Dikkat bu kitap, bir tarih kitabı değildir!

Yazar - şair Mustafa Fırat ile roman ve şiir üzerine konuştuk. Fırat ''Bir duruşun olacak. Şairlik bunu gerektirir. Şiire saygıyı gerektirir. Samimiyet gerekir bunlar için de'' dedi.

Şerif Fatih

DUVAR – Yazar – şair Mustafa Fırat yeni kitabı Dersaadette Sabah Cesetleri adlı polisiye romanı ile okuyucuyla buluştu. Şiirleriyle tanıdığımız Fırat’a, romanını ve güncel edebiyata dair fikirlerini sorduk.

Dersaadette Sabah Cesetleri ilk polisiye romanınız. Romanın daha giriş cümlesinde bir şair tarafından yazıldığı anlaşılıyor. Romanın yazılış hikayesinden bahseder misiniz?

Geçenlerde mezun olan bir öğrencim ile sohbet ediyorduk. Bir gün sınıfta işgal yıllarıyla alakalı İstanbul manzaralarından dem vurmuşum. Sonra eklemişim bunun bir romanını yazmayı düşünüyorum. Yıl 2002. Yani böylesi bir çalışma aklımda varmış. Yaklaşık 15 yıl önce. Fakat geçen yıl Samsun’da, kitap fuarında, Samsun’un atmosferi beni çok etkilemiş olacak, orada sevgili dostlarımın arasında, bir polisiye roman yazmaya karar verdim arkadaşlar, dedim. Sevgili Kenan Bıyıklı ve Kadir Aydemir. Şaşırdılar tabii. Kenan, böyle ani çıkışlarım karşısında hep beni irdeler, kışkırtır.

Biraz detaya giren sorular sorar, arkasından kendi düşüncelerini paylaşır. Bir kahvaltı sofrasında siz düşünün neler çıktı? Sonra o anlattı. Onun da böyle bir arzusu var imiş. Yaz dedim. İlk ben bitirdim. O hâlâ yazıyor. İstanbul’a döndüğümüzde çalışma odamda arşivlediğim o yıllara ait fotokopiler vardı. Kütüphaneden vaktiyle çıktısını aldığım bilgiler… Sözü fazla yormayayım. Orada bu kitabın doğuşunu hazırlayan bir gazete haberidir. İşgal yıllarında çıkan bir gazete.  Hadisât Gazetesi’ndeki makale.

Muhalif bir gazete. Süleyman Nazif ve Cenâp Şahabettin’in bir hareket ettiği ve çıkardığı bir gazete. Bu iki önemli şair ve yazar bir önceki dönemin de çok tesirli kalemleri. Bizde fazla Tevfik Fikret gibi bilinmiyor mesela. Şunu söyleyebilirim. Cenâp Şahabettin’in yazdıkları karşısında kimse duramıyor. Kalemi sivri. Özellikle düzyazılarından bahsediyorum. “Nesr-i Harp”. Zaten orijinal bir şiiri var o ayrı bir mesele.

Özellikle Servet-i Fünûn dönemi şairlerinden alıntılar ve göndermeleriniz dikkat çekiyor. Süleyman Nazif üzerine inşa edilmiş bir roman. O dönemi seçmenizin özel bir nedeni var mı?

Çok beğenirim o dönemi. İnanılmaz bir hüzün vardır. Melankoli dip yapmıştır. Kara bulutların ülke toprakları üzerinde dolaştığı yıllar. Bir yandan baskı var Servet-i Fünûn döneminde. Kimse ağzını açamıyor. Açsa sürgüne gönderiliyor. Muhbirlerin kol gezdiği bir dönem. Ama her şeye rağmen kırılgan edanın yanında bir dik duruş hâli vardır o dönemin şairlerinde. Zihnimde büyüttüğüm ve takdim ettiğim karakterimiz Ali Cânib orada kimin akrabası? Hâl böyle olunca olaylar ve örgü de bu değerli isimler arasında geçiyormuş gibi oluyor. Servet-i Fünûn şairlerinden alıntılar var. Ama Milli Edebiyatın içinden çıkmış isimlere de dikkat etmek lazım. Sonuçta bu roman, milli beraberlik duygularını okşayan bir kitaptır aynı zamanda. Şunu da hatırlatayım. Dersaadette Sabah Cesetleri, Attilâ İlhan’a, onun aziz hatırasına da bir göndermedir. Ona ithaf edilmiştir. Ve bir ek: “Dikkat bu kitap bir tarih kitabı değildir!” Alt başlığı ile de bilinmesi gerekir.

mustafafirat

Dersaadette Sabah Cesetleri, Polisiye Roman, Mühür Kitaplığı, 144 sf.

