Türkiye'nin solcu kadınları anlatıyor!

"Kadınlar Hep Vardı", "sol"un tarih yazımını eleştiriyor. Kitap, kadınlara "iade-i itibar" niteliğinde.

Google Haberlere Abone ol

“Kadınlar Hep Vardı/Türkiye Solundan Kadın Portreleri” kitabı, Türkiye sosyalist tarihine damgasını vurmuş, farklı geleneklerden gelen on kadın sosyalisti konu alıyor. Feryal Saygılıgil’in hazırladığı kitapta, Anna Vakali, Aynur Soydan-Erdemir, Beyhan Uygun-Aytemiz, Canan Özcan, Esen Özdemir, Feryal Saygılıgil, Hazal Halavut, Kayuş Çalıkman Gavrilof, Melike Koçak, Nacide Berber, Narin Bağdatlı, Necla Akgökçe, Sevda Karaca, Ürün Şen-Sönmez gibi yazarlar kitaba katkıda bulunuyor.

Kitapta yer alan kadın portreleri: Mari Beyleryan, Zabel Yaseyan, Athina Gaitanou-Gianniou, Yaşar Nezihe, Sabiha Sertel, Fatma Nudiye, Suat Derviş, Zehra Kosova, Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Sevim Belli, Şirin Cemgil.

“Kadınlar Hep Vardı/Türkiye Solundan Kadın Portreleri” kitabı, sanırım “sol”un tarih yazımına dair bir eleştiri taşıyor. Kitabın geneline egemen olan dile bakıldığında göze çarpan şeylerden ilki, kitabın devrimci kadınlara dair iade-i itibar çalışması niteliğinde oluşu… Tarihi, toplumlara ve devletlere egemen olan, erkekler yazdığı için mi kadın devrimciler yan karakter olarak kaldı/kalıyor sizce?

Feryal Saygılıgil: Tam da mesele bu… Yazılan tarih, daha doğrusu yazılan siyasi tarih erkeklerin tarihi olduğu için feminist olmamda ya da feminizm üzerine düşünmeye başlamamda çok etkili oldu. Hatta daha iddialı bir biçimde feminist olmamın bu nedenle olduğunu söyleyebilirim.

Niye tarihte kadınlar hep figüran şeklinde? Osmanlı kadın tarihine baktığımızda, kadınların kendi varoluşlarına dair sorular sorduklarını, bugünden baktığımızda da feminist diyebileceğimiz bir bakış açısıyla, “Neden biz sokağa çıkmıyoruz?” ya da “Batılı kız kardeşlerimizden ne farkımız var?” gibi soruları kendilerine sorduklarını görebiliyoruz. Dolayısıyla aslında bu iade-i itibardan ziyade tarihin tekrar yazımının bir başlangıcı olarak düşünülebilir.

Kitapta farklı geleneklerden gelen, doğum tarihine göre sıralanmış, on iki kadın sosyalisti eli alıyorsunuz. İsimleri belirlerken önceliğiniz ne oldu? Kürt Özgürlük Hareketi’nden neden bir kadın yok?

FS: Bunun üzerine yayıneviyle de çok düşündük. Örneğin Leyla Bedirhan… Çok önemli bir kadın fakat sosyalist değil. Bizim önceliğimiz kitapta ele alınan kadınların sosyalist olmasıydı. “Hatice Yaşar olabilir” dedik, kim yazacak filan derken o da olamadı. Kürt kadınlarıyla ilgili sol- sosyalist kadınlar yerine, kadın portreleri yapmak gerekir. “Kürt Hareketinden Kadın Portreleri” gibi… Bunu da kitabın ön sözünde belirttik. Kürt hareketinde sembol olmuş isimlerin seçileceği bir kitap yapılmalı diye… İlk soruya geri dönersek, önceliğimiz bütün halklardan sosyalist bir kadını seçmekti. Ermeni, Türk, Rum…

kadin-port-kitap Kadınlar Hep Vardı / Türkiye Solundan Kadın Portreleri, Hazırlayan: Feyza Saygılıgil, Dipnot Yay., 2017

