Salgında toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı uzman yaklaşımları

Birleşmiş Milletler verilerine göre kadınlar Covid-19 salgınına bağlı, işsizlik, ekonomik sorunlar ve sağlık hizmetlerine erişimde dezavantajlı durumdadır. Bu sebeple kadın danışanlara yaklaşımımızda toplumsal cinsiyet normlarının oluşturduğu riskler göz önünde bulundurulmalıdır.

Ceylan Akgün*

Salgın hastalık dönemlerinde eşitsizlikler derinleşir. Engelliler, yoksullar, evsizler, yerinden edilmiş kişiler, mülteciler, engelli bireyler, LGBT+ bireyler gibi toplumun ayrımcılığa uğramış kesimlerine yönelik farklı türlerde eşitsiz muamele artabilir. Terapist olarak tarafsız olma zorunluluğumuz ile ezme-ezilme ve ayrımcılık süreçlerini görmezden gelmek arasındaki sınırı belirlememiz gerekir. Psikologlar olarak, toplumsal eşitlik ve adaletten yana taraf olmak, ayrımcılığa ve şiddete maruz kalan kişilerin haklarını korumak bizim tarafsızlık ilkemizle çelişmez. Çünkü toplumsal eşitlik, adalet ve özgürlük aynı zamanda psikolojik iyi oluş halinin de sağlayıcıları arasında yer alır. Covid-19 kaynaklı yaşanılan olağanüstü sürecin kısa ve uzun dönemde kendisini fazlasıyla hissettirecek olumsuz sonuçlarını dikkate alarak toplumun farklı kesimlerine yönelik farklı yaklaşımlar geliştirmek gerekebilir. Birleşmiş Milletler verilerine göre kadınlar Covid-19 salgınına bağlı, işsizlik, ekonomik sorunlar ve sağlık hizmetlerine erişimde dezavantajlı durumdadır. Bu sebeple kadın danışanlara yaklaşımımızda toplumsal cinsiyet normlarının oluşturduğu riskler göz önünde bulundurulmalıdır.

1- Kadınlar risk altında! Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre depresyon, anksiyete ve somatik şikâyetler kadınlarda daha fazladır. Dolayısıyla salgın sırasında ve sonrasında ruh sağlığı bozuklukları açısından kadınların daha fazla risk altında olduğu söylenebilir. Salgın deneyiminin kadınlar ve erkeklar için farklı olabileceği dikkate alınmalıdır. Kadınlar test, tedavi, sosyal koruma, bakım ve karantina altına alınma gibi salgına ilişkin önlemlerden nispeten daha az faydalanmaktadır.

2- Kadınların görünmeyen emeği! Evişleri ve çocuk bakımı yaşamı sürekli olarak yeniden üreten bir emek biçimi olarak hayatımızı sürdürebilmek açısından zorunludur. Yaşlıların ve çocukların bakımı ağırlıklı olarak kadınların sorumluluğundadır. Aile içerisinde kadınlar genel olarak erkeklere göre en az üç kat daha fazla ev işi yapmaktadır. Herkesin evlerine kapanmaya çağrıldığı salgın sürecinde rutin ev işlerine alışveriş paketlerinin açılması, hane halkının giysilerinin sık sık yıkanması, evin her zamankinden sık temizlenmesi, yemek pişirme sıklığının artması gibi yeni sorumluluklar eklenmiştir. Diğer yandan okulların kapatılmasıyla birlikte evde kalan çocukların bakımı, ders ve ödevlerin takibi ve sosyal etkinliklerin yürütülmesi gibi konularda kadınlardan beklentiler artmıştır. Covid-19 önlemleriyle beraber artan bakım verme ve ev işleri sorumluluğunun aile bireyleri arasındaki eşitsiz dağılımı kadınların stres düzeyini artırmaktadır. Danışanımızın gündeminin yanısıra, olası krizleri önleme sorumluluğumuzun arttığı bu dönemde ev içi sorumlulukların eşit dağılımının stresi azaltmadaki önemine yönelik duyarlı olmamız, bu tip önerilere ruh sağlığı koruyucu önlem olarak bakmamız yerinde olacaktır. Unutmayalım ki, virüsün yayılmasını önlemeye yönelik yapılanların çoğu kadınlar tarafından gerçekleştirilmesine rağmen bu süreçte artan stres ve kaygı düzeyleriyle ilgili sağlık hizmetlerine yeterli erişim imkanları olmamaktadır.