SİZ İYİYSENİZ HERKES İYİ OLUR

Süleyman Nazif’in, Kara Gün adlı yazısından sıkça söz ediyorsunuz. Şair ve yazarların hiçbir otoriteye bağlı kalmadan gerçekleri yazma ve bedeli ne olursa olsun bu tavırdan vazgeçmemeleri vurgusu Süleyman Nazif ve yazdıkları üzerinden yapılıyor romanda. Bugünün şair ve yazarlarına bir eleştiri olarak kabul edebilir miyiz bu tavrı?

Siz iyiyseniz herkes iyi olur. Bakışla alakalı. Nasıl okuduğunuzla alakalı. Elbette o makaleyi aralarda tekrar etmemin sebebi var. Çünkü o dönemde o makale insanlarda bir umudun hep var olduğunun da kanıtı. Çok tesirli. Onun gibi o dönemde ne gazete haberleri ve yazıları çıkıyor. Düşünün. Koskoca bir imparatorluk tarih sahnesinden silinmek üzere. Yabancı devletlerin çok önceden belki de 1856 Paris Antlaşması’yla senaryosunu yazdığı iğrenç ötesi bir plan. Bu yapılan antlaşma bize bir zafer kazandırılıyormuş gibi yapılan bir antlaşma. İngiltere ve Fransa olmasa Ruslar çoktan İstanbul’a girmişti.

Düşünün. ‘Hasta Adam’ı ameliyat masasında yarım bırakmak arzusu var içlerinde kök salan. Her şey bir plan dahilinde. İstanbul’u işgal eden devletlere bakın. 13 Kasım 1918’de kirli oyun bir saat gibi işledi. Önce donanmalarıyla geldiler İstanbul’a.

167 gemi. Ne hikmetse en çok da İngiltere ve Fransa’nın askerleri topraklarımıza ayak basıyor. İlk onlar! Bunu İtalyanlar ve Yunanlılar takip ediyor. Çok büyük oyunların sonunda içimizi ısıtan bir güneş her zaman doğmuştur. Kara Gün haberi çıkıyor. Süleyman Nazif, Türk milletinin tarihinde böyle bir işgal yaşamadığının altını çiziyor. Haber o derece etkili oluyor ki işgal kuvvetleri komutanlığı bir bildiri yayımlıyor. Tanıdık gelen söylemler! İşgalin geçici olduğundan tutun da padişah ve halifeliği korumak ve güçlendirmek için işgalin gerçekleştirildiğini, Azınlıklara bir katliam yapılırsa İstanbul’un Türklerden alınacağını, herkesin padişahlık makamının vereceği kararlara uyacağını vs vs…

Kılıfına hazır edilmiş her şey. Saat işlemeye devam ediyor. Gaye belli. Ama neyse ki Rum güzeli Elena gibi insanlar da var. Dürüst ve vatanını seven. Vatanını mı sadece? Ali Cânib’i de.

Sonra ne mi oluyor? Okuyunuz. Samsun’a çıkış bu yüzden önemlidir. Beni, Samsun bu yüzden etkilemiştir. Ve bu romanın tohumu burada bu yüzden atılmıştır. Otorite o dönemde işgal kuvvetleri komutanlıkları. Padişahın bir otoritesinden bahsedemeyiz. Onlar söylüyor, o yapmak zorunda bıraktırılıyor. O sadece saray ve çevresinde etkili. Üzücü; ama gerçek. Bugün böylesi oyunların değişik versiyonları oynanıyor. Ortadoğu’ya bakın. Bizim üzerimizde de bugün bu oyunlar oynanıyor. Fakat unutulan bir şey var! Cumhuriyet’i ilan eden yedi düvele göğüs germiş bir milletin çocuklarıyız biz. Bu oyun bizim topraklarımızda sökmez.

Buna kimse izin vermez. Vermeyecek de. Bugünün şair ve yazarlarına benim bir eleştiride bulunmam söz konusu değil. Onların da zihinleri ve kalpleri açık. Ne diyordu İstiklâl Marşı şairi: “Allah milletimize bir daha böylesi bir marş yazdırtmasın!” Ali Cânib’i bu romanda takdim etmiştik. Bir sonraki kitapta neler olacak? Ali Cânib kaldığı yerden devam edecek. Sarsıcı, gerilimi yüksek, şaşırtan, betimlemeleri yoğun bir ikinci kitap gelecek. Bakalım…

2000’li YILARIN HER SANTİMETREKARESİNDE EMEĞİ OLANLAR ANTOLOJİDE YOK

Bir şair olarak, geçtiğimiz ay çıkan 2000’li yıllar antolojisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

musto

.

Düşünemiyorum. 2000’li yılların şiirinin her santimetrekaresinde emeği olan biri olarak ben yokum orada. Olsam da aynı şeyleri söylerdim. Bu kendinden menkul antolojiyle ilgili ilk tartışmayı facebook üzerinden ben başlattım. İyi mi oldu onu da bilmiyorum? Sonra zaten yer yerinden oynadı. Olmayanlar arsında sadece ben mi yokum? Birçok olması gereken kişi de yok! Şeref Bilsel, Emel İrtem, Gökçenur Ç., Kadir Aydemir, İsmail Cem Doğru, Berna Olgaç, Emel Koşar, Hilal Karahan, İlhan Kemal, Fuat Çiftçi, Didem Gülçin Erdem yok…

İsimler daha da çoğaltılabilir. Şiiri olmayanların çok olduğu bir antolojide olmamak sanırım çok iyi. Ama inan, buna bir seçki deseydi hazırlayıcı kimsenin umurunda olmazdı. Kimse sözü yormazdı. Kimse oturuşunu değiştirmezdi. Hazırlayıcının yetkinliği yok.

Ehliyet çok ceza almış iptal edilmiş. Ehliyeti olmayan birinin yola revan olması tehlikeli. Tıpkı burada olduğu gibi. Orada jürinin arkasına sığınarak ki genelde bu arkadaşta hep böyle işler görürsünüz. Şöyle sırtı sıvazlanır, ne yaptığına ne yazdığına bakılmadan, ödüllendirilir ve önümüze salıverilir… Bizler de ses çıkarınca ‘kötü’ ilan ediliriz. Ben onun kadın takma adıyla yazdığı şiirleri bilirim. Sonra ne olduysa kendi adını kullandı.

Az buçuk kendine, dostları sayesinde yer açtıktan sonra, abilerinin peşinden hep bir şeylerden dert yanarak, sızlanarak, proje peşinden koşmak suretiyle ayrılmamakla kendine bir yol haritası çizdi. Nasıl, nereden pastadan bir dilim alırım anlayışıyla! Fakat üzülmemekte fayda var. O dilim, bu kitap boğaza takılı kaldı. Artık o sözüm ona antoloji çıktıktan sonra kimsecikler onu kaile almayacaktır.

Üstelik bir şiir kumaşı varken… Diyeceğim şudur: Şimdi bir duruşun olacak. Şairlik bunu gerektirir. Şiire saygıyı gerektirir. Samimiyet gerekir bunlar için de. Ben, sadece orada, bu antoloji içinde yazan kalemlere üzülüyorum. Böylesi bir çalışmaya anladığım kadarıyla, kendilerinin bile haberleri yok, alınan şairlere dikkat kesilmemişler… Yok her şeyi biliyorlar ise bu daha vahim bir durum. Ama böyle bir çalışmayı hakkıyla yapacak bir iki kişi var. Onlardan biri Şeref Bilsel.