YAZARLAR

Kasetleri başa saralım!

"Archive 81"a, 'armudun sapı, üzümün çöpü' demeden belli ölçülerde bir gerilim yaşamak isteyen seyirciler göz atabilirler. Ancak gerçek bir başarıdan söz etmek istersek: ‘Kaseti başa saralım lütfen!’

Netflix kanalında birkaç hafta önce bize sunulan "Archive 81" dizisi, künyesinde bulunan isimlerle dikkat çekiyor. Dizi, (Artık hepimizin özellikle "Conjuring" filmleriyle tanıdığı) James Wan yapımı ve 'superviseur'leri de Wan gibi korku/gerilim yapımlarına yabancı olmayan Rebecca Thomas ("Vampire Diaries",…) ve Paul Harris Boardman ( "Urban Legend", "Hellraiser V",…) gibi isimlerden oluşuyor. Dolayısıyla sadece bu bile dizinin hangi 'sularda' gezindiği hakkında bir fikir veriyor.

"Archive 81"ın ikinci ilginç noktası dizinin ne ünlenmiş bir kitabın uyarlaması ne de zamanında çok ses getirmiş bir film veya dizinin 'remake'i olması… "Archive 81", 2016 yılında Daniel Powell ve Marc Sollinger tarafından yaratılmış bir 'podcast'ten esinlenmiş. Dolayısıyla 'tedirgin edici', gerçek/rüya arasında güzelce salınabilecek bir potansiyele sahip ama bunu hem 'bulanıklaşan' hikâyesi hem de görsel açıdan yeterince 'cüretkar' olmamasından dolayı pek başaramayan bir yapım.

Hikâyeye değinecek olursak... Danny 30’lu yaşlarında, işi eski video ve kamera kayıtlarını temizleyerek/onararak dijital ortama aktarmak olan bir genç adamdır. Kendisine bir şirket tarafından 25 yıl önce yanmış, esrarengiz bir binanın kayıtlarını ve bu bina üzerine bir proje hazırlayan ve kaybolan Melody Pendras adında genç bir kızın çekimlerini 'ayıklama' ve temizleme görevi verilir. Bu iş için haftalarca şehir dışında bir eve çekilen Dan, görüntüleri temizledikçe hem gizlenen gerçekler hem de Melody’nin yaşadığı olaylar hakkında itiraflar duymaya başlar. Giderek daha 'derine inen' ve ürküten bu görüntüler bir süre sonra Dan’in hayal-gerçek arasındaki ayrımı yapamamasına yol açar.

ÇEKİLMİŞ GÖRÜNTÜLERİN TEREDDÜDÜ

"Ring" filminden beri (artık ünlü olmuş o garip kaseti hatırlarsak) korku/gerilim türü yapımlarda amatörce çekilmiş gibi duran, titrek, görüntü kalitesi düşük, kısaca ne olduğunu tam anlayamadığımız görüntüler ister istemez ürpertici ve tekinsiz bir hava barındırıyor.

Hatta hatırlanacağı üzere "Blair Witch Project" filmi atmosferini büyük ölçüde bu yolla kurmuştu. Dolayısıyla eldivenlerini takıp bir cerrah titizliğiyle bozulmuş, paslanmış, hatta yanmış bantların adeta 'otopsisini' yapan Dan’in işi dizide de bu tarz görüntüleri sıralamak için ideal bir tercih gibi duruyor. Ancak dizi bu noktada ilginç bir tercih yapıyor: daha çok günümüzde geçen Dan’in hikâyesiyle 'kazıp' çıkardığı, 'bölük pörçük' sahneler arasında gidip gelmek yerine daha çok uzun 'flashback'lerin paralel bir şekilde aktığı ikinci bir hikâye yaratıyor. Melody karakterinin 25 yıl önce, Visser binasına gitmesini ve orada yaşadıklarını anlatan bu hikâye amatörce çekilmiş görüntülerle değil aynı Dan’in hikâyesine (ana hikâyeye) şekil olarak tamamen uyan yani 'temiz' bir şekilde önümüze sunuluyor. Bu yol muhtemelen senaryoda önemli bir yer tutan, geçmişte kalan olayları net bir şekilde anlamamız ve takip etmemiz için tercih edilmiştir ama bunun hikâyenin dramatik ve görsel yanını da zayıflattığı ve diziyi biraz tekdüzeliğe indirdiği de kesin! Bu başlı başına can sıkıcı bir durum üstelik dizinin, esinlendiği 'podcast’in bize sunduğunu en azından tekrar etmek amacında olduğu düşünüldüğünde… Dolayısıyla sadece sosyal hayattan tamamen 'kopmuş', bir endüstri binasını andıran bir yerde sabırla, usanmadan kasetleri temizleyen ve çıkan şaşırtıcı görüntülerle 'sarsılan' genç bir adamın hikâyesiyle yetinmek zorunda kalıyoruz.

