Berger ve sanatla direnmenin yolu

Berger'den yürekleri birbirine benzeyen tüm dünyaya yoldaşlık: "Sanatla Direniş".

Emek Erez  emekerez@gmail.com

John Berger’in “Sanatla Direniş” adlı kitabını okurken, onun her şeyi direnişe odaklı bir göz ile görmeye çalıştığını düşündüm. Metis tarafından basılan kitapta Berger, incelediği ressamların her fırça darbesini, her desenini takip ederek, yaşama dair, biz’e dair dünyaya dair ne söylüyorlar sorusuna yanıt aramış. Bahsettiği isimlerin o ânına, şimdilerine giderek duygularını, yarattıkları eserlerle kendileri arasında nasıl bağlantılar olduğunu yorumlamaya çalışmış ve bize onlardan bugüne kalana dair sanatlı, umutlu bir yol çizmiş. “Sanatla Direniş” kitabı aynı zamanda Subcomandante Marcos ile Berger arasındaki yazışmaları da bizimle buluşturan bir kitap olmuş, bu iki bilgenin doğayla, yaşamla, direnişle olan ilişkileri bize kaybettiğimiz umuda dair pek çok şey söylüyor.

GÖRÜNÜMÜN YOKLUĞU BEDENİ SİLİYOR

Berger görüntülerin hızlıca gelip geçen bir hâle geldiğine dikkat çekerken günümüzde bol miktarda imge bulunduğuna, istediğimiz herhangi bir şeyi istediğimiz zaman görebilmemizin fiziksel görüntü dediğimiz durumu kaybettirdiğine dikkat çekiyor. Çünkü ona göre, eskiden görüntüler elle tutulur bedenlere aitti ve teknolojik yenilikler görüneni var olandan ayırdı. Görünürler artık serap gibi bizler tam da sisteme uygun olarak iştah hâlinde hep daha fazlasını görmek isteyen bir hazzın esiriyiz. Bu da bedeni siliyor, görme iştahı belki de bedeni bir nesneye indirgiyor. Berger’in deyimiyle; “içi boş elbiseler ve arkası boş maskeler seyirliğinde yaşıyoruz.”

Yazarın önemli bir örneği var bu konuda ve üzerine düşününce gerçekten durumu fark ettiriyor. Şöyle diyor Berger; “Herhangi bir ülkedeki televizyon haber spikerini düşünün. Bu spikerler bedensizleştirilmiş olanın mekanik zirvesidir. Onları icat etmek ve onlara bugün yaptıkları gibi konuşmayı öğretmek sistemin yıllarını aldı.” Bunun üzerine düşününce televizyon haber spikerlerini sadece gördüğümüzü ve mekanik bir ses işittiğimizi fark ettim. Robotik bir durum bu, karşımızdakinin bir insan bedeni olduğunu unutturan, bize bir makine hissi veren, aynı tonda akıp giden, bedeni, sesi, mimiği kaybettiren bir konuşma biçimi.

Resim ise her şeyden önce, bizi çevreleyen ve sürekli belirip kaybolan görünürün olumlanmasıdır diyor Berger. Yani bize dayatılan hızla kaybolan imgeler bir anlamda resimlerde anlamını bulur. Resim onu yapan kişi ile nesnesi arasındaki karşılaşmadan doğar ve bu karşılaşma ressamın onu gördüğü hâliyle buluşarak bir yoldaşlık ilişkisi oluşturur. Ve bizler müzelerde başka dönemlerin görünürleriyle karşılaşarak bu yoldaşlık ilişkisini devam ettiririz. Ve çağlar arası ilişki kurmamızı sağlayan görüntüler bize bir rahatlama hissi verir çünkü görünürün hızı içerisinde insan belki de devamlı olarak kaybolacağı hissiyle var olur, bu resimler bize Berger’in işaret ettiği gibi, pek çok şeyin hâlâ aynı göründüğü durumunu hatırlatır; dişler, eller, güneş, balıklar…

Ve görünürün âleminde tüm çağlar kardeşçe, bir arada var olur aralarında yüzyıllar, bin yıllar bile olsa. Haklıdır Berger, bana kalırsa bizler her şeyin çılgınca bir hızla akıp gittiği bir çağda bir resme uzunca bakabilir, onun görünümü ile kendimiz arasında bir bağ kurabilir ve varlığımızı duyabiliriz. İnsanın, yok olan doğanın, dünyanın acısının devamlılığını gerçek imgelerle görür, belki de acımızı ve yalnızlığımızı biraz olsun dindirebiliriz. Bu nedenle Berger’in söylediği gibi; “Bugün varolanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemidir.”

BERGER’İN SANATLA DÜNYA YORUMU

Berger incelediği tablolar ve sözünü ettiği ressamlar üzerinden bir bakıma dünyayı yorumluyor. Feyyum portrelerinden, mağara resimlerine kadar sanatsal bir çerçeve sunuyor. Medyanın insanı imgelerle kuşatmasının neleri götürdüğüne dikkat çekerken, ileriki kuşaklara ben buradaydım, yaşadım demek için kendini kayıt altına aldıran insanların tanıklıklarını gelecek nesillere aktarmak için yaptırdıkları Feyyum portrelerinin, aslında nasıl anlamlı olduğuna işaret ediyor. Bu portreler hiçbir şeye davet etmiyor, kusursuz değiller, ama bizim başaramadığımızı kendileri olarak buradayız diyebildikleri mesajını bize iletiyorlar.

İnsanın suretini kaybetmediği dönemlerin, yaşamda varolduğunu gelecek kuşağa aktarmanın bir yolu olarak bu portrelere günümüzden bakınca sanırım Berger sonuna kadar haklı. İnsanın herhangi birine istendiği an tıklayıp ulaşabildiği ve her defasında yeni bir benlik sunumuyla karşılaştığı bu çağda bu portreler bize varolduğunu gösteren görünümleriyle gerçekten de çok şey söylüyor.

Berger, ele aldığı ressamların duygusal durumlarını, yaşama bakışlarını varoldukları dönem ile birlikte değerlendiririyor. Bizi onların şimdisine götürerek, sanatın bir ifade biçimi olarak nasıl bireysel bir anlam ifade ettiğini gösteriyor. Van Gogh’un ideolojik olarak çıplak, katıksız bir varoluşçuya dönüşmüşlük hissiyle gündelik yaşamı nasıl resmettiğine, Rembrandt’ın karanlıktan çıkmanın bir yolunu arayan ve sadece resim yapmayı sevdiği için resim yapan tavrına, bedensel alanın resmini yapmaktaki ustalığına değinirken, desenleri ile ismini dünyaya bırakmayı başarmış Degas’a, birçok başka sanatçıya ve eserine kendi çerçevesinden yorum getiriyor. Onların varlığı ile sanatları arasında ilişki kurarken, biz insanların sanattan alacağı hazzı nasıl bir direniş olarak var edebileceğimizi söylemeye çalışıyor.

sanat

John Berger, Sanatla Direniş, Metis Yayınları, 2017.

VE FRİDA KAHLO

Berger Frida Kahlo üzerine yazdığı denemede onun sanatına dair ilginç tespitler sunuyor. Onun kendine has yağlı boya yönteminin daha çok dokunma duyusuyla ilişkili olduğunun altını çiziyor. Kahlo’nun resim yaptığı yüzeyi tensel bir dokunuşla işlediğini belirtiyor. Ona göre Kahlo’nun eserlerinde: “Her fırça darbesi, saçın derideki gözenekten büyümesi gibi büyür. Hareket ve malzeme tektir. Başka resimlerde meme ucundan sızan süt damlası, bir yaradan damlayan kan ya da gözlerden akan yaş hep aynı bedensel kimliğe sahiptir yani boya damlası, beden sıvısını tarif etmez, onun ikizi gibidir.” Kahlo gerçek bir tahayyül sunuyor, tarif etmiyor neyi göstermek istiyorsa, onun görünümünü gerçekleştiriyor ve bunu yaparken dokunuşunu tensel bir boyuta taşıyor, buradan yola çıkarak şöyle söylenebilir; Kahlo’nun her çizgisi bir okşayış, hissediş ve belki bu nedenle bu kadar etkileyici ki Berger onun resimlerinde kendi tenine resim yaptığını hayal ettiğini düşünüyor.

Kendi imgesine bu kadar yoğunlaşmış bir ressam nasıl olurda narsisist olmaz? Sorsunu ise Berger şöyle cevaplıyor: “Frida hisseden bir varlık olmanın birinci koşulunun, acıyı hissedebilme kapasitesinin yasını tutar. Kendi sakatlanmış bedeninin hassasiyeti, canlı olan her şeyin tenlerinin farkına varmasını sağlamıştır. Ağaçların, meyvelerin, suyun, kuşların ve doğal olarak başka kadın ve erkeklerin.” Teni fark eden, dokunuşu hisseden, acıyı görülüp geçilen bir durum olmanın ötesinde çekilen olarak bilen bir insanın sanatı bu nedenle Kahlo’nun sanatı. Çünkü onun her dokunuşu gerçek bir duyumsamanın, onun geleceği hayal etmeyen şimdisinin sonucu.

YÜREKLERİN YOLDAŞI BERGER 

“Sanatla Direniş” kitabı insana iyi gelen bir kitap. Berger’in ardından onun değerini, dünyaya bakışındaki o direnci, her şeye rağmen hayatı bir şekilde yaşanır kılmanın önemini hatırlatan bir metin. Berger öyle bir yazar ki otelde boş kalan bir yatağın bıraktığı boşluk duygusunu ve kederini hisseden, yıkılacak hapishanenin yerine elma bahçesi yapılması için belediyeye açık mektup yazan, Marcos ile umudu tekrar bulmaya dair mektuplaşmalarıyla, okuruna iyi ki onun “yetimler ittifakının” bir parçasıyım dedirten bir düşünür.

Marcos şöyle yazmış bir mektubunda; “Size bir çiçek sunmak istiyoruz, bir çiçek diyorum çünkü hepimize yetecek kadar yok ama paylaşırsanız bir tane hepinize yeter, her biriniz minicik bir parçayı saklarsanız ihtiyarladığınızda ülkenizin çocuklarına şunu anlatabilirsiniz: Yirminci yüzyılın sonunda Meksika için savaştım ve buradan onlara destek verdim: insan olduğunu unutmamış bütün insanların istediği şeyi istediklerini biliyordum sadece, yani demokrasi, özgürlük adalet. Yüzlerini hiç görmedim ama yürekleri bizimkiler gibiydi.”

Berger ve “Sanatla Direniş” kitabı için şu söylenebilir son olarak, o yüzlerini hiç görmediği ama yürekleri birbirine benzeyen tüm dünya insanına yoldaşlık etti ve onun dünyayla paylaştığı çiçeğin tohumları baharlarda, bize kalan metinlerle açmaya devam ediyor.


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".