YAZARLAR

Kendimiz için

İstediğimiz her şeyi kendimiz için istemeliyiz, toplum için değil. Soyguncu ekonomiye, zorba siyasete itirazımızın sürdürülebilir olması için böyle olması gerekir.

“Endişeli muhafazakârlar” olarak kodlanmış dindar kitleyi muhalefetin bir parçası yapmaya yönelik söylem ve çabaların, muhalif kanatta belli bir kesim tarafından değersizleştirildiğini görüyoruz. Anlamsız bir tavır. Ya ufukta beliren müstakbel seçim zaferinin erken sarhoşluğundan olabilir bu, ya da alınacak rövanşın çekiciliğinden. Her ne sebeple olursa olsun, doğru bir tavır değil; sebepleriyle birlikte doğru değil.

Öncelikle, “endişeli muhafazakârlar” derken (2023’e doğru muhalefete yanlamış bazı uyanıkların da içinde yer aldığı) dar bir iktidar seçkinleri grubunu değil, toplumun epeyce geniş bir kesimini oluşturan dindar kitleyi kastettiğimizi belirtelim. Toplumun bu kesimi, evet kabul (onlardan sınıfsal konumlarının gereğini yapmaları çok fazla beklenmiyordu ama hiç değilse) kültürel kimliklerinin, yani dindarlıklarının gereğini yerine getirmeleri beklenirdi ama yapmadılar ya da yapamadılar; yolsuzluk, adaletsizlik, iftiracılık karşısında dindarlığın vazgeçilmez değerlerini politik tavırlar olarak ortaya koyabilirlerdi ama koymadılar ya da koyamadılar, buna diyecek bir şey yok. Ama bunun tarihimizden, siyaset kültürümüzden, sosyolojimizden gelen sebeplerini görüp anlamak başka, “Akılları şimdi mi başlarına geldi?” deyip “Oh olsun!” demek başka.

Seçkinci modernleri böyle bir tavır içinde görmenin tuhaf bir tarafı yok ama “Halk olmadan bir şey olmaz” diyen solcular, sosyalistler neden böyle davranır ona kafa yormak gerekiyor.

Bütün “az gelişmiş” ya da “gelişmekte olan” ülkelerde olduğu gibi bizde de aslında toplumun geniş kesimlerinin (yoksulların, emekçilerin, ücretlilerin) yapması gereken bir işi, demokratik, eşitlikçi ve adil bir toplum yaratma işini, yaratamasa da en azından bu yolda toplumun geniş kesimlerinin itiraz etme işlevini, toplumun o küçücük eğitimli kesimi, çoğunlukla da solcular, sosyalistler üstlenmiştir; bu küçük eğitimli kesim büyük kalabalıklar adına söz almıştır hep. Eyleme geçmişse, kendisi için değil de halkın ya da toplumun kurtuluşu için eylemde bulunuyordur. Bu da onun zihninde kendisine dönük çok net bir “topluma adanmış kahraman” imgesini geliştirmiştir. En ikonik ifadesiyle Steinbeck’in “Bitmeyen Kavga” romanının son cümlelerinde vardır bu bakış: Devrimci Mac, polisler tarafından vurulan yoldaşı Jim’in cesedi başında “O, kendisi için hiçbir şey istemedi...” der; “Kendisi için bir şey istemezdi o.”

Roman, bütün genç devrimcileri büyüleyen bu sözlerle biter.

Halbuki yanlıştır bu bakış. İstediğimiz her şeyi kendimiz için istemeliyiz, toplum için değil. Soyguncu ekonomiye, zorba siyasete itirazımızın sürdürülebilir olması için böyle olması gerekir.

Kimsenin alın terinin sömürülmediği, kamu kaynaklarının iktidar seçkinlerine akıtılmadığı, herkesin kendi kimliği ve değerleriyle hür yaşayacağı bir dünyayı niçin isterim? Çünkü öylesi hoşuma gidecek, ancak orada onurum zedelenmeyecek, ancak orada huzur bulacağım. Böylesi bencil duygularla isterim ben adil ve eşitlikçi bir sistemi. Şayet kendiniz için değil de toplum, yani başkaları için isterseniz, o başkaları sizin isteğinize uymadı diye rahatlıkla toplum düşmanı olabilirsiniz; topluma küser, bir sahil kasabasına çekilip roman filan okursunuz.

Halkı “bidon kafalı” gören siyasal elitizmin beslendiği kaynak da budur; eğitimli kesimin toplumla kavgalı hale gelmesinin de, halka kızmasının da, “Bu millet adam olmaz” demesinin de psikolojik sebebi budur. Halbuki toplumun yüz adım önüne fırlayıp “Hadi buraya gelin” demekle toplum ilerlemez; yanınıza gelmiyor, ilerlemiyor diye de ona kızılmaz. Türkiye’nin modern siyasi tarihinin kaderi budur. O yüzden, geçmişte Milliyetçi Cephe hükümetlerinin, 12 Eylül’ün, Özal’lı ANAP’lı yılların ardından nasıl ki “Biz zamanında uyarmıştık” demenin bir anlamı yok idiyse, bugün de yok. AKP’li yıllarda bir şeylere itiraz ettiysek bunu kendimiz için istemişizdir; öyle olmalıdır, öyle olmalıydı.

Üstelik kendimiz için istemiş ve bundan sonra da kendimiz için isteyecek olsak bile kendi başımıza önemli bir siyasal güç olacağımızı varsaymamız için yeterli bir sebep yok. Önem arz eden siyasal güç, toplumun yönetilen sınıflarıdır, ki onlar insanoğlunun kendi koşullarını kendi elleriyle radikal biçimde değiştirebileceğini, kendindeki bu müthiş dönüştürücü potansiyeli tepesine çullanmış otokratlar kadar kavrayabilse, bizlerin kendini adamışlığına da hiç ihtiyaçları kalmayacak. Ama öyle bir koşul yok.

O yüzden, toplumun hatırı sayılır bir bölüğünü oluşturan “endişeli muhafazakârları” kazanmaya çalışmak, değersizleştirilecek bir hamle değildir. Hele ki iktidardan gitmemek için her yolu deneyeceği ya da en azından seçime toplumsal gerilimi tırmandırarak gideceği dedikodusu (üstelik rasyonel temelleri olan dedikodusu) yapılan bir yönetimin iş başında olduğu bir zamanda hiç değildir. Ülkenin ana muhalefet lideri siyasi cinayetler olabileceği endişesini dile getiriyor (İYİ Partili Koray Aydın da buna destek veriyor), düşünün. Yandaş bir gazeteci “kan akar” diyor. İktidara seçimle gelindiği için seçimle gidilmesi son derece normal olması gereken bir ülkede son derece normalmiş gibi konuşulan şeyler bunlar.

Kendinden olmayanla ilişkide her türlü tavizi küçümseme, içinde bulunduğumuz bu kendinden olmayana yönelik öfke ve düşmanlık döneminde (ve belki de bu öfke ve düşmanlığın bir noktadan sonra dizginlenemeyecek bir şiddete doğru gideceği bir dönemde) yol gösterici olabilir mi? Şüphesiz ki hayır. Bu koşullarda hiç kimseye burun kıvırma lüksünüz olamaz. Açıkça kibirdir bu.

Bu türden muhalif simalara her bakışta akla hep o efsane geliyor, başka zamanlarda başka yerlerde yazıldı söylendi, yine söylensin:

Roma soylularından Curtius, bir yer sarsıntısı yüzünden açılan büyük bir yarığın kapanması için Roma’nın en kıymetli servetinin içine atılması gerektiğini duyar duymaz, hiç düşünmeden atının üzerinden kendini atıvermiş, yarık da kapanmış.

Bizim bir Curtius’umuz var mı? Türkiye toplumunun tam orta yerinde açılmış o büyük yarığı hangimiz kapatabilir?

Öyleyse “endişeli muhafazakârları” kazanmaya yönelik söylemleri değersizleştirmek niye?