‘Flörtü, çapkınlığı, ayartmayı savunalım’

'Toplumsal Cinsiyetin Anahtar Kavramları: Cinsellik, Şiddet, Emek' kitabının yazarı Ebru Pektaş, ifşa yazılarının bir müdahale ve güçlenme biçimi olduğunu söylüyor. Pektaş her şeyin şiddet olarak yorumlanmasına, bunun sonucunda “kurban" yaratılmasına ve ahlakçılığa varan tepkilere dikkat çekiyor.

Filiz Gazi  fgazi@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – “Feminist misin?” sorusuna eşlik eden kaygılı bakışlar… “Sen de mi!” hüsranı. “Sosyalistim, Anarşistim (…) ” diyen kadınlar ya da sadece “Feministim” diyen kadınlar. Mevzu patriyarkanın tohumlarının ne zaman atılmaya başlandığı konusundaki ayrılıklar.

Erkeklerin hususiyetle sosyalist erkeklerin, feminizme dair getirdiği eleştiriler neler? Hangileri üzerinde konuşulmalı ya da konuşulmalı mı?

Feminizm, burjuva kadınların ideolojisi mi? Misal “Cihangir feministleri” denilmesinin nedeni ne? Feminizmle, sosyalist hareket arasındaki çekişme niye? “Feminist linç” denilen şeyin gerçekliği var mı? Uzak gelecekte dünyadaki erkek egemenliği el değiştirirse, kadınlar, erkekleşebilir mi?

Kadınların kendi duygusal hikayelerini anlattığı, adına “ifşa yazıları” da denilen yazılar nelerin önünü almak için yazılıyor? Niye bu yöntem tercih ediliyor?

‘Toplumsal Cinsiyetin Anahtar Kavramları: Cinsellik, Şiddet, Emek’ kitabının yazarı ve aynı zamanda İleri Haber’de yazan Ebru Pektaş’la konuştuk.

Ebru hanım, sıkça duyduğum eleştiri ve yorumlarla başlayacağım sorularıma. İlki… Feminizmin, burjuva kadınların ideolojisi, fikri olduğuna dair eleştiriler getiriliyor. Yoksul kadınların gündeminden ayrı yazıp, çizdikleri söyleniliyor. Bu yorumlara katılıyor musunuz?

Kesinlikle katılmıyorum. Bu eleştirinin iki yanlış tarafı var. Birinci yanlış, bu fikrin ciddi bir tarih bilinci eksikliğine dayanıyor olması. Feminizme ilişkin “burjuva sınıfı” atfı en çok birinci dalga feminizme ilişkin yapılmaktadır örneğin. Ancak biz nasıl ki Fransız Devrimine “işte burjuvaların devrimi” basitliğinde yaklaşmıyoruz, onu evrensel ilkelerle eşitlik, kardeşlik, yurttaşlıkla anıyorsak birinci dalgayı da aynı evrensel misyonlarla değerlendirebilmeliyiz. Ötesinde zaten tek bir “feminizm” de yok.

‘ANTİFEMİNİZM GERİCİLİKTİR’

İkinci yanlışsa “sol adına konuşan” ya da öyle olduğunu iddia eden kimilerinin zaman zaman çok net antifeminizm yapması. Bunu kabul etmek mümkün değil. Antifeminizm, düpedüz gericiliktir, hatta sağ iklimin birebir uzantısıdır. Trump da Erdoğan da bunun bir parçası. Bunu hiç tartışmasız reddetmek gerekir. Bu eleştiri hangi gaye ile yapılıyorsa yapılsın. İster adına sınıf siyaseti densin, ister sosyalizm densin. Diğer taraftan feminist hareket eleştirilmez bir şey değildir. Herkes eleştirilebilir, eleştirilmelidir.

‘ÖLDÜRÜLMÜŞSENİZ BURJUVA OLUP OLMAMANIZIN BİR ÖNEMİ YOK’

Varsıl ailede büyümüş kadınların, adamların sınıf meselesini anlayacaklarını düşünüyor musunuz? Örneğin “Cihangir feministleri” deniliyor.