HARCANAN CEPHANELER…

Temiz ama özel bir 'göz' taşımayan bir yönetmenlikle akan dizi çok daha korkutucu ve gerilimli olabilecek hatta neredeyse bir 'cehenneme gidişi' tasvir edebilecek bütün öğelerini, araçlarını cömertçe harcıyor veya asgari düzeyde kullanıyor: Dan’in bahsettiğimiz işi sadece hikâyeyi ilerletmek için kullanılmış; başlı başına 'lanetli' duran, bir şehir efsanesi olan 'snuff movie' olayı ise hızlıca geçilmiş ve hikâyenin en önemli mekanlarından biri olan Visser binası bir anlamda 'kötü tasarlanmış' gibi duruyor.

Hatırlanacağı üzere özellikle kısıtlı sayıda iç mekanlarda geçen korku yapımlarında, sunulan ev veya köşk sadece bir mekan değil aynı zamanda adeta bir ana karakterdir! Bunun en parlak örneklerinden biri olarak Polanski’nin başyapıtlarından "Rosemary’nin Bebeği"ni sayabiliriz.

Dizide kullanılan iki 'ana' mekandan biri ve senaryodaki entrikanın adeta 'kalbi' olan Visser binası, eski ve bakımsız duran ama zamanında rağbet gören bir yer olduğu hissedilen, ruhsuz koridorlarıyla biraz 'orta karar' otel izlemini veren, birkaç kat ve birçok daire barındıran bir bina. Ancak bütün bu öne çıkan yanlara rağmen bina biraz 'kişiliksiz' duruyor, bir türlü senaryonun ihtiyacı olan gizemi ve derinliği taşıyamıyor. Belli ölçülerde ürpertici olmayı nadiren başarıyor, daha çok karamsar ve bıkkın bir hava estiriyor.

Asıl can sıkıcı taraf dizideki bu 'kişilik' kaybı yapımın o kadar 'bünyesine' girmiş ki, Dan’in geçmişinde yaşadığı travma, 'kapatıldığı' sürece tek bağlantıda olduğu yakın arkadaşı Marc’la ilişkisi ve hatta Visser bina sakinlerinin nereye varacağı belli olmayan garip 'satanist' ayinleri gibi çok önem taşıyan ve senaryoya zenginlik katacak sekanslar 'teferruat' gibi durmaya başlıyor. Kamera, daha çok giderek yalnızlığa gömülen ve 'paranoyası' zirve yapan Dan’e ve onun iç dünyasına yoğunlaşıyor.

ŞEKİLDE KURTARMA ÇABALARI…

"Archive 81" yavaş ilerleyen ve tekrarlamaya başlayan sekanslarına biraz 'enerji' katmak için aslında iyi bir fikir sunuyor: Özellikle en gerilimli sekanslarda duyulan ama dizinin bütününe sirayet etmiş ve tabii ki Dan’in işine gönderme yapan, kaset takılma sesleri, görüntü atlamaları ve eskimişlikten çaldığımızda sesi 'bayılan' müzik kasetlerini andıran ses efektleri diziye belli bir hava katıyor. Aynı şekilde her bölümün başında gördüğümüz ve zamanın teknolojisiyle çekilmiş gibi duran, hikâyeyle bağlantılı 'arşiv' görüntüleri, televizyon programları veya haberleri yine hoş bir gizem havası estiriyor. Ancak bütün bu müdahaleler diziyi en azından şekil açısından kurtarsa ve göz doldursa da hikâye ve değindiğimiz potansiyelini düşündüğümüzde beklentilerimizin karşılık bulmaması biraz hayal kırıcı.

Dizilerin belki de en can alıcı bölümü olan final bölümü ise sonu 'açık' durmaya çalışırken sönük, bulanık ve artık zaman ve boyut 'sıçramalarından' başı dönmüş seyirciyi daha da 'yarı yolda' bırakan sekanslardan oluşuyor.

Kısaca "Archive 81"a, 'armudun sapı, üzümün çöpü' demeden belli ölçülerde bir gerilim yaşamak isteyen seyirciler göz atabilirler. Ancak gerçek bir başarıdan söz etmek istersek: ‘Kaseti başa saralım lütfen!’


Kerem Bumin Kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Gazete Duvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .