tohumlar serpiştirmiştir bir kadın...

Dümeni Yaratıcılığa Kırmak, Ursula K. Le Guin, çev: Damla Göl, 144 syf., Hep Kitap, 2017.

Hakkında ne söylesem eksik ya da yarım kalacak çok yönlü ve çok kimlikli bir yazar Ursula... Feminist, Taocu, Kropotkinci bir anarşist, ekolojist... Antropoloji, mitoloji, tarih, felsefe, bilim ve psikanaliz ile özel olarak uğraşmış ve bu uğraşılarını ve hayata bakışını, düşünüşünü, duruşunu yazınlarında harmanlamış bir yazar, romancı, bilimkurgucu. Yeni Dalga bilimkurgunun en önemli temsilcilerinden...

Döneminin bilimkurgucularının teknolojik gelişmeler üzerinden yarattığı mekanik ütopyalar ve distopyalardan ziyade; yaşama, politikaya, doğaya, sosyolojik, psikolojik olana, alternatif toplum biçimleri ve o toplumun bireyine yönelmiş bir yazar. Ursula, yaşamın, zamanın ve düşlerin diyalektiğini kendine metot ediniyor. Ve Yerdeniz Büyücüsü’nde “Her şey konuşur; duymak istiyorsan sessiz ol” dediği gibi, her şeyi ve ötesini dinliyor, duyumsuyor ve kelimelere dökmeye koyuluyor.

Alışılmışlığın, sıradanlığın, mevcut sistemin rahatını bozuyor, erilliğin, ataerkinin çarkına çomak sokuyor. Karşılıklı diyalog kültürünün kurulabildiği, çoğu zaman ikircikli, farklı, alternatif toplum biçimleri yaratıyor. Ufuk çizgisinin, zamanın ötesine, şimdilik bilinmeyen diyarlara gezginler yollayıp, yeni gezegenlere keşfe çıkıyor. Muazzam bir arayışçı, yaratıcı ve kurucu bir güce sahip Le Guin. Ve inanılmaz davetkar.  Yaratma cesaretine, kopuşa, başka türlü bir toplumun mümkünlüğüne davet ediyor insanı...

Mülksüzler’de; “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir,” sözleriyle cüretkarca davet ettiği gibi...

Mor Dayanışma olarak, onun eserleri üzerinden feminist okumalar yapacaksınız, bu aötlyelerde nasıl bir yol izlenecek?

Şöyle ki, kurulduğumuz andan itibaren il, ilçe ve mahallelerde bilinç yükseltme ve çeşitli atölye çalışmaları gerçekleştiriyoruz. Bilinç yükseltme çalışmalarımızda belirlediğimiz kimi makale, kitap ve gündem tartışmaları yapıyoruz. Hem bilinç yükseltme çalışmalarımızda Ursula K. Le Guin’in kimi eserlerini tartışacağımız hem de toplumsal cinsiyet, cinsiyetsiz masallar ve yaratıcı yazarlık atölyelerimizde Le Guin’in “Dümeni Yaratıcılığa Kırmak” kılavuz kitabındaki önemli gördüğümüz yaratıcı üretimleri hayata geçireceğimiz şekilde kadınların kalemi eline alıp, kim ne der, erkekler ne der demeden yazma üretimine koyulacağı Le Guin atölyeleri dizisi gerçekleştireceğiz...

Le Guin’in Karanlığın Sol Eli’nde yaptığı gibi cinsiyeti ortadan kaldırabilecek olamasak da, cinsiyet bahanesiyle yaşatılan ön yargılardan, yapılan dayatmalardan kurtulduğumuz günü görebilecek miyiz?

Kadın özgürlük mücadelesinin göbeğinde olan ve bilinci, kalbi kadınların özgürleşme yürüyüşünün nabzı ile birlikte atan bir kadın olarak ama’sız, fakat’sız vereceğim tek cevap: “kesinlikle” olacaktır.

Ancak, Le Guin’in sözleriyle konuşmak gerekirse, O’nun sözlerinin altını kalınca çizmeyi ve her zamanki davetkarlığıyla kadınlara seslenişini yinelemeyi tercih ederim... Şöyle der, 1986’da yaptığı bir konuşmasında: “Bizler yanardağlar gibiyiz. Biz kadınlar deneyimimizi gerçeğimiz olarak, insanlığın gerçeği olarak sunarsak tüm haritalar değişir. Yeni dağlar olur. İstediğim bu. Yanardağ gibi patladığınızı duyuyorum. İçinizdeki gücün farkında olmayan sizler... Sizi duymak istiyorum.”

1970’te yayınlanan Karanlığın Sol Eli, feminist literatür açısından kimi ikircikli tartışmaları içerisinde barındırsa da, toplumsal cinsiyet, cinsiyet, cinsiyetsizlik kavramları ve tartışmaları açısından ön açan ve sorgulatan önemli eserlerden. Le Guin, Karanlığın Sol Eli’nde; tanımlı erkek ve kadının olmadığı bir gezegen yarattı, toplumsal cinsiyet rollerini alt üst etti  ve cinsel kimliği flulaştırdı. Yarattığı dünyanın tüm sakinleri çift cinsiyetli (androjen) idi mesela. Verili kadınlık/erkeklik rollerinin olmadığı, cinsiyet kavramının biçim değiştirdiği bir toplumun sosyolojik yapısını ayrıntılarda yoğunlaşarak inşa etti. Yılın belli takvimlerinde, hormonal değişikliklere bağlı olarak, erkek ya da kadın kimliğini tüm deneyimleriyle birlikte yaşayabildiği, doğurganlığın her iki cinse de özgü olduğu ve yaşamın belli dönemlerinde doğurduğun çocukların annesi, belli dönemlerinde başka çocukların babası olabildiğin, evlilik kurumunun boşluğa ve hiçliğe itildiği bir dünya yarattı. Çocuk bakımını, “kadın işi" olmaktan çıkarıverdi, sahip olma, güç, hegemonya kavramlarının altını boşaltıverdi...

Kış gezegenine, kendine ve gelecek tahayyülü ile ilgili tüm soruların cevaplarına doğru bir yolculuğa çıkardı kendini ve herkesi... Le Guin'in, yaptığı en önemli şeylerden biri, bence dili kullanma biçimi... Kelimeleri esnek ve kıvrak kullanımının daha da ötesinde dili, hegemonik, hiyerarşik, eril tahakkümden kurtararak yazıyor... Ataerkil toplumun sunduğu ve dayattığı dilden kelimelerini kurtararak, kadınların özne olduğu yeni bir kadın dili yaratıyor. Kendi cümleleriyle “fahri ya da sahte bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmak”tan söz ediyor.

Ve yine bir konuşmasında: “Kadınlar, kadın olarak kaldıkları sürece, erkek egemen düşünceyle oluşturulmuş bir toplumda, insanın insanoğlu diye adlandırdığı, tanrının erkeklerin diliyle konuştuğu, tek gidilebilecek yönün ileri, daima ileri olduğu toplumdan, zaten büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. Bu, onların ülkesi, biz kendimizinkine bakalım,” der ve resti çeker... Bu rest çekiş bir sessiz protestodan öte, yeniden yaratmanın inşasına koyulmaktır, öyle de yapar....

Le Guin’in feminizmi bilimkurguya dahil eden edebi çabasını ve başarısını, feminist mücadele açısından siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Le Guin'in kurduğu distopik ve ütopik dünyaların, anarşizm anlayışının günümüz kadın hareketine kılavuzluk edecek ne gibi yönleri var, eserleri kadın mücadelesi açısında bir araca dönüşebilir mi sizce?

Le Guin, arkasında önemli ve özgün bir külliyat bıraktı... Feminizm anlayışını, yarattığı yeni ve alternatif toplum biçimlerinin oluşumuna ve insanın cinsel kimliği, varoluşsal hesaplaşmaları, kendi oluş yolculuğu ve arayışına katarak harmanladı... Sadece kadınlara değil, erkeklere de özgür bir yaşam yolculuğuna çıkmayı ve kendi kimliklerini sorgulamayı teklif etti. Mülkiyeti, sahipliği, iktidarı, hiyerarşiyi, cinsel deneyimleri, yaşamı ve görme biçimlerini sorgulatarak... Sadece kadın-erkek ikiliği üzerinden değil, tersinden özellikle doğa ile kurduğu ilişki üzerinden insanın yabancılaşmasını, yalın bir çıplaklıkla ortaya koydu. Türcülük karşıtı bir bakış açısı ile, doğayı ve doğanın bir parçası, bir uzvu olan insanın kendine dönüşünü, kendi oluşunu hayvanlarla, ormanla, okyanusla, doğa ile ilişkileniş biçimlerini yeniden tariflemeye yöneldi...

Dünyaya Orman Denir” kitabındaki insan ve doğa diyalektiği, “Tehanu”daki yarı ejderha kadın büyücü, “Vahşi Kızlar”da kullandığı imgeler, yazınlarda ilmek ilmek işlediği eko-sistemin önemi, hayvanlarla, ağaçlarla konuşabilen insanlar ve daha birçoğu...

Çok yönlü bir zenginlik barından bu özgün külliyat, elbette, başta kadın kurtuluş mücadelesi olmak üzere önemli bir araca dönüşmelidir, dönüşecektir de. Lakin bir tabu ya da mit olarak öğreten, öğretici bir kılavuz olarak değil. Arayışa, keşfe, başka diyarlara yolculuğa çıkaran ve yaratma cesaretine davette bulunan eleştirel ve diyalektik bir manifesto olarak... Devrimin köklerinin ruhumuzda olduğunu haykırarak, dünyayı yeniden yazmanın, yeniden kurmanın mümkünlüğüne işaret ederek...

Kadınlar, rüyalar ve ejderhalar kitabından bir pasajda, bu haykırışını şu cümlelerle dile getirir, Le Guin: "...Yazık. Elliden fazla yıl geçti; tümüyle farklı olsa da, erkekleri şoke olmaktan koruyacak, kadınların bedenleri, tutkuları ve varoluşuyla ilgili yalnızca erkek deneyimini kabul eden uzlaşımlar hâlâ var, çok yazık. Kendim dahil bu kadar çok kadın kendi deneyimlerinin böyle reddedilmesine göz yumdu, algılarını buna uyacak biçimde daralttı, sanki cinsellikleri düzüşmeyle sınırlıymış gibi, sanki gebelik, doğum, çocuk bakımı, annelik, ergenlik, âdet görme, menopoz hakkında, ev işi, çocuk işi, hayat işi, savaş, barış, kadın bedeninde ve zihninde ve imgeleminde yaşandığı biçimiyle yaşam ve ölüm hakkında erkeklerin duymak istedikleri dışında hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi yazdı. Virgina Woolf'un söylediği gibi, Helene Cixous'nun da söylediği gibi, ‘bedeni yazmak’ yalnızca başlangıçtır. Dünyayı yeniden yazmalıyız...."