Bir kadın Kurtuluş'tan yola çıkıyor!

Gözde Kurt ile son romanı " "Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim" üzerine konuştuk. Kurt, "Ben Kurtuluş’ta çok kültürlülüğü bütün saflığı ve güzelliğiyle yaşadım. Kimse kimsenin kökeniyle ilgilenmezdi, Ramazanda Ermeni, Rum, Müslüman aileler olarak oturup iftarımızı yapar, Paskalya’da yumurta boyardık komşu çocuklarıyla" dedi.

Google Haberlere Abone ol

Gözde Kurt ile son romanı "Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim" hep Kitap etiketiyle çıktı. Kurt ile mekan ile anlatının ilişkisi ve yolda olmak üzerine konuştuk. Kurt, "Kurtuluş ile toplumsal gelişmeler, kesişmesini doğru bulduğum iki noktaydı hikayede. Duyarlılık ise göreceli. Sizin duyarlı bulduğunuz bir dilden ötürü yaralanabiliyor bir diğeri. Yazar kendi ideolojik düşüncesinden önce hayatı, gerçekleri ve hayal gücünü şöyle bir denge tartısına çıkarmalı. Hiçbiri birbirini fazla ezmemeli ağırlık olarak" dedi.

g1

Yolda olmak duygusu üzerine inşa ettiğiniz bir metin kaleme aldınız. Sizin için “yolda olmak” ne anlama geliyor?

Yolda olmak, yaşamak aslında. Durmamak. İçinizde de yol alabilirsiniz, fiziksel yollarda da ilerleyebilirsiniz. Hepsi sizi yeni şeylere taşır. Bir yere saplanıp çıkamamak, hem ruhen hem de fiziken, beni biraz korkutuyor. İlerlemek ve ötesini görebilmek istiyorum, çünkü ne zaman bir yere vardığımızı sansak onun da ardında bir yerin saklı olduğunu anlıyoruz. Yani yoldalık, yaşamsal anlamda sürekliliğin bir parçası bende.

g2Kitabın yazım süreci nasıl gelişti?

Çok zor ve depresif bir dönemde başladım Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim’i yazmaya, 2015 yılında. 2011-2014 arası yollar yapmıştım, üç yıl iki kıtada on kadar ülke görmüştüm. Memlekete dönüp de yeniden düzen kurmaya çalışmak beni çok yıprattı. Otuz yıl geçirdiğim Kurtuluş’tan vazgeçmek zorunda kaldım. Beykoz’da izole bir hayatın içine attım kendimi. Ama insan nefes almak için can havliyle su yüzüne zıplayacağı anı çok iyi biliyor. Duramadım yine, elimde kalan bütün parayla seyahat ettim, hatta yetmedi, borçlandım, Avrupa’da daha önce gidemediğim dört ülkeye gittim, sonuncu durağım Norveç’ti. Orası beni çok etkiledi. Kitabıma da girdi zaten. Bir ipucu: Bahsi geçen köprü, Norveç’te. Norveç dönüşü bir yıl evden çıkmadım, kitabımı yazdım.

Hayatınızın otuz yılını geçirdiğiniz Kurtuluş semtini mekan belliyorsunuz. Mekan ile anlatının ilişkisini nasıl yorumlarsınız?

İlk romanım Kozanın Tereddütü nerede geçtiği bilinmeyen bir hikayeyi anlatıyor. Bu sefer okurun hikayenin içine daha çok girebilmesini istedim. Kurtuluş çok güzidedir, benim doğup büyüdüğüm ve seyahatlerim başlayana kadar hiç ayrılmadığım mahallemdir. Ben Kurtuluş’ta çok kültürlülüğü bütün saflığı ve güzelliğiyle yaşadım. Kimse kimsenin kökeniyle ilgilenmezdi, Ramazanda Ermeni, Rum, Müslüman aileler olarak oturup iftarımızı yapar, Paskalya’da yumurta boyardık komşu çocuklarıyla.

Romanımda Ayşe Bezciyan isminde bir karakter var, onun adı ve soyadı her şeyi anlatıyor. O Kurtuluş’a yakışırdı. Şişli’nin gri ve kalabalık dokusu ya da Üsküdar’ın eski, dar ara sokakları da var hikayede. İstanbul’da açılsa da Norveç’e çıkıyor yolumuz, yani biraz yol yapıyoruz. Amacım tam da buydu, okuru hikayenin uğrak yerlerine götürüp aynı yerde fazla kalmadan yer değiştirmek. Yani hikayeyi yolda tutmak.

Roman, bir fotoğrafın peşinden yola çıkan bir kadın tarafından anlatılıyor. Belleğin edebiyatınızdaki etkisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Bellek en çok şimdiyi hatırlar aslında. Şimdi dediğiniz şeyin anında geçmişe dönüştüğünü düşünürseniz, belleğin bütüncül bir şey olduğunu anlayabilirsiniz. Bellek biziz, hayatımız, düşünüşümüz, yaşayışımız, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz. Edebiyat hepsini içinde tutar, yaşatır. Bellek bir romanın tuğlası, sıvası, ileri safhada içinde yaşayanları ve yaşananlarıdır.

Kurtuluş... Hatıralar... Ve toplumsal meseleler... Romanınızda duyarlı bir dille karşı karşıyayız. Edebiyatın toplumsal meseleler hakkındaki duyarlılığını samimi buluyor musunuz? Kendi metninizde nelere dikkat ettiniz?

Kurtuluş ile toplumsal gelişmeler, kesişmesini doğru bulduğum iki noktaydı hikayede. Duyarlılık ise göreceli. Sizin duyarlı bulduğunuz bir dilden ötürü yaralanabiliyor bir diğeri. Yazar kendi ideolojik düşüncesinden önce hayatı, gerçekleri ve hayal gücünü şöyle bir denge tartısına çıkarmalı. Hiçbiri birbirini fazla ezmemeli ağırlık olarak. Siyaset kirli bir şey ve gerçek değil. İşte onun edebiyata yanlı şekilde girmesini samimi bulmam. Sanat ve edebiyat haksızlıklara, kötülüklere, adaletsizliklere başkaldırmak için bir yoldur, evet, ama siyaset yapmak için değil. İyiliklere varmak ve rahatlamak içindir, keşfetmek içindir.

Karakteriniz, ihaneti geride bırakmaya çalışan bir kadın... Sizin kaleminizden kadının durduğu yeri sorgularsak neler söylemek istersiniz? g3

Hayat onun için yeni başlıyor. Yaralar önce canımızı yakar ama “pişmeye” inanmak gerek. Yoldalığın en büyük ve vazgeçilmez parçası bu yaralanmalar, düşüp düşüp kalkmalar. Çok sevdiğim kadın dostlarım ya da uzaktan tanıdığım ama derinden gözlemlediğim kadınlar var. Aldatılmanın bir kadının canını neden bu kadar acıttığını merak ettim hep, öğrenmeye çalıştım. Kadın çok karmaşık; kendi içinde yolculuk yapması, kendini kavraması ve çözüp bir yerlere varması da aynı ölçüde zor.

İşte bundan dolayı kendisiyle cebelleşmek istemiyor kadın. Kendi düğümlerimizde boğulacağımıza bir yerde duralım, öyle kalalım istiyoruz. Ama içerideki boşlukları geçici olarak dolduran erkek çekip gittiğinde kadın istese de istemese de kendine dalıyor. Anlatıcımız da kendisiyle baş başa kalıp, çıkacağı limana doğru yüzerken nefesini tutmakta olan bir kadın.

Romanınızda tesadüfen birbirine temas eden karakterlerle karşılaşıyoruz. Kurgu metinlerde tesadüflerin sıkça olması, kimi okurun tepkisini çekiyor. Tesadüfler, metni gerçekçilikten uzaklaştırır mı?

Tesadüf dediğimiz şey hayatın kendisi. Tesadüf değildi diyebileceğiniz her şey için tesadüf de diyebilirsiniz. Neyin rastlantı olup olmadığı konusu çok muğlak ama bir o kadar da açık. Doğmuş olmamızdan başlayarak, rastlantılardan ibaret hayatımıza dair binlerce örnek verebilirim ki bugün hala nefes almamız da buna dahil olur. Ama diğer yandan ilahi bir düzenden de bahsedebilirim, her şeyin planlı ve kurgusal bir düzlemde ilerlediği. Benim inandığım sistemde ikisinin birbirinden farkı yok, o yüzden rastlantılar hayatın kendisi diyorum.

Kendi kuşağınız yazarlardan kimleri takip ediyorsunuz?

Hakan Günday, Hakan Bıçakcı, Nermin Yıldırım, Şebnem İşigüzel, Sema Kaygusuz, Faruk Duman ve şu an ismen hatırlamadığım niceleri.

Öykü ile çıktığınız edebiyat yolculuğunuz iki romanla devam ediyor. Bundan sonraki çalışmalarınız neler olacak?

Yine bir roman… Yoldalığın bitmediği…