'O linci anlatmak bir yılımı aldı'

Hikmet Hükümenoğlu, yeni çıkan romanı Körburun'la ilgili sorularımızı yanıtladı. Hükümenoğlu'na göre yaşananların tortusu nesilden nesile miras kalıyor.
Fotoğraf: Muhsin Akgün

Emrah Kolukısa   emrahkolukisa1968@gmail.com

DUVAR – Geçtiğimiz günlerde beşinci romanı Körburun‘u yayınlayan Hikmet Hükümenoğlu, bu romanı yazmaya karar verdiğinde anlatıcı olmanın sihrine kapıldığını söylüyor. Hükümenoğlu, “Kafamda birbirinden bağımsız olarak kurgulamaya başladığım kısa öyküler, kalemi elime aldığımda birleşip kök saldılar. Diğer bir deyişle, başta ne böyle bir hikaye, ne de böyle bir roman planlamıştım. Öykü anlatmanın psikolojisine kafayı taktığım bir dönemdi, sanırım ‘anlatıcı’ olmanın sihrine kaptırdım kendimi. Binlerce yıl önce geceleri ateşin başında anlatılan öykülerden 1001 Gece Masalları’na uzanan, oradan da günümüze kadar gelen böyle bir sihir var. Anlatanı da, dinleyeni de sarhoş ediyor” diyor.

Hikmet Hükümenoğlu’yla Körburun’u, coğrafyamızın ruh hallerini ve umudu konuştuk.

Körburun aslında var olmayan bir ada değil mi? Ancak anlatılan tarihsel dönemlerde yaşananlar gerçek. Böylesi bir tercih sizi daha mı özgür kıldı?

Körburun, Prens Adalarına ilave ettiğim hayali bir ada. Ama varlığı dışında gerçeküstü herhangi bir özelliği yok. Büyükada, Heybeliada ve Kınalıada’nın belirli özelliklerini taşıyan, fakat ne turistlerin ne de İstanbulluların rağbet ettiği, biraz daha uzak, daha küçük ve daha içine kapalı bir ada. Böyle bir mekan seçmemin iki sebebi vardı. İlki dediğiniz gibi, kurgusal özgürlük. Gerçek adaların tarihlerini ve coğrafyalarını kafamdaki öyküye uydurabilmek için bozmak istemedim. İkincisi ise yazarken kendi kendime oyunlar kurma heyecanım.

Romanda çok farklı karakterler var. Size göre romanınızın ana karakteri hangisi?

Her bölümde karakterlerden biri ön plana çıkıyor, diğer bölümlerde biraz geri çekilip ana öyküdeki rolüne devam ediyor. O açıdan her karaktere eşit mesafede durmaya gayret ettim. Ancak Seher, tüm karakterleri birbirlerine bağlayan bir rolde olduğu için sanırım romanın kahramanı sayılabilir. Hem de ilk 250-300 sayfada ortalıkta görünmemesine rağmen. Ancak duyduğum kadarıyla, okurların en çok gönlünü çelen kahraman, Neriman Abla –ki öyle olacağını tahmin ediyordum.

6-7 Eylül olayları, muhtıralar, Kıbrıs sorunu gibi politik bir dönemi anlatmasına rağmen aslında bu politik dönemin insan üzerinde bıraktığı ruh hallerine daha çok yoğunlaşıyorsunuz . Neden böyle bir dönemi seçtiniz?

Aslında tek bir dönem değil, yakın tarihimizin çok uzun bir kısmı. Roman 1960 yılında başlıyor, 90’lara kadar geliyor. O otuz yıl zarfında toplumumuzun ruh halini belirleyen çok kritik dönemeçler var. Dahası, yaşananların tortusu nesilden nesile miras kalıyor. Belki 80’lerde doğan okurlar o olayları bilmiyor ama her gün, her saniye o olayların yankılarının belirlediği bir atmosferde yaşıyor.

