Murakami'de sembol

Sputnik Sevgilim’de Haruki Murakami’nin sevdiği bütün temalar yer alıyor: bir neden olmaksızın ortadan kaybolan kadınlar, duman gibi havaya karışıp yok olan kediler, bulunamayan cisimler, beden dışı deneyimler, paralel zaman boyutuna geçiş…

Google Haberlere Abone ol

Asuman Kafaoğlu-Büke  [email protected]

Murakami okumanın çeşitli yolları var. Romandan ne alacağınız nasıl okuyacağınıza bağlı. Salt fantastik roman olarak okunabileceği gibi psikolojik derinlikleriyle de okunabilir Murakami romanları. Onaltı yıl önce yazdığı, ülkemizde yeni yayımlanan Sputnik Sevgilim’de yazar, romanın nasıl okunacağına ışık tutuyor, hatta sadece bu romanı için değil, diğer kurgu eserleri için de fikir veriyor. Ama önce romana bakalım.

Sputnik Sevgilim’de Haruki Murakami’nin sevdiği bütün temalar yer alıyor: bir neden olmaksızın ortadan kaybolan kadınlar, duman gibi havaya karışıp yok olan kediler, bulunamayan cisimler, beden dışı deneyimler, paralel zaman boyutuna geçiş… Bunca doğaüstü olaya rağmen roman basit bir aşk üçgeni ile başlıyor. Anlatıcı K., hayattaki tek dostu Sumire’ye aşık. Sumire ise o güne kadar kimseyi sevemeyeceğini zannederken, bir düğünde tanıştığı kendisinden on yedi yaş büyük, Myu adında evli bir kadına kapılıyor. K.’nın aşkı gibi Sumire’nin aşkı da karşılıksız. K. bir ilkokul öğretmeni, çocuklara çok güzel ders anlattığını, iyi bir öğretmen olduğunu ama öte yandan yalnız bir ruh olarak herkesten uzak yaşadığını öğreniyoruz. Sumire’yi tanıyana kadar kendisini bir başka insanın anlayabileceğini sanmıyor, kendisine kitaplar ve müzik içinde bir yaşam kuruyor. Sumire aslında onun diğer yarısı gibi, çok iyi anlaşıyorlar, sanattan aynı şekilde zevk alıyor, benzer düşünceler geliştiriyorlar. Saatlerce edebiyat, felsefe ve müzik üzerine sohbet ediyorlar ama K. açısından hep bir eksiklik var, ilişkileri asla fiziksel yakınlığa dönüşmüyor; tutkuyla sevdiği kadına bu kadar yakınken aşkına hiçbir zaman karşılık alamıyor.

haruki-murakami-sputnik-sevgilim Haruki Murakami’nin Yaban Koyununun İzinde, İmkânsızın Şarkısı, Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, Zemberekkuşu’nun Güncesi, Sahilde Kafka, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, 1Q84, Koşmasaydım Yazamazdım, Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları, Uyku ve Kadınsız Erkekler isimli kitapları da Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Sumire, yazar olmayı isteyen, yirmili yaşlarında genç bir kadın. Üniversiteyi kitap yazmak için bıraktığından beri, ailesinin desteğiyle hayatını sürdürüyor ve hiç durmadan yazıyor ancak Myu ile tanışıp ona aşık olduğundan beri esin perisi Sumire’nın yanına uğramıyor. Özel üretim şaraplar ithal eden Myu, Sumire’ye iş teklif edince fazla düşünmeden kabul ediyor. Böylece hem sevdiği kadınla yakınlaşacak hem de yazamadığı süreç içinde para kazanabilecektir. Myu küçük şarap üreticileriyle görüşmek için İtalya ve Fransa’ya yaptığı iş gezisine bu sefer Sumire’yi de götürür. Aslında Myu konser piyanisti olmak üzere Fransa’da eğitim görmüş ve hayatının bir bölümünde başarılı bir piyanist olarak konserler vermiş biri fakat yaşadığı bir olay sonrasında piyanonun kapağını bir daha açmamak üzere kapatmıştır. Avrupa’da yaptıkları bu iş gezisinde iki kadın konser ve festivallere giderler, ortak zevkleri sayesinde bundan büyük zevk alırlar. Fransa’da karşılaştıkları Myu’nun eski bir dostu küçük bir Yunan adasındaki evinin anahtarı verir ve oraya gitmeleri için ısrar eder, Japonya’ya dönmeden önce özgürce bir tatil yapmak için adaya giderler.

