Vecdi Çıracıoğlu: Ben gerçeklerden kaynaklanan yalanları yazıyorum

Vecdi Çıracıoğlu Denize Dair Hikayeler'in üçlemesi olan Oltacı’yı okuyucularıyla buluşturdu. Devrimci çocuklarını ihbar eden babalara ithaf ettiği kitabında oğlunu ihbar eden Miran’ın vicdan hesaplaşmasına tanıklık ediyoruz.

Google Haberlere Abone ol

Öykü kitapları ve denize dair yazdıklarıyla tanıdığımız Vecdi Çıracıoğlu 'Sarıkasnak' ve 'Ruhisar’ın ardından 'Oltacı’yla denize dair söyleyeceklerine devam ediyor. İletişim yayınlarından çıkan Oltacı, fırtınalı denizin sütliman romanı. Vecdi Çıracıoğlu bu romanında Ermeni Miran’ın hayatına odaklanıyor... Devrimci oğlunu ihbar eden Miran'ın, vicdanıyla baş başa kalışına tanık ederken 12 Eylül ve sonrasını yazar bir kez daha anımsatıyor!

Miran’ın oğlu kimine göre sakıncalı, işkencede konuşmadığı için komünistin iyisi. Hayat zor, “çeveladaki sarıkanat” gibi çırpınıyor, oğlunun kamburuna yükleyecek değil ya yaşananları…Vecdi Çıracıoğlu denizden ilham alıp yine denizi anlatırken zamanı yavaşlatıyor, acelesi olmayan bir adamın çağanoz misali tedirgin adımlarından bir ağ örüyor.

Akademi Kitabevinde bir araya geldiğimiz Vecdi Çıracıoğlu’yla, Oltacı’dan 12 Eylül’e uzanan hikayeleri konuştuk...

'Oltacı' kitabınızla başlarsak, denizle alıp veremediğiniz nedir?

Deniz benim her şeyim. Denizi nerede gördüm ilk, nasıl etkisi oldu dersen; denizi ilk kez Zonguldak’ta gördüm, biz Ankara’daydık. Evde bir hazırlık vardı, bir yere gidilecek. Türkiye Kömür İşletmelerinde babam yönetim kurulundaydı. Annem sürekli evde “Vecdi denizi göreceksin, Vecdi denizi göreceksin... “ derdi. Ben de denizi bir arkadaş, çocuk sanıyordum. Yeni bir arkadaşım olacak demek diyordum ama uzakta bir yerde... 5 yaşlarındayım, uzun bir aradan sonra bir tepeden tırmandık, orası Zonguldak Fener’miş, araba çıktığında önümde uçsuz bucaksız koyu maviden açık maviye giden bir bir şey gördüm. O güne kadar Ankara’nın bozkırlarından başka bir şey görmemiştim. Arabadan indim, dondum kaldım. Dakikalarca baktım, annem “oğlum, deniz bu” dedi. Denizi ilk öyle gördüm, sonra denizin dalgalandığını, öylece durmadığını fark ettim. Daha sonra Mudanya’da akrabalarımızın denize yakın evleri vardı, orada kalırdım yazları, balıklarla ve denizle böyle tanıştım...

Sadece görmekle de kalmamışsınız; yazılarınızda, öykülerinizde denizden kaçamadığınızı görüyoruz...

Yazma edinimin içine girdikten sonra hiç kaçamadım denizden doğru. Bir tarihi romanımın dışında, o da Anadolu’da 1200’lerde, Karamanoğlulları ve Selçuklular döneminde geçen bir roman... Orada deniz yok, onun dışında yazdığım bütün kitaplarda var. Tuhaf ama 500 sene daha yaşasam yazacağım bir sürü şey var ve inan deniz çıkacaktır içlerinden.

Nedir sizi çeken?

Belkide deniz üzerinde herkesin eşit olduğundan kaynaklanan bir durumdur. Belki denizin kitlenin bir simgesi olduğundan. İnsanları çekeceği bir etkisi olduğundan kaynaklanıyordur belki de denize olan sevgim, aşkım... Bunu anlatmak esasında güç!