3- Sağlık çalışanlarının yüzde yetmişi kadınlar! Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre tüm dünyada, sağlık hizmetleri sunan meslek gruplarının yüzde 70’i kadınlardır. Hastanelerde çalışan hemşire, doktor ve diğer sağlık personeli hem kendi hem de ailelerinin güvenlikleriyle ilgili endişeler yaşamaktadır. Özellikle çocukların ve aile büyüklerinin bakımı ve ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilgili sorumlulukların da kadınlarda olduğu göz önünde bulundurulunca sağlık çalışanlarına yönelik toplumsal cinsiyet duyarlı yaklaşımlar geliştirmek gereklidir. Diğer yandan, sağlık alanında ve sahada bakım verenler olarak kadın popülasyonu düşünüldüğünde kadınların hastalığa maruz kalma ve ailelerine bulaştırma riskinin daha yüksek olacağı aşikardır. Kadınların risk grubunda olması nedeniyle kaygı düzeylerinin yüksek olabileceği dikkate alınmalıdır. Diğer yandan kadınların çalışma ortamları nedeniyle ayrımcılığa maruz kalabilecekleri de dikkate alınmalıdır.

4- Kriz dönemlerinde kadına şiddet ve cinsel istismar artar! Olağanüstü durumlarda, afetlerde ve felaketlerde aile içi şiddet, partner şiddeti, cinsel istismar, çocuk istismarı ve sömürüsü artar. Salgın tedbirleri sebebiyle kadınların kendilerine şiddet uygulayan kişilerle aynı evin içinde bulunmak zorunda kalması onların güvenlik ve sağlıklarını tehdit eder. Evin her zaman güvenli bir yer olmadığının, kadınların ve çocukların bu süreçte daha fazla şiddete maruz kalabileceğinin farkında olmak gereklidir. Şiddet gören kadına yaşadığı şeyin “şiddet” olduğunu söylemek ve şiddeti tanımlamak gerekir. Şiddeti görmezden gelmek veya sadece aile içi bir çatışma olarak ele almak bizi şiddet uygulayanın yanında konumlandırarak tarafsızlığımızı bozar.

5- Kurbanlaştırmama: Covid-19 nedeniyle şiddete veya ayrımcılığa maruz kalan danışanlarla karşılaşma sıklığımız artacaktır. Danışanlar maruz kaldıkları ayrımcılık veya şiddet nedeniyle kendilerini aciz ve güçsüz görebilir. Çeşitli mağduriyetler yaşasa da danışanlar kendi iradeleri ve eyleme geçme kabiliyetleri olan öznelerdir. Mağduriyet bir kimlik değil bir yaşantıdır. Bu sebeple kadınları kurbanlaştıran, edilgenleştirip nesneleştiren bir dilden kaçınmak gerekir. Bizim terapideki sorumluluğuz danışanın yönlendirilmiş bir keşif yapmasını sağlamaktır. Buradan yola çıkarak, şiddete veya ayrımcılığa maruz kalanların güçlenmelerini hedeflemek, eyleme geçip aktifleşmeye yönelik potansiyellerini desteklemek önemlidir.

6- Bilgileri güncelleme: Şiddetle mücadele disiplinlerarasılık gerektirir. Meslektaşlarımızın toplumsal cinsiyete ilişkin sorunları ele almak için gereken beceri ve kaynaklara sahip olması önemlidir. Danışanlara psikolojik destek sunmakla birlikte şiddet, taciz, istismar, ayrımcılık gibi konularda yasal haklar, psikososyal destek kaynakları gibi konularda temel düzeyde bilgilere sahip olmak önemlidir. Covid-19 salgın günlerinde toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve istismardan korunma tedbirleri konusunda bilgileri güncellemek önerilir. Örneğin şiddete maruz kalan danışanlarınıza bir akıllı telefon uygulaması olan KADES’i önerebilirsiniz. Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi (ŞÖNİM), belediyelere ve barolara bağlı kadın danışma merkezleri ve kadın örgütleri, 183 Sosyal Destek Hattı gibi kaynaklarla ilgili bilgilerin Covid-19 sürecinde güncel tutulmasını öneririz.

7- Heteronormatif olmayan bir dil kurmak: Kullandığımız dilden önyargılarımız, basmakalıp düşüncelerimiz, korkularımız, karşımızdaki kişi hakkındaki varsayımlarımız kolayca yansır. Dili kullanırken seçtiğimiz kelimeler ve vurgularımız cinsiyetler arası eşitsizliği yeniden üretebileceği gibi, toplumsal cinsiyet eşitliğine dair farkındalık da yaratabilir. Dilinize yerleşmiş, kalıplaşan cinsiyetçi kelimeleri, atasözleri ve deyimleri kullanmaktan kaçınmanızı öneririz. Kadınları erkeklerle ilişkisine göre tanımlayan, bir erkeğin uzantısı olarak ele alan tanımlamalardan uzak durmanızı öneririz. Psikoterapi odasında kadınları görmezden gelen, küçümseyen, değersizleştiren, önemsizleştiren bir dilin yeri yoktur. Kendi ahlaki ve ideolojik yargılarınızdan azade, önyargılardan kurtulmuş bir dil oluşturabilmek için önce kendi bilişsel dünyamız içindeki heteronormatif kalıpları ve önyargıları aşmamız gerekir.

 

*Psikolog