Körburun karakterleri aslında hep biraz mutsuz…. Çok fazla umut taşımıyorlar. Neden? Siz de umutsuz musunuz?

Umudum gitgide azalıyor diyebilirim. Belki yaşım ilerlediği için. Belki de zor zamanlarda yaşadığımız için. Aslında böyle söylediğim zaman kendime kızıyorum, hangi zaman kolaydı ki? Öte yandan umut taşıyan karakterler de var romanda. Özellikle kahramanlarımdan birinin öyküsünü gayet umutlu bir şekilde noktaladığımı düşünüyorum. Benim de içimde kalan son umut kırıntılarını canlı tutmak için çabaladığım söylenebilir.

korburun

Körburun, Can Yayınları etiketiyle çıktı.

O BÖLÜMÜ YAZMAK BİR YILIMI ALDI

Karanlık bir yemek gecesi bölümü var. Okurken bile insanın içini sıkıştırıyor. Neredeyse adanın tamamının da içinde olduğu bir bölüm. Siz de yazarken zorlandınız mı?

Çok zorlandım. Anlattığım olaylar zaten asap bozucu. Sıradan insanın içindeki kötülüğü, bunun zaman zaman kabarıp kalabalıkları ele geçirmesini ve linç psikolojisinin ortaya çıkmasını ele alıyorum. İnanın yazarken insanın yüreği daha fazla sıkışıyor. Beni zorlayan bir yönü de teknik açıdan altından kalkması güç bir bölüm oluşu. Çok uzun, çok fazla karakter ve bakış açısı var, tempoyu hiç düşürmemek gerekiyor, dahası böyle korkunç olayları kurgularken vasat duygu sömürüsüne kaymamak gerekiyor. Bütün romanı yazmak üç yıl sürdüyse, sırf o bölümü içime sinen kıvama getirmek bir yılımı aldı diyebilirim.

Biraz da çalışma disiplininizi merak ediyoruz . Her yazarın farklı çalışma sistemleri vardır. Siz nasıl çalışırsınız?

Disiplinli olmak için sürekli çaba harcıyorum. Roman yazarken her sabah masanın başına oturuyorum, doğru düzgün tek bir paragraf yazamadığım günler oluyor ama yine de öğlene kadar o masadan kalkmamak için kendimi zorluyorum. Sonra her gün spora gidiyorum, o da ruh sağlığım açısından gerekli. Ayrıca fiziksel olarak belirli bir dengeyi tutturmanın yazmama da olumlu etkisi olduğuna inanıyorum. Spordan sonra normal günlük hayat. Gece tekrar kafamı toplayıp birkaç saat daha çalışıyorum. Uyku konusunda çok disiplinli olduğumu söyleyemem.

Bundan sonraki romanınız hakkında kafanızda bir şey var mı?

Henüz yok. Roman olacağından bile emin değilim.

KİTAPTAN

“Birazdan güneş doğacaktı. Uyuyan cırcırböcekleri uyanacak, yorulanlar uykuya dalacak, insanlar yataklarından kalkıp kahvaltı masasına geçecekti.Yıldızlara bakılırsa bulutsuz, rüzgârsız, ılık bir gün olacaktı.Önce uzaktan düdük sesi duyulacaktı, sonra şehir hatları vapuru, yosunların kokusunu kabartan köpükler çıkararak iskeleye yanaşacaktı.İçi her zamanki gibi çay ve mazot kokacaktı. Halatlar atıldıktan birkaç dakika sonra hemen toplanacaktı; vapur Körburun’da çok beklemeyecekti çünkü Seher’den başka yolcusu olmayacaktı büyük olasılıkla.”

HİKMET HÜKÜMENOĞLU KİMDİR?

Hikmet Hükümenoğlu, 1971’de İstanbul’da doğdu. Kar Kuyusu (2005) Küçük Yalanlar Kitabı (2007), 47 Numaralı Kamara (2010) ve 04:00 (2012) isimli romanları yayımlandı.