Kitapta, hemen hemen çoğu sosyalist feminist kadın devrimcinin kavgalı olduğu bir figür göze çarpıyor: Peyami Safa. Safa, medyaya yazılar yazdığı dönemde, politik kimliklerinden dolayı kadın yazarları hem hedef gösteriyor, hem de muhbirlik yaparak malum yerlere ihbar ediyor. Günümüz medyasında, Peyami Safa düşünce ve eylemselliğinde olan pek çok kişi olduğunu varsayarsak, medyada ve toplumda eril ve faşist söylemin geçmişten bugüne karşılaştırmasını nasıl yaparız?

FS: Aslında sadece o da değil… Ben bir ara şöyle bir çalışma yapmıştım: “Kadın düşmanı söylemleri olan meşhur erkekler!” Şemsettin Sami mesela… Batı’yla olan münasebeti denkleştirebilmek için “kadının topluma kazandırılması” düşüncesini erkekler öne sürüyor. Ahmet Mithat Efendi de öyle… Halk için, toplum için yazıyor filan ama kadınlar sadece annelik yapabilir gibi şeyler yazıyor.

Örneğin İttihat Terakki’den Ahmet Rıza’nın bir kitabı var, “Kadınlar” diye… Bu kitap mesela tamamen annelik üzerine… Oradan başlayan ve bir geleneğe dönüşen bir şey aslında bu… Refik Halit Karay da öyle… Erkekler bence şöyle düşünüyor: Kendilerinin var olabilmesi için kadın düşmanlığı yapmaları gerekir. Kendi iktidarları için. Çünkü başka türlü var olamayacaklarını biliyorlar. “Erkeklik” böyle bir durum…

Peki, bu söylem ve düşünce biçimi, günümüzde nasıl bir karşılık buluyor?

Necla Akgökçe: Sünni İslamı referans alan bir erkekliğin, diğerlerine göre, yani bizim daha önce maruz kaldığımız erkeklik türlerine göre daha baskıcı, kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. İslamcı patriyarkanın idelojisinde, eşitlik diye bir kavram yok çünkü. Toplumsal cinsiyetten kaynaklanan farklılıkları, fıtrata, kadınların doğasına bağlayıp, onlar için bir rol tanımı yapıyorlar. Kadınlar çocuk doğurup onlara bakmakla yükümlüler. İlk vazifesi bu yani... Bu ideoloji onların bedenleri üzerine söz söyleme haklarından, istihdama kadar her alanı etkileyip, yeniden kuruyor.

İslamcı erkek mesela artık, sadece ev ve mahalle adına namus bekçiliği yapmıyor, daha geniş bir kamusal alandaki tanımadığı kadınlara müdahale edebiliyor. O nedenle şort giyen kadını tekmeleyip, spor yapan hamile kadını dövebiliyorlar. Çünkü devlet yönetiminin en tepesindeki erkekten tutun da televizyonlara çıkan akil adama kadar, herkes kadının ikincil bir yaratık olduğunu sürekli vurguluyor.

“Hamile kadın dışarı çıkmaz, ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum, kürtajı cinayet olarak görüyorum, kadınlar iş aradığı için işsizlik artıyor, kadın iffetli olacak herkesin içinde kahkaha atmayacak”. Bu söylem ve ideolojik yaklaşımlar zaten patriyarkanın güçlü olduğu bir toplumda yeni anlamlar kurulmasına hizmet ediyor. Bu kadınlık tanımları üzerinden pek çok erkek durumdan vazife çıkararak yanında yöresindeki kadınlara saldırıyor, gazetelerde, televizyon programlarında özgür bağımsız kadın imajı yerine sinik, edilgen, evli, çocuklu ve fedakâr kadınlar öne çıkarılıyor.

Mesela Gelin Evi diye bir program var, felaket. Kimse kusura bakmasın, dindar, kindar gençlik gibi AKP’nin bir de ideal kadını var. Fakat bu kadın gerçekliğe hiç uymuyor. Kadınlar meslek sahibi oluyor, fabrikada ofiste çalışıyor, bedenini tanıyor seviyor.

"ÜÇ ÇOCUK DOĞURAYIM İYİ DE SEN Mİ BAKACAKSIN?"

Özellikle son zamanlarda iki temel dinamik var ve iktidar onlarla baş başa kalmış gibi gözüküyor bence: Kürtler ve kadınlar. Siz ne düşünüyorsunuz?

NA: Kesinlikle katılıyorum. Çok doğru. Ben çok uzun bir süredir, işçi sınıfı içerisindeki kadınlar ile birlikte çalışıyorum. Çalışan kadınların mesela en sert tepkilerinden biri de, çocuk doğurma meselesiyle ilgiliydi. “ Üç çocuk doğurayım iyi de, sen mi bakacaksın?” diyorlar. İstihdamda kadına biçtikleri rol belli, asgari ücretli, güvenceli çalışmayı bile kadına layık görmüyorlar.

Kadınlar AKP’nin rol modeli olarak sunduğu “ kadınlığı” yaşamak istemiyorlar. Kürtaj yasağına karşı yürüyüşler bunun açık göstergesidir. Geçtiğimiz 8 Mart'ta geleneksel feminist gece yürüyüşüne 40 bin kadının katılması tesadüfi değil.

Canan Özcan: Bu sadece iktidarın söylemiyle olan bir şey değil. Medyanın da bu konuda kadına biçtiği rolle de alakalı… Mesai ayırıp dizilere ya da televizyon programlarına baktığınız zaman bile bunu görebiliyorsunuz. Sürekli erkekler etrafında dönen hikâyeler ve kadınlar orada da hep yan figürler… Ve bu kadınlar hep birilerinin referansı ile tanımlanıyorlar. Bu medya eli diye toplumu sürekli olarak besleyen bir şey aslında. Burada da bunu görebiliyoruz.

Sadece iktidar söylemi değil, burada da bilinçli bir şekilde yapıldığı belli. Şu anda da mesela özel harekâtçılarla ilgili dizi furyası başladı. Bu biraz da onun gibi bir şey. Toplumu nereye kanalize etmek istiyorsanız, onunla ilgili bir bombardımana tutuyorsunuz.

Kitapta ele alınan Zabel Yesayan, Ermeni Soykırımı döneminde sürgün listesinde yer alan tek kadın... Aynı zamanda üniversite eğitimi almak için Avrupa’ya giden ilk Ermeni kadını olma özelliğini de taşıyor. Fakat onu daha özel kılan durum, 1909 Adana (Kilikya) katliamını da kayda geçiyor oluşu… O dönemde tarih yazıcılığını üstlenmiş olması takdire şayan… Ermeni, kadın ve devrimci oluşu itibariyle Zabel Yesayan’ı özel kılan şey tarih yazıcılığı ile ilgili duruşu da olabilir mi?

Bendeki Zabel Yesayan imgesi dile gelse, “bir saniye bir saniye” der, "Ermeni, kadın, devrimci" adlandırmaları içinden bakılmasına itiraz ederdi sanırım önce. Okuduklarımdan görebildiğim, Zabel bir şey olma halini, bir sıfat, bir etiket olarak isminin önünde taşımayı değil de onları yaşamayı tercih ediyor.

Diyelim, herhangi bir "-ist" olmak önemli değil onun için. Düşünüyor, yaşıyorsa ve tutarlı ise yeter, yetmez mi? Kendisini sosyalist, feminist olarak da adlandırmaz mesela. Bunu ifade eder de... Yaşamını, yazdıklarını kurcalayan biriyse “A ha apaçık sosyalist, feminist işte” der. Oysa o, kendini böyle adlandırıp, hatta teoride pek âlâ olup, hakikati bambaşka olanları eleştirir bu tercihiyle. Beni ona çeken özelliklerinden biri budur mesela. Özel olma meselesine gelince... "Önemli", "özel" kılacak çok şey buluruz Zabel'de. Mesela 24 Nisan 1915'te tutuklanacak Ermeni aydın, sanatçı, gazeteci, yazarlar listesindeki tek kadındır. Ama buradan, "tek, "en", "ilk" olmalar üzerinden okumayı pek tercih etmiyorum.

"Silahtar'ın Bahçeleri" isimli otobiyografisinde doğumundan başlayan İstanbul-Paris-Sovyet Ermenistan'ı arasındaki yaşamının pek çok sahnesi gözümün önünden gitmiyor. Orada okuduklarım. Bir kere babasıyla muhteşem ilişkisi… Bir kadının oluş sürecinde babasının edebiyat, sanat, siyaset, hayat, her açıdan eşlikçiliği, yol açıcılığı ve bunu kendisini de saklamadan ifade etmesi.

Çocukluğundan itibaren cüretkâr, isyankâr, inatçı duruşu, ilişkileri... Kıpırtılı, fırfırlı bir kadınla karşı karşıyaydım sanki hep. Sonra, İstanbul'un aydın, entelektüel çevrelerinin salon toplantılarında sözünü sakınmayan biriyle. Elbette felaketler, acılar, ağrılar, sancıları gözleriyle önce hafızasına sonra kâğıda kazıyan bir Zabel'le. Yazarlığı, kadınlığı, öğretmenliği... Tanımların içine sığdıramayacağımız, akılla kolay kolay açıklayacağımız bir hayat haritası.

Ancak Türkçe okuyabilen okurlar için, bunca geç karşılaşmış olmak kayıp. Edebiyattan siyasete sanata tarihi yapanlar değil de yazanlar Türkler ve erkekler olunca, sonuç bu tabii. Buraya kadar saydıklarım, sonra Üsküdar'da çayırların çimenlerin arasındaki çocukluktan Adana'da katliamın, yıkıntıların arasındaki yetişkinlik, göç ve sürgünde geçen ömür, orada üretilenler, tutulan apacı hafıza kaydı... Birini öbüründen ayıramıyorum ben bendeki Zabel imgesinde.

Kimleri, neden seçtiler?

FS: "Suat Derviş üzerine zaten çalışıyorum. Bu kitapta yer alan özellikle gazetecilik kimliğinin öne çıktığı bir portre... Çünkü Suat Derviş, sokaklarda dolaşıyor; yoksulların, kimsesizlerin, evsizlerin, çocukların seslerini duyuruyor gazetelerde. Devletten hesap soruyor adeta sokak röportajlarında, çare arıyor… Çok renkli bir kadın… Siyasetçi, edebiyatçı ve gazeteci… Asla duruşundan ödün vermiyor yaşamı boyunca."

Kayuş Çalıkman Gavrilof: "Geçmiş zamanda Paramaz’ı incelerken Ermeni sosyalist tarihine de bakmış bulundum. Orada ben kadınları aramak istedim. Daha önce de biliyordum, ediyordum ama bu denli hâkim değildim Mari Beyleryan’a. Bu denli ilgimi çekmemişti daha önce. Feryal’den kitap önerisi geldiğinde de Zabel Yeseyan’a nazaran, ismi daha da duyulmamış olan Mari Beyleryan’ı yazmak istedim. Hem Ermeni sosyalistleri açısından, hem de Türkiye solu açısından bu ismi duyurmak gerekiyordu."

