Şiir dilinin gözü

İlhan Berk, İkinci Yeni’nin en ateşli savunucusu olmakla kalmamış en radikal biçimde şiir arayışını dil içinde uç denilecek noktaya kadar götürmüştür. Bununla birlikte, yani yeniyi, başkayı, olmamışı, gerçekleşmemişi arayan bir şair olarak tanımlayabileceğimiz İlhan Berk’in bir başka özelliği de “bakmak”tır. Şiirde hem dile bakmış, hem dille bakmıştır.

Google Haberlere Abone ol

Cemal Süreya’nın “Göçebe” şiirinde bir bölüm vardır; doğrudan doğruya şairlere seslenir. Şairlerin arayış içinde olanına, şiiri arayanına seslenir demek daha yerinde olur. Elbette şairlerin şiiri aramayanı, hazır bulduğunun üstüne kapananı da vardır. Modern Türkçe şiirde bugünden geriye giderek bir tarama yapılırsa şiiri arayan şair olarak belirlenecek ilk isim İlhan Berk’tir. Deyim yerindeyse o, gerçek bir şiir arayıcısıdır. İşe de kendini, kendi dilini kazarak başlamıştır.

İlhan Berk’in 18 Kasım 1918’den 28 Ağustos 2008’e kadarki doksan yıllık yaşamının tek belirleyicisi şiir olmuştur. Ama hazır olan şiir değil; onun aradığı, peşine düştüğü, düşünü gördüğü, ereği olan, yarattığı şiirdir. İlhan Berk çok erken yaşta yayımlanan “Güneşi Yakanların Selamı”nı (1935) daha sonra yayımladığı ikinci kitabı “İstanbul”la (1947) hem aşmak hem de unutturmak ister. Üzerinde durulması gereken bir başka yönü de onun “İkinci Yeni”ye sonradan katılan şairlerden olmasıdır. Bunun şu nedenle önemi vardır: İkinci Yeni’ye sonradan katılmıştır, ama İkinci Yeni’nin en radikal savunucusu da o olmuştur. İkinci Yeni dalgasından önce toplumcu gerçekçiliğin etkisiyle yayımlanan ikinci kitabı “İstanbul”la aslında dönemin şiir çizgisinin dışında bir arayış içinde olduğunu gösterir. “İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın dizeleriyle başlayan şiirde şair kenti köşe bucak dolaşır. İçinde yaşadığı hayatı çekilmez ve dayanılmaz bulmanın huzursuzluğu içindeki kişi, kendini kaybolacağı, ama çok da uzağa götürmesi mümkün olmayan yollara vurur. Uzağı da o kısa mesafeli yollarda, düşüncelerinde, düşlerinde yaşar. Gördüğünü, tanık olduğunu, temas ettiğini, dışarıdan geleni içeriden bir refleksle karşılar kucaklar; dile getirirken yeniden yaratır. O kişi o edimiyle flanördür. “İstanbul” kitabı öyle bir kitaptır. İlhan Berk’in ilk flanörlük deneyimidir… Çünkü bu tavrını sonraki kitaplarında “Galata” ve “Atlas”ta da sürdürecektir. “İstanbul” şiirinden “Haliç”le ilgili bölümü okuyalım:

“Ve Haliç çocuk dişleri gibi dedim. Gülünce

Çıkan. Esmer. Esmer uyanması gibi vücudumun

Bir yerinin (bir deniz müzesinde iki foklu bir pelikanlı

Ve korkunç hüzünler taşıyan

Ve Eylül yüzlü.

Eylül, bir çocuğun elinden tutmak gibi Fener’de

(ki bir Ortodoks kilisesine devam ediyordur

lacivert elbiseler giyer ve sarı düğmeleri sallanır rüzgarda

ve yeni yeni ağarıyordur vakit ve çok eski bir kazı

ki bir virgül gibi düşüyordur başaşağı

Balat’a)”

İlhan Berk, İstanbul Kitabı, Adam Yayınları İlhan Berk, İstanbul Kitabı, Adam Yayınları

1958’de çıkan “Galile Denizi”ne kadar gelen süreçte yayımlanan “Günaydın Yeryüzü”, “Türkiye Şarkısı” ve “Köroğlu” kitaplarındaki şiirlerde de kırklı yıllarda gelişen toplumcu gerçekçiliğin etkisindedir. Ancak onun bu döneminde ve sonraki tüm şiir serüveninde belirleyici en önemli niteliği arayış içinde oluşudur.

Yeri gelmişken Cemal Süreya’nın sözünü ettiğimiz “Göçebe” şiirindeki o bölümü anımsayalım. Neden bilmiyorum, Cemal Süreya’nın bu şiirde seslendiği şairin kişinin İlhan Berk olduğuna dair bir kanı var bende. İşte o bölüm:

“Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi

Şu son dönemecini de aşınca gecenin

Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil

Bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir

Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil

Tutsaksan ellerin sıvışır gider zincirlerinden

Ve balyozla vursalar mısralarına

Soylu bir demir sesi yükselir

Soylu büyük ve mavi bir demir sesi”

İlhan Berk, İkinci Yeni’nin en ateşli savunucusu olmakla kalmamış en radikal biçimde şiir arayışını dil içinde uç denilecek noktaya kadar götürmüştür. Bununla birlikte, yani yeniyi, başkayı, olmamışı, gerçekleşmemişi arayan bir şair olarak tanımlayabileceğimiz İlhan Berk’in bir başka özelliği de “bakmak”tır. Şiirde hem dile bakmış, hem dille bakmıştır. Temel özelliği olarak saptadığımız “arayış”ı da geniş ve güçlü bir şiir imkânına dönüştürmüştür. Denenmemişi denemek, bulduğunu bulduğu halde kullanmak yerine onu yıkmak, yeniden yapmak gibi bir tutum içinde olmuştur. Onun arayışı hem geriye doğru geleneğin içinde, deneyimde, birikimde olmuştur. Hem de güncel gelişmelerde. Gelenekle ilgili tavrı değişken, hatta çelişkilidir. Ancak ona göre gelenek bakılacak, kurcalanacak bir olgu olarak vardır. Ama onunla bir yere gitmek için değil. Nereden geldiğini görmek için. Sanırım ondaki çelişkinin kaynağı da budur. Çünkü baktığı, yöneldiği her şeyde, her yerde bulmak istediği bir sıçrama, değişme imkânıdır.

Şiirde anlamsızlığı da, biçimciliği de aslında hazır şiiri, verili şiir anlayışını aşmak için savunduğunu görüyoruz. Yaratıcılığın önünde ne varsa onu şiire giden yolda aşılacak engel olarak belirler… Dikkatini de, uğraşını da o noktada toplar. Onun deneyimine, birikimine bakınca aslında ancak “arayan”ın yaratabileceği sonucunu çıkarabiliriz. Ne diyordu bir şiirinde:

“Atımı istedim evin göğü gerindi”

“Bakmak” onda aramak kadar önemlidir. Kendisi de bunu “ben bakmadan edemem” sözüyle dile getirmiştir. O nedenle onun şiiri oral değil, optiktir. Oral olanla somutlanan optik aracılığıyla soyutlanır diyebiliriz.

Yıkmak ve yeniden ama başka bir şey, öncesiyle alakası olmayan bir şey olarak kurmak da onun şairliğinin niteliklerindendir. “Ben Senin Krallığın Ülkene Yetiştim” şiirinde de şiiri hem teknik hem yapı olarak yıkar ve yeniden kurar. İşte o şiir:

“Ben senin krallığın ülkene yetiştim

Kaldım gölge tanımayan güzelliğinle.

Her sabah büyüten denizimizi böyle

Gülüşlerindi o ülkede bilmez miyim.

Sen o çıktığım sularsın, zencim benim

Denize bakan evler gibiyim seninle.

Dur, geliyorum ellerin ne güzel öyle

Beni şey et gülüşlerini bekleyeyim.

Sen gittiğin o ülkesin varılmıyorsun

Vurmuş sonrasız nasıl en güzel sulara

Güzelliğin balıkları gibi İstanbul'un.

Şimdi her yerde ne güzeldiniz o kalmış

Yankımış denizlere öbür kadınlara

Dünyada sizinle İstanbul olmak varmış.”

İlhan Berk’in deneyiminde öne çıkan bir başka özellik de şiiri söylenen olmaktan yazılan olmaya doğru çekmek için gösterdiği çabadır. Bunu şair oluşunun vazgeçilmez bir sorumluluğu gibi görmüştür adeta. Bu yönde yalnız kaldığını, ama tutumunu sürdürdüğünü de belirtmek gerekir.

İlhan Berk, modern Türkçenin bir başka büyük şairi Behçet Necatigil’e göre “şiirin evliya çelebisidir”. Ellili, ama daha çok altmışlı yıllardan başlayarak ölünceye kadar şiirin en önemli otoritesi sayılan Memet Fuat, onun için “Sanki şiirin kırk türlü yazılacağını kanıtlamak için gelmiş” der. Bir başka önemli şiir eleştirmeni olan Mehmet H. Doğan’a göreyse İlhan Berk, şiiri anayasası bellemiş bir şairdir.

Onun, “şiirin gözünü arayan bir şair gözü” olduğunu söylersek daha önce söylediklerimizi yinelemiş olur muyuz?

Aslında tüm şiir birikimini, şiir uğraşısını, şiir anlayışını “dün dağlarda dolaştım evde yoktum” sözü özetler. Evet modern Türkçe şiirin dağlarda dolaşmış, evde olmamış şairidir o. Ev var olan, kurulu düzendir. Ancak o kurulu düzenden; verili, hazır şiirden ve onun mevcut işleyişinden yana değildir. Hazır şiir onun için yıkılacak düzendir. Ereği budur. Bunu da gerçekleştirir.

İlhan Berk şiiri satılan değil, okunan şiir olarak da örnek gösterilebilir. Çok satılan şiir, çok okunan şiir değildir, biliyoruz. Satan şiir, satılık şiirdir. Okunan şiirle ilgisi yoktur. Satılık şiir müşteri arar, okunan şiir okur yaratır. İlhan Berk şiirini okunan şiir yapan neden de budur. O kendi okurunu yaratmıştır... çok sonraları yakın zamanlarda kitaplarının çok satması bu savı geçersiz kılmaz. Şiir yaşı yetmişten fazla bir şair için kitaplarının baskı sayıları iki haneli rakamlarda olması olağan dışı sayılmaz.

Doksan yaşında on sekizindeki şairden dahi genç bir şiir yazdığını da belirtelim. Bunu rastgele seçtiğimiz 2005’te yayımlanan son kitabı “Kuşların Doğum Gününde Olacağım”da yer alan “Bir Köylü Gibi Dolaşıyor Bir Irmak” başlıklı şiiriyle örnekleyelim:

“1. Gördüm zamanı gördüm boşluğu gördüm gençliklerini

2. Gördüm gridir zaman, gridir her şey, gri.

3. Bir köylü gibi dolaşıyor bir ırmak.

4. Gördüm de söylüyorum sonsuzluk her yerdedir.

5. Öpüştükçe öpüştükçe düzeliyoruz”

Türkçenin en dibinden en ucuna dilin gözüne, dilin gözüyle giden şairi unutmadık. “Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum” şiirini paylaşıyor, şairini saygıyla selamlıyoruz…

“Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yazdım. Ölüm, geleceksiz.

Şeylerin yalnız adı var. Ve: 'Ad evdir.' (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde

yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bizim kendine

sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül

Heramise'nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş,

düşmemezlik.

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem

kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya.

Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz

budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye,

çalışacağım.”

BU AYIN DERGİLERİ

Şiirle ilgili neredeyse her şairin, her çağın, her kuşağın değişen tanımları var. Şiir de biraz aşk gibi diyebiliriz. Hem kişisel hem de toplumsallığı nedeniyle tanımlar değişkenlik göstermekte. O nedenle aşk gibi, şiirle ilgili tanımları da bir girişim olarak görmek gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü bu tür konularda hiçbir tanımda kesinlik söz konusu olamıyor. Tanımlama girişiminin hem anlamaya yönelik olduğunu hem de anlaşılmazlığa işaret ettiğini de görüyoruz. Belki de en iyisi şiiri hiç tanımlamamaktır denebilir, ama temas edileni ya da edeni bilmek de doğal bir istek. Ayrıca doyurulması gereken bir meraktır tanımsız olanla ilgili tarif, adlandırma yönelimi.

Acıların, kıyımların, yıkımların şoka uğratarak insanlığın içini boşaltan bir durum aldığı zamanlarda yaşıyoruz. Bir büyük felaketin acısı, oluşan ya da oluşturulan bir başka ve daha yeni büyük bir felaketle sıradanlaştırılıyor adeta. Tepkisiz toplumlar, topluluklar, yığınlar , kitlelere dönüşüyor insanlık…

Hayat böyle olup biterken sanatın, edebiyatın, şiirin gücüne şimdiye kadar olduğundan daha fazla gereksinim duyulduğu çıkıyor ortaya. Yani kesinlikle sanatın, edebiyatın, şiirin daha çok rol oynaması gerektiği bir çağdayız. Tanrıların tiran olduğu, oğullarının katil doğduğu bu barbarlık çağının değişebilmesi için insanlık belki de her şeyden çok sanatın, edebiyatın, şiirin gücüne muhtaç durumda… Şiir dünyaya dilin gözünden bakmaktır, dil gözüyle bakmaktır. Şiir dilin matematiğidir, günlük yaşantıda dilin aritmetiğidir çünkü. Barbarlığa karşı akla, mantığa gereksinimimiz var; bir o kadar da dile dünyaya dilin gözünden bakışa gereksinimimiz var… Şiirin sürmesini istemenin, şiirin var olduğu platformların çoğaltılmasını, mevcutların korunmasını savunmanın en önemli nedenlerinden biri budur kanımca… Bu muhtaçlık halidir…

Şiir dergileri, şiir de yayımlayan edebiyat, sanat dergilerinin varlığını bu yönden düşünmek değerlendirmek gerekiyor. Şiirin var olduğu, soluk aldığı en önemli alan şiir yayımlayan dergiler elbette. Çoğu büyük zorluklar içinde yayımlanıyor. Ama inatçılar, türlü güçlüklerle başa çıkarak yayınlarına devam ediyorlar.