Peki İstanbul?

70’lerin basşında üniversite tahsili için İstanbul’a geldim, şans eseri yerleştiğim yer Rumeli Hisarı’ydı. Beni orada denizle içli dışlı kılan kıyı insanlarıydı. Duvar tarafından giden insanlar değilde kıyı tarafından giden insanlardı. Hep onlar cezbetti! Onlarla birlikte balıkçılık yaptım, serserilik yaptım... İşçi olarak da çalıştım, bu beni sürekli, istemeden, sanırım denize doğru çekti... Bir de bilinmezlik var denizde. Denizlerin şuanda yüzde 95 ‘i bilinmiyor... Bazı denizlerin denizlerindeki mahluklarda bilinmiyor, çok farklı bir dünya. Balığın gözünden de yazıyorum. Kara dünyasına çıkan balık ne düşünür mesela? Son kitapta kitlenin simgesi olarak balık sürülerini anlattım...

Oraya gelecektim, ‘Oltacı’da anlattığınız hikaye oldukça ilginç.... Çocuklarını ihbar eden babalara diyorsunuz... Neden?

Mesela denizle Ruhisar’da daha haşır neşirdim aslında. Orada boğaz mitolojisi var, onu orada yakalamaya çalıştım. Burada denizlerin dibinden gelenle, karadan gelen bir insanın buluşması şeklinde. Oğlunu ihbar eden bir Ermeni adamın bir balıkla birleşmesi... O balık oğlu aslında. Zaten bir tane oğlu var ve onu da ihbar ediyor! İhbar ettiği oğlunu denizde yakalıyor ve tekrar denize bırakıyor... Bunu verirken balık sürüleriyle birlikte devrimci kitleleri de anlatmaya çalıştım.

Kol kırılıp yen içinde kalmasın demişsiniz sanıyorum?

Sol kırılır yen içinde kalır esasında... Onu “Gemileri Sayan Kedi”de okuyacaksın...

12 Eylül döneminde ve sonrasında arada kalan bir kuşak yetişti... Özellikle de aileler çocuklarını politik meselelerden uzaklaştırdı... Oltacı Miran beyde de bir vicdan hesaplaşması görüyoruz, oğlunun iyiliği için onu ihbar ettiğini düşünüyor bir yandan...

Bir şey yapacak ama yapamıyor, çünkü azınlık! Oğlunu kurtarmak için bir emekli polise gidiyor ama işkenceci olduğunu görüyor... Aşağılık bir insan yapısıyla karşılaşınca, beslediği karganın dilini yavaş yavaş keserek onu konuşturmaya çalışan bir insan yapısı; onun gırtlağına sarılmak istiyor ama yapamıyor, çünkü azınlık...

[inline-ads adscode='gdad-news-inline' /]

Vecdi Çıracıoğlu, Oltacı, İletişim Yayınları, 2017.

Aslında böyle bir gelenek var... Anne babalar kendi çocuklarının başlarına bir şey gelsin istemezler ama diğer yandan da inandıkları davayı savunurlar, değil mi? 

Hem öyle hem de bir baba... Bütün babalar, anneler çocuklarının başına bir şey gelmesini istemezler ama başkalarının çocuklarının öldüğü zaman veya bir şeyleri yaptığı zaman onlara “helal olsun” derler. Çok tuhaf bir şeydir bu. Mesela çocuklarının Gezi olaylarına gitmesini istemezler ama başkalarının çocukları orada öldüğü zaman onlara üzülüp ağıt yakarlar. Ama bir gün kaçınılmaz olarak kendininde başına gelecektir. Burada tabi babalık güdüsü ağır basıyor, çünkü bir çok arkadaşım babası tarafından ihbar edildi. Babalar sapkınlıklarından dolayı ihbar etmiyor, devlet gelip “oğlunu öldüreceğiz, yerini söyle” diyor.

Hatta kandırıyorlar, ucuz indirimler yaparız, erken çıkar gibi... İşkence olmaz falan... Bir devrimcinin hayatını yazabilirsin, bu çok kolaydır, toplumsal olayları da... Fethi Naci bana bir konuşmasında şunu söylemişti; “oğlunu ihbar eden bir babanın ruhunu yazabilir misin? “ Bu çok ağır bir şey. Çok iyi hatırlıyorum, devletin “bize ver oğlunu, bir şey olmayacak” diyen arkadaşlarım en az 8 yıl yattı çıktı. Ve üzerlerine başka suçlar yıktılar.

Aileler, özellikle 12 Eylül’ü yaşamış olanlar devleti tanımıyor mu sizce? Hala bir güven duygusu mu var?

O sırada sanırım, iyi polisi kötü polis dediğimiz kavram ortaya çıkıyor, akrabalar vasıtasıyla da devreye giriyor devlet, onları da ikna ederek, onları da işin içine katarak... Bu kitabın bir yönü, burada bir günde geçen bir hayat. Adam yalnız bir adam, küf kokan bir evde, karısı ölmüş... Sıvamacı olduğu için saçtan çıkartıyor hırsını, bir de hayat devam ediyor... Kıyıya gidiyor, içkisini içiyor...

Bu hikaye sizin tanıklıklarınız mı?

Tabii... 2-3 kişinin bir olayda veya bir kişide tezahürü diyelim. Benim çok ilgimi çeken, öteki, yani yanımızdan geçen herkesin bir hikayesi olabileceğiydi. Miran’da Rumeli Hisarı’nda Oltacı’ydı. Bir oğlu olduğunu biliyorum. Tel kıvırmacası olduğunu ve kambur olduğunu... Ama öyle şeyler yaşadığını bilmiyorum. Ben gerçeklerden kaynaklanan yalanları yazıyorum.

Miran’ın Ermeni olması Oltacı’ya ne kattı?

Türk de olabilirdi... Benim için Ermeni olması daha iyi oldu, zenginleştirdi metni. Gerek dipnota düşen kelimeler olsun, gerek bazı adetler olsun; rakının kadehini öpmek gibi... Bugün unutulan adetlerin, adapların çaktırmadan metne girerek kaybolmamasını sağladığı için çok kıymetli. Yurtlarından zorla uzaklaştırılmaları beni çok yaralamıştır. Ermeniler de Rumlar, Kürtler gibi içimde hep bir ukde olarak kalmıştır...

Kitabınızın son bölümünde lügatça yer alıyor... Hemen hemen her kitabınızda bunu görüyoruz...

Denizde balık olursa balıkçı olur, denizde balık olmazsa onu yakalayacak insan da kalmaz. Balıkçı kalmazsa sandal da kalmaz. Bunlarda kalmadığı zaman bunların kelimeleri de zamanla kaybolup gider. Belki birisi merak eder veya okuyan biri bu ne anlama geliyor diye açıp baksın diye yaptım...

Sizin tarzınız, diliniz biliniyor aslında...

Benim bütün kitaplarım birbirine benzemez ama konu açısından, dil açısından evet... Orhan Kemal’de kapak olsun olmasın ilk sayfada anlaşılır... Bu iyi mi kötü mü bilmem, bunun yanıtını ancak tarih verir.

Peki, son yıllarda çok fazla kitap basılıyor, yazar sayısı arttı... Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Eskiden önce okur vardı sonra yazan... Şimdi insanlar önce yazıyorlar sonra okuyorlar. Okuyorlar ama okudukları da işlerine gelen şeyler. Şiir yazıyorsa şiir kitapları okuyor çünkü hasmi ne yazmış onu görecek!

Neden?

Bunun sebebini 90’ladan sonra türeyen ruhun öğretilmeye çalışıldığı edebiyat kursları gibi verilen, dershane gibi verilen, insanların kandırıldığı atölyelere bağlıyorum. Çünkü her ne kadar yazar adaylarına bir şeyleri empoze etmediklerini söyleseler de son tahlilde tornadan çıkmış gibi aynı öyküyü yazan, roman yazan insanlar türedi... Dili öğretebilirsiniz ama dilin öğrenilmesi içinde çok okumak gerekli... O atölyeler ruha müdahale ediyorlarsa orada dur demek gerekir...

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR