YAZARLAR

Kalkması gereken perde: 2015’te ne oldu?

2015’in ikinci yarısında yaratılan hukuki boşluk artık kalıcı hale geldi. Bu boşlukta yasanın gücünü eline geçirenlerin soykütüğüne bakalım. 90’ların failleri bir anda türeyivermediler.

Organize suç örgütü liderliğinden hüküm giymiş Sedat Peker, 9 Ekim 2015’te Rize’de bir miting düzenledi. Mitingde dönemin partisiz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Sedat Peker’in fotoğrafları asılıydı. Peker 1 Kasım’da yapılacak seçimlerde AKP’nin tek başına iktidar olması gereğini savundu, olması gereken olmazsa oluk oluk kan akacaktı. Cumhuriyet meydanında düzenlenen mitinge Rize ve çevresinden gelen dört bin kişi katıldı. Bir gün sonra Ankara’da Emek, Barış ve Demokrasi mitingi vardı. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla binlerce kişi, Türkiye’nin 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası sürüklendiği şiddet ortamına dur diyecek, barış ve demokrasi çağrısı yapacaklardı. 9 Ekim 2015 gecesi Gaziantep’ten yola çıkan katiller Ankara’ya varana kadar hiçbir engelle karşılaşmadan geldikleri miting alanında Türkiye’deki en büyük katliamlardan birini gerçekleştirdiler. Bu saldırıda barış, emek ve demokrasi talep eden 103 yurttaş öldürüldü. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, katıldığı bir televizyon programında katliamın ardından oylarının arttığını söyledi. 10 Ekim Ankara Katliamı Davası Avukat Koordinasyonu davanın 5. yılında yaptıkları açıklamada, failler ve planlayıcılar hakkında delillerin toplanmadığını, katliamı gerçekleştiren canlı bombalar hakkında öncesinde yapılan ihbarların değerlendirilmediğini ve iki canlı bombanın ellerini kollarını sallaya sallaya miting alanına ulaştığını duyurdular. Sorumlu kamu görevlilerinden hiçbiri hakkında tahkikat yapılmadı.

Sedat Peker 7 Haziran 2015 seçimlerinden önce Mayıs 2015’te Sakarya’da bir miting düzenlemiş, HDP barajı geçemezse AKP güçlenir argümanına karşı HDP’yi kriminalize eden açıklamalarda bulunarak Başkanlık sistemini savunan açıklamalarda bulunmuştu. Seçimlerden iki gün önce Diyarbakır’da düzenlenen HDP mitinginde bir bomba patladı. 5 yurttaş öldürüldü, 400’den fazla yurttaş yaralandı. Saldırının failinin ailesinin valiliğe çocuklarının IŞİD’e katıldığına ilişkin başvuruda bulunduğu bilgisine sahibiz. Hatta Başbakan Ahmet Davutoğlu ile görüşüldüğü, ancak kendilerine oğullarının 18 yaşını doldurduğu için yetkililerin bir şey yapmayacağı söylendiği bilgisi de var. Saldırıdan önce Diyarbakır’da kaldığı otelde asker kaçağı olduğu gerekçesiyle sorgulandı ve serbest bırakıldığını da biliyoruz. Halbuki mayısta ailesine terör nitelikli kayıp şahıs olarak arandığını yazan bir tebligat ulaşmıştı.

17 Temmuz 2015’te Erdoğan Dolmabahçe mutabakatını kabul etmediğini söyledi. 20 Temmuz 2015’te Kobane’de çocuk parkı yapmak için Suruç’ta toplanan 300 genç arasında bir bomba patlatıldı. 33 yurttaş öldürüldü. Fail Ankara Garı katliamının kardeşiydi. Babası iki oğlu için de çocuklarının IŞİD’e katıldığı yönünde başvurular yapmıştı. Suruç katliamından iki gün sonra Ceylanpınar’da iki polis memuru öldürüldü. Saldırı, HPG/YPG tarafından bir misilleme olarak lanse edilse de üstlenilmedi. Saldırıyı gerçekleştirdiği iddiasıyla gözaltına alınan kişiler, ihbar asılsız çıktığı için serbest bırakıldı, ihbar edilen telefon hattının kopyalandığı ortaya çıktı, HTS kayıtları silindi, deliller toplanmadı. Çözüm/Barış sürecini bitiren bu saldırı faili meçhul olarak kayıtlara geçti.

