'İstanbul Sözleşmesi tartışmaları şiddete teşvik ediyor'

İstanbul Sözleşmesi son dönemde Türkiye’de sıkça tartışılan konulardan biri oldu. Hükümet tarafından aileyi yıktığı, geleneksel değerlere karşı olduğu ve eşcinselliği meşrulaştırdığı gerekçe gösterilerek Türkiye’nin sözleşmeden çekilebileceği söylendi. Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları öğrencisi M.K sözleşmeye karşı üretilen söylemlerin kadınların bireyselliğinin yok sayılması olduğunu vurgularken, Niyaz Uslu ise eşcinselliği meşrulaştırma iddiaları için eşcinselliğin meşru olmadığı ön kabulüne dikkat çekerek LGBTİ+'ların sözleşmenin manipüle edilmesiyle hedef haline getirildiğini belirtti.

Nilüfer Bulut

DUVAR – Kadına yönelik şiddetle mücadele etmek için oluşturulmuş İstanbul Sözleşmesi, diğer adıyla Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi son dönemde Türkiye’de sıkça tartışıldı. Türkiye tarafından imzaya açıldığı ilk gün olan 11 Mayıs 2011’de imzalanan ve 14 Mart 2012 tarihinde onaylanan, 45 Avrupa Konseyi üyesi ülke tarafından imzalanmış olan sözleşme hükümet kanadından kimi isimler tarafından gelenekleri tehdit ettiği, aileyi yıktığı ve eşcinselliği meşrulaştırdığı şeklindeki gerekçelerle tartışmaya açıldı ve sözleşmeden çekilebilineceği söylendi. Son olarak ise 18 Ağustos tarihinde gerçekleşen AKP Merkez Yürütme Kurulu toplantısında değerlendirilen sözleşme hakkında AKP sözcüsü Ömer Çelik aile vurgusunu devam ettirirken kadın örgütlerinin görüşlerine açık olduklarını ifade etti.

Pek çok kadın örgütü ve feministler ise sözleşmeyi tartışmaya açan söylemlere karşı gerek sosyal medyada gerekse de pandemi koşullarına rağmen sokaklarda eylemler yaptılar, broşürler dağıttılar, bilinçlendirme çabaları ürettiler. Sözleşmenin eksiksiz uygulanmasını talep ettiler. Konu hakkında İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları öğrencisi ve aynı zamanda Lambda İstanbul LGBTİ+ Dayanışma Derneği gönüllüsü Niyaz Uslu ve yine aynı bölümün öğrencisi tez konusu olarak İstanbul Sözleşmesi’ni çalışan M.K İle konuştuk.

İstanbul Sözleşmesi üzerine çalışıyorsun. Tam da senin tez yazma sürecinde sözleşme tartışmaya açıldı ve Türkiye’nin geri çekileceği söylendi. Öncelikle bu konuda neler hissediyorsun?

M.K: Kadına yönelik şiddet konusunda yaptırım yetkisi olan ilk sözleşmeden bahsediyoruz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ‘herkes eşittir’ ilkesi yer almasına rağmen kadınların bu haklardan dışlanması ne ise şu an yapılan sözleşmeden çekilme söylemlerini kadınların insan haklarının ellerinden alınması olarak görüyorum. Aslında sözleşmede yer almayan gerekçelerle açıkça belirtilmesine rağmen çeşitli yorumlar katılarak sözleşmenin amacını saptırma yoluna gidiliyor. Bu söylentileri araştırmayı bile düşünmeyen insan topluluğuna sahibiz. Sözleşmeye karşı üretilen ifadeler aslında kadının bireyselliğinin ortadan kaldırılmak istenmesidir ve onu kontrol altında tutmaya çalışan ve  şiddeti meşrulaştıran kesimin ifadeleridir.

‘HÜKÜMET POLİTİKALARINDAKİ EKSEN KAYMASI İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’Nİ ETKİLEDİ’

İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasını neye bağlıyorsunuz?