Dünyadaki ifadesiyle “beyaz feminizm.” Tuzu kuru kadınlar… Böyle bir şey var elbette. Güçlü kadın imajına kendini yanlayan bir feminizm var, evet ama üzerine gürültü koparıldığı kadar etkili değiller. Bunun dışında, etiketleyici yaklaşımların sorgulanması gerekir. Kişinin sınıfı, sosyal statüsü, tüketim kalıpları bir şeyi eleştirirken ilk kriter olabilir gibi gelmiyor bana. Bu son derece kaba çıkarımlara yol açabilir. Benzer tarzı AKP’yle de yaşıyoruz. AKP de solcuları tuzu kuru diye etiketliyor ya da “boğazda viski içmek” vs… diye. Aslında işçi sınıfının safında yer alan zengin, burjuva ailelerinin çocuklarının olması nasıl meşru ise kadın mücadelesinde de “kendi sınıflarına rağmen” yer alanlar var. Diğer yandan burjuva sınıftan kadınlar da kimi avantajlara rağmen erkek egemenliğinden etkilenir. Öldürülmüşseniz burjuva olup olmamanızın pek de bir önemi yok.

‘YEKVÜCUT BİR ŞEY VAR ORTADA’

Türkiye’deki feministlerin bölündüğünü düşünüyor musunuz? Birlikte hareket edebiliyorlar mı örneğin?

Bu sorunun siyasi karşılığına bakalım. Şu anda hakikaten pratiğe ve eyleme bakıldığında yekvücut bir şey var ortada. İstisnai kimi şeyleri kenara koyarsak eylemde yan yana gelme, omuz omuza olma, polis şiddetine karşı koyma gibi çok net pratikler var. Aksine dayanışma anlamında kadın hareketinin örnek olduğunu düşünüyorum. 25 Kasım’da beş benzemez kadın bir araya gelip yürüyor. Çok ciddi meşrep farklılıkları olan kadınlar aynı tepkiyi gösterebiliyor. Bugün basın toplantısı yapmak bile kriminalize edilmişken kadınlar Taksim’de, İstiklal’de eylem yapabiliyorlar. Farklı yerlere, farklı konumlara, farklı teorik gerekçelere rağmen mevzileri tutan kadınlar var. Birbirine pek çok açıdan gıcık olan kadınlar bile kenetlenebiliyor. Çok boyutlu bir sorunla kavga ediyoruz. Kadın sorunu, kadın ezilmişliği ya da toplumsal cinsiyet problematiği dediğiniz şey çok boyutlu. Ben herkesin bir köşeyi tutmasını çok faydalı buluyorum. Biri sadece kadın cinayetlerini takip ediyor, öbürü cinsiyetçi dille uğraşıyor… Çatışmaya, rekabete, önünü kesmeye dönüşmediği sürece ben olumsuz bir şey görmüyorum.

‘SOSYALİST HAREKET İÇİNDE ANTİFEMİNİST SÖYLEMLERE RASTLANABİLİYOR’

Feminizmle, sosyalist hareket arasındaki çekişme niye? “Solcu erkeklerin” feminizmden pek hoşlaşmadıklarını belli ettikleri ifadelerin nedeni neler olabilir?

Böyle bir çekişme var. Bu çekişme yeniden yeniden önümüze geliyor. Sosyalist hareket içinde -elbette bütününden bahsetmiyorum- hala ‘kadın sorunu, kadınlara bırakılmayacak bir iştir’ diyebilme cüreti gösteren tarzda antifeminist söylemlere rastlanabiliyor. Feminizmi, kimlik siyaseti olarak yaftalayan ya da çok kolaycı bir şekilde tanımlayamadığı hemen her şeye “liberal” etiketi yapıştıran bir yaklaşım var. 80’li- 90’lı yılların kimlik siyaseti kulvarına dönük kriterler baz alınıyor ve karşımıza çok ilkel bir eleştiri çıkıyor. Aradan geçen 40 yılda hiçbir şey değişmedi sanki. Oysa ki bugünün dünyasında kimlik ve sınıf meseleleri hiç olmadığı kadar iç içe geçmiş durumda. Somuta indiğimizde bugünü özel kılan şey şu: Neoliberalizm öyle bir saldırı geliştirdi ki emek sürecinden evin içine kadınlar görülmemiş boyutta bir yağmanın nesnesi haline geldiler. İstisnasız dünyanın her yerinde esnek, güvencesiz çalışma kadınla anılan bir şey. Geçmişin sosyal devletinin olmazsa olmazları; yaşlı bakımından, çocuk bakımına bir dizi hak ortadan kaldırıldı. Tüm yük kadınların omzuna kaldı. Sosyalistlerin de feministlerin de çekişmelerinde bu ortak zemini gözetmesi gerekir. Yani feministlere dönük anlamlı eleştiriler de ancak buradan gelecektir.

‘HİÇBİR İDEOLOJİ İÇİN ‘X ERKEĞİ’ GİBİ DAMGALAMALAR YOK’

Burada bir de “solcu erkekler” bahsi var, ne düşünüyorsunuz bu adlandırma etrafındaki eleştiriler hakkında?

Bu türden streotipleştirmelerin pek faydalı olduğunu düşünmüyorum. Sosyalizmi ya da solculuğu patolojik erkekliklerle -ki bunlar vardır, yok demiyorum- anma hatasına kapı aralıyor. Zira diğer hiçbir ideoloji için “X erkeği” gibi damgalamalar yok. Liberal erkek, muhafazakar erkek, kartezyen erkek, anarşist erkek, gerçeküstücü erkek, nihilist erkek… Böyle ayrıca tanımlanmış bir tip yok.

Bir de bu “solcu erkek” streotipleştirmesinde biraz “bizim mahalle” kafası da var sanırım. Solcu/sosyalist erkek özgürlükçü, eşitlikçi olması gerektiği için bu “eleştirel” adlandırma var. Bizim mahalledenmiş gibi görünen ama pek de öyle olmayan yanları keşfedilen “solcu erkek” iyi bir taşlama nesnesine dönüşüyor burada. Ama zaten bu bizatihi sorun. Çünkü bu ölçek küçültmektir. Mahalle kafasıdır. Evet herkes kendi evinin önünü süpürse, bu solcu adamlar, erkekliklerinden kurtulsa, hayat bayram olsa, iklim değişse vs bunlar kulağa hoş gelebilir. Ama aslında bizim derdimizin çapı “hegemonik erkeklik” olarak genişletilmeli. Siyasi iktidarıyla, boy boy sağcı partisiyle, devletiyle “adamlar” yani…

‘ELEŞTİREMEZLİK GİBİ MUTLAK NOKTA OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM’

Az evvel feministlerin eleştirileri alabildiğini söylediniz. Buna çok katıldığımı söyleyemem. “Feminist linç” deniliyor örneğin… Misal Kürt hareketinin de eleştiri kabul ettiğini düşünenlerden değilim.

Eleştiriye açık olmak ayrı konu tabii. Misal sosyal medya üzerinden baktığımızda biraz daha farklı görünüyor. Evet, sosyal medya linç ortamı. Birisi tek hamle yapıyorsa diğeri tekmeyle geliyor, bir sonraki kafa atıyor. Çığ gibi büyüyen, işi sağlıksız hale getiren tartışmalar yürüyor. Eleştirmekse mesele Kürt hareketi, kadın hareketi ya da başkaları için eleştirilemezlik gibi mutlak nokta olduğunu düşünmüyorum. Buna bir Marksist olarak sosyalistleri de dahil ediyorum. Özeleştiri de yapıyoruz, gelen eleştirileri de yanıtlıyoruz. Tanrısal bir pozisyonu yok hiç birinin. Ne Kürt hareketinin ne kadın hareketinin… Herkes eleştirilmelidir, eleştirilir.

Feminizmin, sol içinde kanıksanmış kimi şeylerin adını koyduğunu ve bu sayede yol kat edildiğini düşünüyor musunuz?

Evet, tabii ki. Sol, özellikle Gezi’den sonra bu anlamda olumlu yol kat etti. Kendi içerisinde cinsel taciz olduğunu kabul edebildi. Şiddeti kabul edebildi. Kendi tüzüklerine bunu yazabildi vs. Örneğin; cinsiyetçi dil meselesi hepimiz için artık bir alarm konusu.

‘KADINLAR DOĞASI GEREĞİ BARIŞÇILDIR’, İRİ KIYIM BİR GENELLEME

Erkek düzenin tüm özelliklerini halihazırda zaten biliyoruz. Bunun yanında özcü yorumlar da var. Nihai kurulu düzenin, varması yüksek ihtimal toplumsal özelliklerinin antropolojik bir kökeni olduğunu düşünüyor musunuz? Misal, daha basit haliyle sorarsam… Anasoylu toplumların daha barışçıl olduğuna dair örnekler var mı?