Narin Bağdatlı: "78 kuşağı üzerine ben bir yüksek lisans tezi yapmıştım. 78 kuşağını etkileyen 12 Mart edebiyatçılarını okumuştum tabii ki ama o zamanki algım Sevgi Soysal’ın edebiyat incelemelerinden yola çıkarak baktığımda 12 Mart romancısı olması üzerineydi. Özellikle de “Şafak” ve “Yenişehir’de Öğle Vakti” romanlarına bakmıştım. Ancak Sevgi Soysal üzerine daha sonradan yapılan çalışmalarda öne çıkarılan şey, Sevgi Soysal’a atfedilen siyasi alanın edebi alana hâkimiyet kurmasından kaynaklanan bir değerlendirme var 70’lerde. “Tante Rosa” ve “Yürümek” adlı romanlarında bireyselleşmeye sıkışmış olarak eleştiriliyor ve kadın oluşu çok fazla öne çıkardığı düşünülüyor.

Özellikle 12 Mart’tan sonra cezaevi ve sürgün dönemi ile birlikte toplumsallaştığı yönünde bir yargı oluşuyor. Sanki 12 Mart öncesi Sevgi Soysal ve 12 Mart sonrası Sevgi Soysal gibi bir yakıştırma yapılıyor. Oysa Sevgi Soysal çok daha erken bir zamanda devrimci kadınların cinsiyetsizleştirilmesi meselesini ortaya koyuyor. Sevgi Soysal’ı değerli yapan şeylerden biri de bu bence. Hem gündelik hayattaki eşitsizliğe roman aracılığı ile dikkat çekebilmesi açısından, hem de edebiyatçı olması açısından, daha da önemlisi kişisel olanın politik olması açısından umut verici buldum bu durumu ve Sevgi Soysal’ı yazmayı seçtim."

Necla Akgökçe: "Şirin Cemgil’in “Sinanca” kitabında Sinan Cemgil’i anlatışı ile beraber, o dönemi bir kadın devrimci olarak yaşayışı ve görüşü ilgi çeken öğelerden biriydi. İlk çalışmaya başladığım zaman da 'otobiyografinin biyografısi olacak bu çalışma' diye düşündüğüm çok oldu. Sinanların, Denizlerin mücadelesini yazan pek çok erkek yazar vardı. Genel olarak, erkek deneyimleri üzerinden mücadeleyi anlatan kitapları okuyunca, kendime bir problem edindim ve Şirin Cemgil’i yazmaya karar verdim.

Mesela şu çok güçlü bir örnek: Bir erkek yazar, Sinan Cemgil kitabını şu şekilde başlatıyordu: Sinanların devlet tarafından katledilmesini anlattıktan sonra 'Denizli Buldan’da Yazıcıoğlu Konağı’nda Yazıcıoğlu ailesi, damatlarının ölümünü radyodan öğrenip inanılmaz bir üzüntüye kapılmışlardı.' Yazıcıoğlu Şirin’nin soyadı, Şirin’in adını ağzına almadan, Sinan’nın hikâyesine giriş yapmak, hikaye anlatıcısının erkek olma halidir. Diğer anlatımlarda da böyle… Şirin, Sinanca ile işi ters yüz etmiş, kendi hikâyesine çevirmiş. Ve onun hikâyesi bir kadının hikâyesi, feminist perspektifle de okunabilir. Yaptığımız bu biraz."

Canan Özcan: Fatma Nudiye Yalçı’yla ilk tanışmam Hikmet Kıvılcımlı’yı çalışırken oldu. Hayatı bir dönem Hikmet Kıvılcımlı’yla kesişmiş ve uzun yıllarını birlikte geçirmişler. Yoldaşlıkları zaten hayatları boyunca devam ediyor. Fatma Nudiye’nin benim açımdan önemi şu: 1938 yılında Donanma Davası diye bilinen, Türkiye solu açısından önemli bir dava var. Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte yargılanan Fatma Nudiye on yıl gibi bir hapis cezası alıyor. Ama bu dava daha çok Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı ile anılıyor ve Fatma Nudiye’nin neredeyse yok sayıldığını görüyoruz. Kaldı ki hapisten çıktıktan sonra da mücadeleye devam ediyor, hiç vazgeçmiyor.