PEKİ 2015’TE NE OLDU?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 24 Haziran 2021 tarihinde Haber Türk’te katıldığı programda, kendisini bakanlığa taşıyan ve 7 Haziran 2015 ile 1 Kasım 2015 arasını işaret eden süreçte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ikna faaliyetlerinden söz etti. AKP’den ayrıldıktan sonra Gelecek Partisi’ni kuran dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu da sürekli bu 6 aylık sürece gönderme yaparak bu dönemdeki “terörle mücadele defteri açılırsa kimse insan içine çıkmaz” ifadelerini kullandı. Belli ki Türkiye’yi 19 yıldır yöneten partinin hükümet yetkilileri ve kimi çete liderlerinin bu sürece ilişkin yurttaşların bilmediklerini bildiklerine dair iddiaları var, bu iddialarını henüz açıklamadılar. Yurttaşlara da açık olan bilgiler ve doğrudan doğruya yurttaşların üzerine çöken baskıdan yola çıkarak söylenmesi gerekenler ve sorulması gerekenler var. Bugün, cumhuriyetimizin içine sürüklendiği çeteleşme, mafyalaşma felaketini o günlerde aramak gerek.

7 Haziran 2015 seçimlerinin iki kritik sonucu oldu: HDP parti olarak girdiği seçimlerde Türkiye’nin her yerinden oy olarak barajı geçti ve AKP 13 yıl tek parti olarak sürdürdüğü siyasal iktidar gücünü kaybetti. Geçici hükümette iki HDP’li bakan yer aldı. Eylül ayında iki bakan istifasını sundu. Avrupa Birliği Bakanı Ali Haydar Konca istifasının ardından "Çözüm masası tamamen devrilmiş, 90’lı yılları aşan ve sıkıyönetim dönemlerini aratan savaş konsepti maalesef devreye konmuştur. Ülkemiz ve halklarımız, polis asker gerilla genç çocuk ayrımı yapmaksızın, her gün onlarca yurttaşımızın yaşamın yitirdiği kanlı girdaba Saray ve AKP eliyle itilmiştir" açıklamasını yaptı. Türkiye, bu dönemde 12 Eylül koşullarını andıran bir ortama sürüklendi. Yeni bir güvenlik konsepti oluşturulmuş, özel güvenlik bölgeleri ve sokağa çıkma yasakları ile fiili olarak sıkıyönetim ve olağanüstü hâl (OHAL) uygulamalarına gidilmişti. Devlet olağan yasalarının yerine yasayı askıya alarak kendini koruma konseptini geçirmişti. İşte bu koşullarda, bu koşullar her yaratıldığında ortaya çıktığı gibi yasasızlığa yerleşen devlet dışı-devlet tarafından kullanılan güçler geçmesinin zemini oluştu. Peker 9 Ekim’de miting yapıp oluk oluk kan akıtacağını söyledikten sonra 10 Ekim katliamı yaşandı. Tüm bunları bildikten sonra suç örgütü liderinin sosyal medyada yaptığı “o zaman korku iklimi yaratılması gerekiyordu” sözünü nasıl ciddiye almayalım.

Bu sürecin ardından 2016’da devlete paralel olarak örgütlenmiş ve uzun dönem -çatışma başlayana kadar- AKP ile işbirliği yapan hiçbir yasal zemini olmasa da devlet içinde hâkim hale gelmiş çetenin darbe girişimi ve ardından olağanüstü hâl rejiminin ilanı ile olağan rejim içinde yapılması neredeyse imkânsız olan rejim değişiklikleri gerçekleştirildi. İşte Soylu bu olağanüstü halin bakanı oldu ve yeni rejimin mimarlarından biri olduğuna kuşku yok. Zaten bu rejimin asıl sahibi olarak kendini ortaya koyan MHP lideri de kendisine güvenini ilk açıklayan kişi oldu.

OHAL içinde, Nisan 2017’de, hiçbir siyasal dengenin olmadığı başkancı bir rejim ilan edildi. Uzlaşmacı koalisyonların yerini ittifaklar aldı. Bu ittifaklar yasal olarak kurulmuş partileri de içerebilirdi, türlü yollarla güç edinmiş ve gücünü devlete paralel olarak kullanabilen çeteler de. Başta HDP olmak üzere yasal siyasal partiler, basın kuruluşları ve çalışanları, demokratik kitle örgütleri ve sendikalar hatta parlamento kriminalize edildi. Gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler medeni ölü haline getirildi ya da cezaevine atıldı ya da çeteler tarafından sokak ortasında dövüldü.

2015’in ikinci yarısında yaratılan hukuki boşluk artık kalıcı hale geldi. Bu boşlukta yasanın gücünü eline geçirenlere soykütüğüne bakalım. 90’ların failleri bir anda türeyivermediler. Bir ara rejim içinde yaratılan hukuk boşluğuna yerleştiler.

Bugün güçlü biçimde sormamız gereken soru şudur: 2015’te ne oldu?


Dinçer Demirkent Kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.