Bu konuda çok iddialı konuşmak istemem. Antropoloji özel bir alan olduğu kadar tartışmalı bulguların da döndüğü bir alan. Anasoylu olduğu düşünülen dönemlerle ilgili kadının doğası gereği barışçıl olduğu ve iktidara uzak olduğu fikirleri elbette tartışılabilir ancak buradan “kadınların doğası gereği barışçıl” olduğu gibi iri kıyım bir genelleme yanlış olur. O yüzden bu tartışma bir yerden sonra fıtrata dönüyor. Fıtratı gereği eşitlikçidir, fıtratı gereği barışçıldır yaklaşımını ben doğru bulmuyorum.

‘MURADIMIZ; CİNSİYETSİZ, NÖTR BİR TOPLUM OLUŞMASI’

Sorumun diğer versiyonunu bir varsayım üzerinden sorayım. Uzak gelecekte dünyadaki erkek egemenliği el değiştirirse, o zaman kadınlar, erkekleşebilir mi?

Özgürlükçü, komünist insanların arzusu cinsiyet kimliklerinin ortadan kalkması olmalı. Yani geleceğin eşit, ideal toplumunda kadın, erkek ya da LGBTİ+ oluşumuz önemsiz bir hale gelecek. Bunun için mücadele ediyoruz aslında. Erkek egemenliği denilen şey tüm cinsel yönelimleri pek çok boyutta eziyor. Dolayısıyla bizim muradımız gelecekte cinsiyetsiz, cinsiyetin bir kimlik olarak ayrıca kurulmadığı nötr bir toplum oluşması. Birbirimizi kadın ya da erkek olarak bilmeden önce başka bilinçlerimizin olma ihtimali de diyebiliriz.

‘KİMLİK ÇOĞALTARAK, KİMLİKLERİ ORTADAN KALDIRAMAYIZ’

Akışkan, belirsiz bir kimliksizlik halinden, “queer teoriden” mi bahsediyorsunuz? Ya da ona yakın başka bir tahayyül mü?

Aslında onu da içermek üzere… “İçermek üzere” diyorum, şerh düşüyorum. Çünkü queer teori, kimlikleri reddeden ama bu arada sürekli kimlik üreten “bir kimlik politikası” haline dönüşüyor. En son HIV tartışmalarında kullanılan kavrama dikkat edin: Statü. HIV enfekte durumda olmak bir kimlik biçimi olarak mı karşımıza çıkacak? Bana göre bunlar çok tehlikeli noktalar. Tüm benzer örnekleri, postmodern ideolojinin sonuçları olarak görmek lazım. Örneğin biyolojik cinsiyeti dahi kurgu olarak kabul etmek ama diğer yandan durmaksızın yeni kimlikler kurmak. Bu kadar çok kimlik çoğaltarak, kimlikleri ortadan kaldıramayız.

‘YAZMAK, İFŞA ETMEK BİR MÜDAHALE VE GÜÇLENME BİÇİMİ’

Ebru hanım, başka çetrefilli konuya geçiyorum. Çatlak Zemin, 5harfliler gibi mecralarda yayınlanan, kadınların kendi hikayelerini anlattığı yazılar son dönemde oldukça konuşuluyor. Sizce bu yazılar nelerin önünü almak için yazılıyor? Niye bu yöntem tercih ediliyor?

Bir kere ifşa ve özel deneyim yazıları şu açıdan çok önemli. Kadınlar arasındaki dayanışmayı sağlıyor, deneyim paylaşımını ve farkındalığı sağlıyor. Kadınlar hemen birbirine iletiyor bu yazıları. Bunu çok değerli buluyorum. Diğer yandan, yazmanın iyileştirici bir tarafı var. En son Çatlak Zemin’deki yazının yazarı da ‘yükümü bırakmak istiyorum’ yazmış örneğin.

İfşayı doğru buluyorsunuz?

Evet. Doğru buluyorum. Yazmak, ifşa etmek bir müdahale ve güçlenme biçimi.

‘HER ŞEYİ ŞİDDET OLARAK GÖRMEYE BAŞLADIĞIMIZDA KURBAN YARATIYORUZ’

Sosyal medya hesabınızda Çatlak Zemin’de yayınlanan yazıda yanlış şeyler olduğunu yazdınız. Nedir o yanlışlık?