SADE BİR KURGUYA SAHİP

Buraya kadar sıradan diyebileceğimiz, klişelerle dolu anlatı, iki kadın Yunan adasına geldikten dört gün sonra yön değiştirmeye başlar. Sumire ile Myu yakınlaşmış, birbirlerine geçmiş sırlarını anlatmaya başlamıştır. Patron ile asistanı gibi değildir artık ama öte yandan iki sevgili de değillerdir; ilişkileri belirsizliğini korur. Bu gezi sırasında iki kadının yaşadıklarını Sumire’nin K.’ya yazdığı mektuplardan öğreniriz. Sonra bir gün Myu’dan telefon gelir K.’ya, Sumire’nin kaybolduğunu, adanın hiçbir yerinde bulunamadığını ve yakın dostu olarak hemen adaya gelmesinin iyi olacağını söyler. Romanın bundan sonraki bölümleri Sumire’nin yazdıklarının izinde olayların çözülmeye, Sumire’nin başına ne gelmiş olabileceğinin anlaşılmaya çalışılmasıyla geçer.

Haruki Murakami’nin bu romanı daha önceki yapıtlarıyla karşılaştırıldığında sade bir kurguya sahip, olay örgüsünü bir arada tutan noktalar belirgin ve az. Sadece üç kahramanın, bir yıldan az bir süre içinde yaşadıkları bir süreç anlatılıyor. Kahramanların her birinin çocukluğu, gelişimi, aile yapısı, travmaları ise, hep belli bir mesafeden bakarak, neredeyse dışarıdan gözlemleyerek, nesnel geri dönüşlerle veriliyor. Fakat bütün bunlar Murakami’nin kurgusunun zayıf yönleri, onun romancı olarak yeteneği tam da bu klasik olay örgüsünün dışına çıktığında görülüyor. Metaforlarla zenginleştirdiği doğaüstü olaylar onun gerçek imzasını taşıyor.

İŞARET İLE SEMBOLÜN FARKI

Murakami romanın başlarında bir soru sorduruyor kahramanlarına: “işaret” ile “sembol”ün farkı nedir? Her şeyi basitleştirerek on yaşındaki ilkokul öğrencilerine anlatmayı beceren K., aradaki farkı açıklıyor: “Japon imparatoru Japonya’nın sembolü ama Japonya imparatorun sembolü değil,” oysa bir şeyi işaret ediyorsa o zaman iki şey eşdeğer olur. Sembol söz konusu olduğunda ok tek yönü gösterir, işarette ise iki şey arasında eşitlik işareti vardır “yani, her ikisinin de birbiriyle yer değiştirme imkanı vardır; a=b ile b=a’nın aynı olması gibi. Daha basit ifade edersek, bu, işaret anlamındadır.”

Roman içinde bu çok net bir açıklama gibi görünmüyor fakat Murakami’nin kafasında işaret ile sembolün farkını anlamamıza yarıyor. Yazarın romanlarını anlamak için çok önemli bir anahtar bu. Murakami bazen bir bilim adamı titizliğinde işaretler verir, örneğin Myu genç kızken başından geçen bir olay saçlarının bir anda bembeyaz olmasına neden olmuştur, karakterin fiziksel görünüşü değişmiş, gerçeklik dünyasında farklı birinin görünümüne bürünmüştür. Yeni ve farklı biri olduğunun işareti olarak alırız bu değişimi. Fakat Myu’nun yaşadığı travma aynı zamanda bir sembol olarak da ele alınabilir, o durumda gerçeklikten kopuk olarak başka bir şeyin izini sürmek gerekir; bir insan bir anda tamamen farklı birine dönüşebilir mi sorusunu sordurur bize.

KORKULARIN YÖNETTİĞİ KAHRAMANLAR

Murakami’nin romanlarında çok sık öykü içinde öykü ile karşılaşırız. Bunlar kapsül öykülerdir ve bir bakıma romanın gizini içlerinde saklarlar. Aslında romandan kopuk bir hikaye ya da kahramanlardan birinin gördüğü bir rüya gibi anlatılır fakat içinde romanın kapsül anahtarını saklar. Sputnik Sevgilim’in içinde de böyle birkaç öykü yer alıyor. Bunlar sayesinde okuru farklı boyuta taşıyor yazar. Sumire kaybolduktan sonra diskette bulunan iki dosya bu görevi görüyor bu romanda. Şimdi bu öyküleri sembol olarak ele alırsak, tecavüz, saldırı gibi ağır olaylar karşısında kahramanın bilincini kapattığı ve olaylarla baş edebilmek için zihinsel bir kaçışı olarak değişime gittiğini söyleyebiliriz fakat eğer Murakami’nin istediği (sanırım) şekilde bu öyküleri işaret olarak ele alırsak, o zaman roman bambaşka anlamlar kazanır. Kahramanlar paralel bir evrende, paralel bir zaman boyutuna geçmiş, orada başka bir gerçeklik içinde yaşamayı seçmiş olabilir. Murakami’nin kahramanlarını korkuları yönetir. Korku ve endişe kıskaçları belirler hayatlarını. Bir metafor olduğunda bile bunun izleri hayatın her alanına yayılır. Örneğin Sumire’nin adı “Menekşe” anlamına gelir, annesi ona bu ismi Goethe’nin şiiri üzerine Mozart’ın bestelediği şarkının adı olarak vermiştir. Sumire annesinin bu şiirdeki menekşenin acıklı hikayesinden etkilenmesine kızar “… şarkının aslı, ovada açan güzel bir menekşenin, dikkatsiz bir çoban kızı tarafından üzerine basılıp ezilmesini anlatıyordu. Hatta kız, ezdiği çiçeğin varlığında haberdar bile değildi. Goethe’nin şiirinde ne bir arınma ne de bir öğreti vardı.” Sumire’nin hayatında sembol olan menekşe, şiirin anlamını öğrendiğinde işarete dönüşüyor, varlığı ile eşitleniyor.

AYNANIN DİĞER TARAFI

Haruki Murakami’nin romanları gerçekten benzersiz yapıtlar, hiçbir günümüz yazarına benzemeyen bir kurgu yapısına sahip. Bunu dedikten sonra romanlarının bazı eleştirmenler tarafından topa tutulmasını da anlamamak mümkün değil. Zayıf ve gelişmemiş karakterler, klişe durumlar ve hepsinden önemlisi, aşırı özetleme tekniği ile anlatılan olaylar fakat bütün bu eksiklikleri bir metaforla renklendiren, yepyeni bir anlam veren bir yönü de var. Yazarın dehası, karanlık bilinçaltını gerçek bir yere dönüştürmesi. Doğaüstü olayları büyük bir sükunetle anlatabilmesi, neredeyse şaşkınlık yerine bir rahatlama sunması. Sumire kaybolduğunda K.’nin açıklaması belki bunu en güzel dile getiriyor: “Bir teori oluşturmaya karar verdim. Sumire, diğer tarafa geçmişti. Böyle bakınca pek çok şey açığa çıkıyordu. Aynanın diğer tarafına geçmişti…” Başka bir romanda tam bu noktanın açıklanmasını bekleyecekken, Murakami’nin romanında bu karanlık nokta içinde kayboluş açıklamanın kendisi oluyor.