Aylık ve iki aylık aralıklarla yayımlanan dergiler son sayılarıyla okurlarıyla buluştu, yayın aralığına göre bazıları Eylül 2017, bazıları da Eylül Ekim 2017 tarihli sayılarıyla yayımlandı. Ulaşabildiğimiz dergilerin son sayılarında şiiri yayımlanan şairlerin isimlerini paylaşıyoruz. Daha fazla bilgi için şiir okurunu dergilerle buluşmaya davet ediyoruz…

Varlık

Edebiyat dergisi deyince akla gelen ilk dergi doğal olarak Varlık dergisi oluyor. Uzun soluklu yayın geçmişi bunda elbette en önemli etken. Ayrıca döneminin sanatsal, kültürel gelişmelerine yakın oluşu, güncelin nabzını tutması da önemli bir niteliği olarak gözlemleniyor. Dergide sanatın, edebiyatın, şiirin merkezinde durmanın da etkisi olsa gerek her kuşaktan ve anlayıştan isimlerin yazılarına, yapıtlarına yer veriliyor. Varlık dergisinin son sayısında Metin Cengiz, Haydar Ergülen, Alper Çeker, Necip Yıldız, Nilgün Emre, Fırat Polat ve Ahmet Akın şiirleriyle yer alan isimler.

Yeni e

Kimin ne dediğine değil de kendisinin ne dediğini önemseyen, ama aynı zamanda kime ne söylediğini de dikkatli ve titizlikle seçen bir anlayışla yoluna devam ediyor Yeni e dergisi. Derginin kendi kulvarında tek olmasının hem avantajından hem de dezavantajlarından etkilendiği görülüyor. Aynı zaman aralığında yayımlanan ve estetik düzeyle etik tutumunu sosyal sorunlar çerçevesinde çözümlemeye çalışan, kültürel mücadelenin aynı zamanda politik mücadele olduğunu da özümseyen dergilerin sayısı artsa Yeni e de büyük olasılıkla bu rekabetten etkilenecek hem içerik hem de biçem olarak daha iyisine yönelecektir. Derginin bu sayısında yer alan şairler şöyle: Asım Gönen, Önder Karataş, Yaprak Damla Yıldırım, Nazan Şahin, Betül Dünder, Merrit Malloy (Çeviren: Musa Ağgün), Murat Atıcı, Nisa Leyla, Nafia Akdeniz, Kerata Keratalar Edebiyat Atölyesi.

Yasak Meyve

Yasak meyve iki aylık ve okurla zamanında buluşan şiir odaklı bir dergi. İçerik olarak şiire, şiirin sorunlarıyla ilgili değişik temalara, konulara yer veriliyor. Şiirin güncel ve tarihsel birçok sorunu tartışma platformuna taşınıyor. Yasak Meyve de şiir dergisi olması bakımından şiir için önemli bir işlev üstleniyor. Eylül-Ekim 2017 tarihli 88'inci sayısında dergide şiirleriyle yer alan şairler şunlar: Gültekin Emre, Mustafa Köz, Aba Müslim Çelik, Hüseyin Köse, Mustafa Sezer, Levent Karataş, Çağla Meknuze ve Cemre Bedir.

Sincan İstasyonu

Şair Abdülkadir Budak yönetiminde Eylül-Ekim 2017 tarihli 91'inci sayısı yayımlanan Sincan İstasyonu’nunda şiirleriyle şu isimler yer alıyor:

Veysel Çolak, Metin Celal, Mustafa Köz, Muzaffer Kale, Muzaffer Develi, Nurcan Çelik, Mehmet Girgin, Sedat Kısa, Uğur Karaca, Hüseyin Çelikten, Ahmet Çarpar ve Hüseyin Alemdar.

Kitap-lık

Yapı Kredi Yayınları'nın kuruluşundan günümüze kadar değişik formatlarda sürdürdüğü derginin Eylül-Ekim 2017 tarihli son sayısı okurla buluştu. Derginin son sayısında şiirler yayımlanırken altmışlar, yetmişler seksenler, doksanlar iki binler ve sonrası kuşaktan şairler seçilmiş gibi görünüyor. Kitap-lık dergisinin 190'ıncı sayısında şu şairler yer alıyor: Nihat Ziyalan, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Haydar Ergülen, Turgay Kantürk, Orhan Kahyaoğlu, Osman Çakmakçı, Cevdet Karal, Elif Sofya, Melih Elhan ve Anıl Cihan.