Ebru Pektaş

Baştan yanlış anlaşılmamak adına tekrar edeyim. Bu ve benzer yazıları kadınlar arasında dayanışma sağladığı için çok değerli buluyorum. Yazı yazan kişiyi de bu cesaretinden dolayı iyi duygularla karşılaşıyorum ama başka bir konu var. Baktığımız ve yaşadığımız her şeyde şiddetin bir biçimini görme eğilimimiz olduğunda, orada çok sorunlu bir alan ortaya çıkıyor. Mesela yazıdaki ifadelerle aktarayım. İşte sevgilimin bana güçlü ol telkinlerini vermesi, kötü zamanlarımda yanımda olması ve güçlü bir karakter olarak belirmesi gibi ifadeler var. Bana güç ol telkinlerinde bulunarak beni güçsüzleştirdi gibi ifadeler… Buradan hareketle demek ki size güçlü ol diyen, kötü zamanlarınızda yanınızda olan bir kişi aslında sadece sizi güçsüz düşürmek isteyen, psikolojik şiddet uygulayan bir erkek olabilir. 12 yıllık bir ilişki, çok katmanlı. Yargılamak, o değildir, bu değildir demek haddime değil ama kavramların bu kadar esnetilmesini problemli buluyorum. Psikolojik şiddet zaten sınırının tanımlanması zor bir kavramken bir de onu bu kadar tartışmalı bir alana çekmek, muğlaklaştırmak sorunlu geldi bana.

Bana göre aşırı yorum var burada. Heteroseksüel ilişkilerde tabii ki pek çok eşitsizlik var ve biz bunları açığa çıkarmalıyız. Bunda sorun yok ama biz yaşadığımız her şeyi şiddet olarak görmeye başladığımızda bu sefer kurban yaratıyoruz. Bir tür viktimizasyon, kurbanlaştırma dediğimiz şey. Bu durumda kadınların özneliklerini tartışmalı hale getiriyoruz. Kadın kafası karışan, başına ne geldiğini anlayamayan ya da itiraz edemeyen bir konuma sabitleniyor.

Diğer taraftan “Hırçın”, “Histerik” bulunan kadınlar… Aynı tanımları erkekler için duymayız örneğin.

Evet… Kadına yönelik şiddetin, tacizin haddi hesabı kalmamışken, kadın hayatın her alanında bu kadar eziliyorken, değersizleştiriliyorken… Kadının öfkesi tüm bunların birikimi olarak var ve ‘hırçın kadın’ hakikaten sahiplenilmesi gereken bir dışavurum. Hırçın kadına dair yapılan küçümseyici tavrın çok eril olduğunu ve bütünü anlamaktan çok yoksun olduğunu düşünüyorum.

‘FLÖRTÜ, ÇAPKINLIĞI, AYARTMAYI SAVUNALIM’

“Kavramların esnetilmesi”, “aşırı yorum” derken… Bu bahsettiğiniz dışında, başka örneklerle açıklar mısınız?

Tekil olarak paylaşılan çeşitli deneyimlerin kimi zaman bir örüntüyü davet ettiğini görmemiz gerekiyor. Size çiçek alan sevgiliniz “koruyucu cinsiyetçilik” yapıyor olabilir, güçlü olmanızı destekleyen ve zor zamanlarda yanınızda olan partneriniz aslında sizi zayıf düşürmek üzere sistematik bir maniplasyon yapıyor olabilir, size dünyanın en harika sevgilisi olduğunuzu -lovebombing denilen- hissettiren sevgilinizin amacı sizi atacağı en yüksek uçuruma taşımak olabilir… Duygusal, psikolojik şiddeti tanımlamak zor. Bunu kabul ediyorum ama aşırı yorumlar, kimi yaşanan hikayeleri de gölgeleyebilir. Aynı şey cinsel taciz meselesinde de oluyor. Bazen öyle şeyler cinsel taciz olarak yorumlanıyor ki… Bilmiyorum hatırlıyor musunuz? Sanırım, geçen yıldı. Twitter’da dönen bir tartışma. “Kadına cinsiyetinden ötürü yaklaşmak bir tacizdir ya da twitter yazışma yeri mi?” gibi artık ahlakçılığa varan, flört davranışını bile taciz olarak algılayan bir tartışmaydı. Çapkınlık, ayartma… Bunlar çok olağan şeyler. Flörtü, çapkınlığı, ayartmayı savunalım. Hele ki böyle gerici bir dönemde. Bunları kriminalize etmeyelim. Bu kavramların her birinin altında bir taciz hikayesi bulmaya çalışmayalım.

‘TACİZİN KONUŞU ŞU: ORTAMI CİNSELLEŞTİRMEK’

Hatırladım bahsettiğiniz tartışmayı. Hatta “flört etmeye korkar olduk” cümlesi aklımda kalmış.

İşte tam kastettiğim bu. Her olayda, her durumda cinsel taciz görürseniz, tipik ahlakçıdan, dinciden farkınız kalmıyor aslında. Çatlak Zemin’deki yazıyı hedef almıyorum ama o yazı bir örüntüyü hatırlattığı için kavramları kullanırken, ‘psikolojik şiddet’ derken dikkatli olalım diyorum. Çünkü belki gerçekten öyle olmayabilir. Kavramların esnetilmesi ile ilgili güzel bir örnek var. Onu paylaşmak isterim.

Jane Gallop, “Cinsel Tacizle Suçlanan Feminist” kitabında feminist bir hocanın, iki öğrencisi tarafından taciz suçlamasıyla karşılaşmasını anlatır. Tacizin konusu da şu: Ortamı cinselleştirmek. Yani seksten, cinsellikten vs. bahsetmek… Öğrenciler, “Sürekli bunlardan bahsederek bizi taciz etti” diyor. Ayrıntılarına değinmeyeceğim ama “ortamı cinselleştirmek” diye bir cinsel taciz suçu icat ediliyor bu örnekte. Bakın cinsel taciz gibi ciddi bir suç nasıl kolayca sulandırılabiliyor. Cinselliğin, özel olanın politik olduğunu savunduğumuz günlerden bugünlere… Eğer bunu kabul edeceksek, örneğin bu suçu ben düzenli olarak işliyorum. Yazılarımda cinsellikten bahsederek ortamı cinselleştiriyorum.

Yani bir yanıyla kadınların özeleştiri yapması gerektiğini de söylüyorsunuz?

Evet. Aslında Çatlak Zemin’deki yazı bu açıdan çok iyi. Kendine dönük bir eleştiri de var orada. Defalarca aynı şiddet döngüsüne girmenin, buna izin vermemin mesuliyeti kabul ediliyor yazıda. Bu örneğin dışında söylüyorum. Şiddet döngüsünde kadının hep avlanan, kafası karışan, tam olarak durumun ne olduğunu anlamayan, haklarını savunamayacak bir varlık olarak lanse edilmesini problemli buluyorum. Bizim kadının güçlendiği örnekleri propaganda etmemiz gerekir.

‘YASIN AŞAMALARI İFŞAYLA ÇAKIŞABİLİR’

İfşanın, biten bir ilişki sonrası husumet duymaktan kaynaklı bir şeye dönüştüğü oluyor mu?

Elbette bu da olabilir. İlişki bittiğinde acı duyarız. Bu çok doğal bir şey. İlişki bittiğinde bir yas dönemi yaşarız. Bu da doğal. Yaşadığımız yasın aşamaları var. Öfke, reddetme gibi… İfşa da bu noktayla çakışabilir. Yine de ifşanın cesaret gerektiren bir süreç olduğu da, en az öfke ya da yas kadar gerçek…

Erkeklerle yan yana mücadele etmeyi tercih etmememek, sizce nasıl değerlendirilmeli?

Bu tercihi doğru ya da yanlış olarak nitelemektense anlaşılır buluyorum. Kadınların her açıdan görünmez kılındığı bir siyasi iklimde, anneliğin bile erkekler tarafından tartışıldığı bir ortamda kadınların kendi özne oluşlarını ayrı kurmak istemeleri ve ayrı eyleme dökmeleri bana en azından belirli bir mevziye kadar anlaşılabilir ve yararlı yanlar barındıran bir tercih gibi geliyor. En azından yıllarca karma örgütlerde yer almış bir sosyalist olarak “vay efendim niye ayrı örgütleniyorlar” gibi bir yaklaşımım hiç olmadı.

O mevzi nereye kadar?

Çok pratik bir soru bu. Yaşayıp göreceğiz. Öyle bir zaman gelecek ki, zaten biz ayrı yürüyemeyeceğiz. Yine de kadınların kendi failliklerini daha fazla gösterdikleri pratikleri bugünün Türkiye’sinde hatta dünyasında değerli buluyorum.