M.K: Şiddet bir tahakküm aracıdır ve sözleşme kadını hakimiyet altına almak isteyenlerin elini kolunu bağlayan bir sözleşme olduğu için tartışmaya açılıyor. Dolayısıyla sözleşme hakkında yapılan tartışmalar da şiddete teşvik ediyor. O yüzden sözleşmeyi ortadan kaldırmak şiddetin meşru olmasını güçlendirecek.

N.U: Bunun sebebinin hükümet politikalarındaki eksen kayması olduğunu düşünüyorum, ancak uluslararası politikada yükselen popülist sağ rejimlerin de etkisini aklımda tutarak bunu söylüyorum. AB üyelik süreci sonucunda Türkiye’de insan hakları hareketi 2000’li yılların ilk döneminde önemli gelişme göstermiş, aynı zamanda insan hakları alanında çalışan topluluklar çeşitlenmiş ve güçlenmişti. 2015’ten itibaren Türkiye’nin içerisine girdiği şiddet sarmalı; yaşam hakkı, işkence yasağının ihlali, barınma, eğitim, sağlık, seyahat gibi birçok hak ihlallerinin yaşanması, 2016’daki darbe girişiminin ardından başlayan OHAL dönemi ve bu süreçte ve sonrasında yaşanan hak ihlallerinin bu bahsettiğim eksen kayması ile ilişkili olabileceğini düşünüyorum.

Uzun yıllar CEDAW (BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) Komitesi üyeliği ve başkanlığı yapan Prof. Dr. Feride Acar, İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin de mimarlarındandı. Sözleşmenin imzalanması sürecinde hükümet temsilcisi olarak Acar’ın bu süreçte yer alması, hem hükümetin o dönemki politikasına hem de kadına yönelik şiddet hususunda gösterdiği iradesine yönelik fikir verebilir. Çünkü Acar, 16 yıl BM CEDAW’ın denetim komitesinin üyeliğinde bulunan, CEDAW Raportörlüğü ve Başkanlığı yapan, kadınlara yönelik şiddet konusundaki küresel standart olan CEDAW Genel Tavsiye 35’i (GR 35) belirleyen görev grubunun başkanı olarak çalışan ve kadınlara yönelik şiddet konusunda Avrupa’da temel bir metin haline gelen İstanbul Sözleşmesi’ni yazan uzmanlardan birisi. Sözleşmenin denetim organı olan GREVIO’nun başkanlığına seçilmiş ve iki dönem başkanlık yapmış, uluslararası kamuoyunda tanınan bir isim. Kurala göre taraf devletler GREVIO’ya üç aday adayını önerirler; fakat 2019’da Cumhurbaşkanı’nın GREVIO’ya tek aday olarak Prof. Dr. Aşkın Asan’ı önermesiyle Acar, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na aday adaylığı için başvuru yaptığı halde yani ‘siyasi bir karar’la İstanbul Sözleşmesi’nde sanıyorum, yeni bir döneme girilmiş oldu. Asan, adaylığının açıklanmasının ardından yaptığı açıklamada, “Sadece kadın değil, kim olursa olsun birey hakları çok önemli. (…) Ne yazık ki bazı kesimler şiddeti önlemeye yönelik mücadeleyi ‘aileyi parçalayacak’ şeklinde algılıyor ama kesinlikle bu şekildeki algı doğru değildir.” demiş olsa da gelinen noktada bu mücadelenin yer yer ‘ailenin korunması’ karşısında konumlandırıldığı ve bu söylemin de ev içi şiddete maruz bırakılan LGBTİ+’ları dışlama potansiyeli taşıdığı açıktır.

Eksen kayması ile ifade etmeye çalıştığım şu ki; Türkiye sözleşmenin ilk imzacılarından olmuş, onaylayarak parlamentosundan geçiren ilk ülke olmuş ve hükümet tarafından ‘öncü rol’ oynandığı sıklıkla dile getirilmiştir. Acar da o dönemde hükümet tarafından tam destek verildiğini çeşitli platformlarda dile getirmiştir. O dönem başbakan olan Erdoğan, meclise gönderdiği tasarının gerekçesinde ülkenin uluslararası saygınlığına olumlu katkıda bulunacağına dikkat çekiyor. Türkiye’nin çekince koymadan imzalaması, ilk onaylayan ülke olması, bu sözleşmeye referansla 6284 sayılı kanunun çıkartılması hükümetin bu konudaki kararlılığını gösteriyor. 2020’ye gelindiğinde ise AB ile olan ilişkiler gerilmiş, çeşitli ülkelerde otoriter ve popülist rejimler özellikle ulusal politikalarda etkili olmaya başlamışken, Macaristan üniversitelerde ‘Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları’ bölümlerini kapatmışken ve birkaç ay önce İstanbul Sözleşmesi’ni onaylamayacağını açıklamışken, geçen ay Polonya sözleşmeden çekilmek için yasal süreci başlatmışken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da, sözleşmenin gözden geçirileceğini gündeme getiriyor ve biz aylardır İstanbul Sözleşmesi üzerine konuşuyoruz.

‘AİLEYİ YIKAN SÖZLEŞME DEĞİL ERKEK ŞİDDETİ’

Sözleşmeyi hedef alanların sözleşmenin aileyi yıktığı şeklindeki söylemlerini nasıl değerlendirirsiniz?

M.K: Sözleşmenin içinde aileye dair ne bir tanım ne bir yargı var. Sözleşme Türkçeye çevrilirken ev içi şiddet kavramı aile içi olarak çevriliyor. Ama Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne göre metinlerin orijinal dilleri geçerlidir. Hem çeviriden kaynaklanan yanlış yorumlama nedeniyle hem de şiddet mağdurunun boşanmak istemesi nedeniyle aileyi yıkıyor gerekçeleri ortaya atılıyor. Ancak şiddetin bulunduğu bir aile sağlıklı bir aile değildir. Ve boşanmaya neden olan aslında sözleşme değil; erkek şiddetidir. Erkek şiddetinin neden olduğu aile yıkımını engellemek için şiddet ortadan kalkmalı, şiddeti önleme ve ortadan kaldırmayı amaçlayan sözleşme değil. Maalesef ki hâlâ şiddeti meşru gören kültürel yargılarımız var. Ama insan hakları söz konusu olunca kültürden bahsedemeyiz. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet kadının insan hakkı olan yaşam hakkının ihlali demektir. Yaşam hakkının elinden alınabileceği bir kültür olamaz. Bu, hiçbir şekilde savunulamaz.

N.U: Bu söylem sanıyorum iki temel üzerine kurulu; ilki boşanma oranlarına ve evden uzaklaştırma kararlarına referans verilerek sözleşmenin aile kurumunu tehdit ettiği ifadesi ve kadının fıtratına uygun olmayan davranışlarının aile kurumunu tehdit etmesi. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş bunu şöyle açıklıyor: “Anne olmayı devreden çıkaran bir kadın ve baba olmayı devreden çıkaran bir erkek tasavvuru, fıtrata, yaratılışa aykırı bir sapkınlıktır ve tarih boyunca bütün inançlar tarafından hem reddedilmiş, hem de lanetlenmiştir.” Sözleşmenin aile kurumuna karşı tehdit olarak algılanmasını sözleşmenin amacı ile birlikte düşünürsek, aileyi bir arada tutan şeyin şiddet olduğu sonucuna varırız ki, bu çıkarım doğru olmaz. O halde, taraf devletleri şiddeti önlemekle, mağduru korumakla ve güçlendirmekle, şiddet gerçekleştiğinde etkili soruşturma ve kovuşturma yürütmekle, bütüncül politikalar üretmekle sorumlu tutan sözleşme neden aile kurumuna tehdit olarak algılanıyor? Sözleşme, aile kurumunu tehdit etmiyorsa bu algı neden oluşturuluyor?

Bu söylemin üzerine kurulduğu ikinci temel ise genellikle adı anılmadan hedef gösterilen LGBTİ+ hareketi; meşru olmayan birliktelikler, haram kılınan ve aile kurumunun heteroseksist yapısından ötürü lanetlenen ilişkilere sahip olmakla etiketlenenler. LGBTİ+’lar hem varoluşlarıyla aile kurumuna tehdit olarak algılanıyor hem de aile olmayı talep etme potansiyelleri ile. Ailenin heteroseksist ve ataerkil yapısının korunması motivasyonu bir yandan kadına ve erkeğe roller biçiyor bir yandan da, bu normun dışında kalan birliktelikleri ya da varoluşları marjinalleştirerek hedef haline getiriyor.

‘CİNSEL YÖNELİM VE CİNSİYET KİMLİĞİ İFADELERİ ÖNEMLİ’

Bir diğer iddia ise sözleşmenin eşcinselliği meşrulaştırdığı. Sizce sözleşmede LGBTİ+’lar lehine ya da aleyhine denilebilecek bir durum söz konusu mu?

M.K: Sözleşme ailede de dediğim gibi LGBTİ+’lar hakkında olumlu veya olumsuz herhangi bir şey söylemiyor. Sadece sözleşmenin 4’üncü maddesi uyarınca bireylerin ırk, cinsiyet, cinsel yönelim vb. nedenlerle ayrımcılığa uğramasını yasaklıyor. Bu, bizim anayasamızın 10’uncu maddesinde de var. Eğer bir farklılığı ayrımcılık yasağının kapsamından çıkarırsak o zaman şiddet o farklılıklara sahip bireylere yöneldiğinde meşru olarak kabul görebilir. Şunu da belirtmek isterim; devletler bu sözleşmeye taraf değiller diye kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve yok olması için olan yükümlülüklerden artık sorumlu değildir diyemeyiz. Sözleşme olsun olmasın devletler bireyin insan haklarını korumakla yükümlüdürler ve bu yükümlülükler kültür, adet vb. nedenlerle ortadan kaldırılamaz.

N.U: Bu ifade sözleşmenin 4’üncü maddesinin 3’üncü fıkrasına atıfla yapılıyor. Bu madde, ayrımcılık yasağını ifade ederken din, dil, ırk gibi birçok statüyü sıralıyor ve bunların öne sürülerek kimseye ayrımcılık yapılamayacağını taraf devletlerin taahhüt ettiğini söylüyor. Burada geçen ‘cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği’ ifadeleri önemli. Türkiye’nin bu sözleşmeye taraf olması ve Anayasa’nın 90’ıncı maddesi sebebiyle Türkiye bu ifadeleri iç hukukunda da tanımış oluyor. Kaldı ki yeni anayasa hazırlığı sürecinde ve sonrasında Anayasa’nın 10’uncu maddesine bu ifadelerin açıkça eklenmemiş olması kapsamadığı anlamına gelmiyor ama açıkça tanımıyor. Ayrıca sözleşmenin ev içi şiddet mağdurunu koruması, cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği sebebiyle aile içi şiddete maruz bırakılan kişileri de kapsadığını gösteriyor.

Eşcinselliğin meşru olmadığı ön kabulünden yola çıkılarak, ayrımcılık yasağını içeren maddenin eşcinselliği meşrulaştırdığını söylemek KADEM’in ifadesiyle şöyledir;  “(…)Bu sözleşmenin eşcinsel yönelimlerin meşrulaşmasına sebep olduğunu iddia etmek ise en hafif tabirle kötü niyetliliktir.” Kötü niyetlilik konusunda ve bu açıklamanın gerekçe gösterilerek KADEM ile LGBTİ+’ların yan yana anılmasının mümkün olmadığı konusunda onlarla aynı fikirdeyim. Bununla birlikte sözleşme konusundaki kararlılıklarını göstermesi açısından önemli bir açıklama yaptıklarını düşünüyorum. Yani elbette sözleşme LGBTİ+’ların lehine işliyor. Özellikle lezbiyen ve trans kadınların maruz bırakıldığı ayrımcılıklara GREVIO’nun 2018 raporunda da dikkat çekiliyor. LGBTİ+’ların aleyhine olan ise sözleşmenin içeriği ile ilgili değil, sözleşmenin manipülasyonu ile sözleşme üzerinden hedef haline getirilmeleridir.

‘FEMİNİZM DÜŞMANLIĞI KONUSUNDA LGBTİ+’LAR ARAÇSALLAŞTIRILIYOR’

LGBTİ+’lar son dönemde hükümet tarafından pek çok söylemde olumsuz ifadelerle hedef alınmakla birlikte LGBTİ+’lara  eşitlikçi yaklaşım hedef alınan gruplara karşı da saldırı gerekçesi oluşturuyor. İstanbul Sözleşmesi ve destekçileri de böyle bir mantıkla söylemlerin hedefi oldu. Bir aktivist olarak sen bu durumu nasıl değerlendiriyorsun? LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleri  politik hedeflerin meşrulaştırılması için bir  araç olarak mı kullanılıyor yoksa bu söylemler  halihazırda varolan bir fobinin işareti mi? Bu durumu nasıl değerlendirirsin?

N.U: Sanıyorum feminizm düşmanlığı konusunda LGBTİ+’lar araçsallaştırılıyor. 2019’da 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü sebebiyle Tünel Meydanı’nda toplanan kadınlara polis müdahale etmiş ve Emniyet Müdürlüğü, aslında kadınlara değil kadınların içerisindeki marjinal gruplara ve LGBTİ+’lara müdahale edildiğini açıklamıştı. Bu olay hem kadınlara yapılan müdahaleyi, LGBTİ+’ların bahane olarak öne sürülmesiyle meşrulaştırıyor hem de kadın hareketine bir anlamda LGBTİ+ hareketinden uzak durmasını öğütlüyordu. Bu söylemler elbette varolan bir fobinin de işareti ama bunun ötesine geçerek nefreti beslediğini, halkı kutuplaştırdığını fakat kadın hareketi ve LGBTİ+ hareketin iç içe geçmişliğini etkileyemeyeceğini düşünüyorum.

İstanbul Sözleşmesi’nin önemi sizce nedir?

M.K: Kadınların insan hakkı ihlali olan kadına yönelik şiddet, görmezden gelinmiş bir insan hakkı ihlali. Bu sözleşmeden önce düzenlenen metinler ve kadın hareketlerinin mücadelesi ile birlikte kadına yönelik şiddetle mücadelede son ve en önemli metin olarak İstanbul Sözleşmesi ortaya çıktı. Bir birikim sonucu ortaya çıkan bu sözleşme kadına yönelik şiddeti kadının insan hakkı ihlali olarak kabul eden ve bundan taviz vermeyen, aynı zamanda yaptırım uygulayan ilk sözleşme. Ayrıca sözleşme kadına yönelik şiddetin nedeni olan toplumsal cinsiyeti de tanımlıyor. Ve GREVIO adındaki taraf devletlerin kadına yönelik şiddeti önlemedeki uygulamalarını izlemek amacıyla bir mekanizma oluşturması yönünden de önemli bir sözleşme.

N.U: Kadına yönelik şiddet konusunda hazırlanmış en temel, en kapsamlı ve en detaylı metin. Benim en önemli bulduğum yanı ise, bütüncül politikaların uygulanması konusunda devletleri yükümlü kılmasıdır. Kadınların tarihten gelen ezilmişliğini, ikincilleştirilmesini kabul ederek bunun ayrımcılığa sebep olduğunu, bu ayrımcılığın ise şiddetin kaynağını oluşturduğunu saptaması ve bu şiddet sarmalından çıkışı bütüncül politikalarda görmesi bence en önemli yanı. Bu doğrultuda Türkiye’de de önemli çalışmalar yapıldı. Bazı çalışmalardan da geri dönüldü; YÖK’ün Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi gibi. YÖK, 2015’te tüm üniversitelere gönderdiği tutum belgesini 2019 yılında web sitesinden kaldırdı ve toplumsal cinsiyet eşitliği projesini durdurdu. Bunun yanında, sözleşme ile iç hukukta yapılan düzenlemeler ŞÖNİM’lerin açılması, yerel yönetimlerin eşitlik birimleri kurması gibi birçok alanın önünü açtı. Uygulamada olan eksiklikleri gidermeye odaklanmak yerine sözleşmeden çekilmenin gündemde olması gerçekten üzücü, bir yanıyla da vakit kaybı. Halihazırda çok kapsamlı bir metin/sözleşme varken, bu sözleşmeye taraf olan devletlerin politikalarını izleyen GREVIO varken, GREVIO’nun taraf devletlere önerilerinin etkisi üzerine ve yaptırım gücü üzerine daha çok konuşabilirdik.