SAADET Kadın Kolları Başkanı Asiltürk: Tüketim çılgınlığı muhafazakarların dönüşümünü olumsuz etkiledi

Saadet Partisi Kadın Kolları Başkanı Ebru Asiltürk, nafakanın evlilik süresine göre kademelendirilmesini önerdi, İstanbul Sözleşmesi için, “Başka yerlerde dikilen elbise bize uymayabilir. Toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında ailenin yapısal bütünlüğünü bozacak endişesindeyiz” dedi. Asiltürk, gösterişli bebek mevlidi için ise “Sosyal medyanın da içinde olduğu tüketim çılgınlığı muhafazakârların dönüşümünü olumsuz etkiledi” dedi.

Müzeyyen Yüce  myuce@gazeteduvar.com.tr

ANKARA – Saadet Partisi 7. Olağan Büyük Kongresi sonrası yeni döneme girdi. İkinci kez genel başkanlığa seçilen Temel Karamollaoğlu, Başkanlık Divanı’nı geçtiğimiz günlerde oluşturdu. Yeniden Saadet Partisi Kadın Kolları Başkanlığı görevini üstlenen Diş Hekimi Ebru Asiltürk ile son dönemde artan kadına yönelik şiddet olaylarından, İstanbul Sözleşmesine, kadınların nafaka hakkından gösterişli bebek mevlidine kadar birçok konuyu konuştuk.

Milli Görüş hareketinde kadınların sahada varlığı çok konuşulmuştur, kadınların bu gücü yönetim kademelerine neden yansımıyor? 12 kişiden oluşan Başkanlık Divanı’nda, hiç kadın üye yok. 72 kişiden oluşan Genel İdare Kurulu’nda ise sadece 6 kadın var? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk siyasetinde var olan tüm partiler içerisinde, Saadet Partisi ve onun öncesindeki Milli Görüş partilerinde açık ara kadın varlığı söz konusu. Biz siyaset etme biçimini sayılara ve koltuktaki varlığa bağlamıyoruz. Söyleyecek sözü olan herkesin partimiz içinde yeri var. Kadınlarımızın partiye olan gönül bağı sahada da, yönetim kadrolarında da aynı güç ile çalışmamıza neden oluyor. Sahada kadın kollarımız bu yüzden bu kadar güçlü.

Siyasetin yanı sıra kamusal alanda da kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 30 bandında seyrediyor. Kadınların görünür olması, iş hayatındaki varlıklarının önünde engeller var mı?

Türkiye’de kadının istihdamdaki payı yüzde 33 olarak görünüyor ve bu ülkemizin bir yarası aslında. Özellikle kadının kamusal alanda görünürlüğünü artırmak lazım; hala eşit işe eşit ücret alamayan kadınlarımız var. Bu sorunların çözülmesi lazım. Ancak bu kadının çalışmadığı anlamına gelmiyor. Kadınlar bugün tarım sektöründe, evde, kayıt dışı şekillerde çalışmaya devam ediyor. Biz bu meseleye ‘çalışan kadın değerlidir’ şeklinde değil de ‘üreten kadın değerlidir’ şeklinde bakıyoruz. Kadınların sadece çalışma hayatındaki varlığı ile üretkenliğini bu orana sıkıştırmamak gerek. Evde çalışan kadın da kıymetlidir, sektörde çalışarak para kazanan kadın da kıymetlidir. Biz istiyoruz ki ev hanımlarının da özlük hakları devlet tarafından korunsun.

Ev kadınlarına emeklilik hakkından bahsediyorsunuz sanırım.

Evet. Bizim istihdamda yok dediğimiz yüzde 67’lik kısım aslında en ağır işçi olarak evde, tarlada, bahçede çalışıyor. Reel anlamda görünmeyen kalem olan kadınların özlük haklarının verilmesi ve üretkenliklerinin takdir edilmesi gerekiyor. 14 yaşında evde çalışmaya başlayıp 70 yaşına kadar devam eden kadınlarımızın ne sigortası ne de bir sosyal hakkı var. Onlar da çalışıyor aslında. Ben o kısımdaki kadınlarımızın sigortaları devlet tarafından garantiye alınsın, emeklilik hayatına onlar da hak kazansın isterim.

‘PARTİLER KADINLARA KENDİNİ İFADE ETME ORTAMI SAĞLAMALI’

CHP ile bir seçim ittifakı yaptınız. İYİ Parti’nin de içinde bulunduğu bu ittifaka 5 benzemezin bir araya gelmesi yorumları yapıldı. CHP ile birçok konuda ortaklaştınız ama kadın konusunda farklı görüşleriniz var. Aynı noktada buluşmanız nasıl oldu?

Her şeyden önce seçim ittifakı değil, seçim işbirliği yaptık. Biz ilkeler bazında anlaşmak kaydıyla her parti ile bir araya gelebiliriz. Hatta bunu partilerin bir vazifesi ve fedakârlığı olarak görüyorum. Her kadın bulunduğu noktada siyaset yapabilir ve partiler kadınların kendilerini istedikleri gibi ifade etmelerine ortam sağlamak ile sorumlu. Saadet Partisi’nin geleneksel bir yapısı var. Üyelerimizin hassasiyetini koruyarak her kadının kendi düşüncesini beyan ettiği bir siyasi ortamı sağladık. Kadın bazında baktığımızda ayrıştığımızı, farklı noktalara düştüğümüzü düşünmüyorum.

Son dönemde nafaka hakkı başta olmak üzere Medeni Kanunda tanımlı ekonomik haklar, 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi üzerinden yapılan tartışmalar var. İstanbul Sözleşmesinin aile yapısını bozduğuna dönük fikirler varken diğer yandan kadın örgütlerinin İstanbul Sözleşmesi gibi kazanılmış hakları korumak adına bir mücadelesi de söz konusu. Sizin bu konuda tutumunuz nedir?

Nafaka konusunda kademeli bir uygulama önerdik. Evlilik süresi içerisinde kadın çalışma hayatını sonlandırmış, kariyerini geride bırakmış olabiliyor ve ayrıldıktan sonra yeni bir hayat kurabilmesi için zaman gerekiyor. Nafaka ile ilgili mevcut yasanın bazı pürüzler içerdiğini görüyoruz. Bu noktada ihtiyacı tamamlamak için hukukçuları ile bir çalıştay yaptık. Sonuç olarak da evlilik süresine göre nafaka tayini değerlendirmesi ortaya çıktı. Bunun hakkaniyetle uygulanması adaleti sağlar kanaatindeyiz.

Asiltürk: İstanbul Sözleşmesi’ndeki bazı maddeler aile yapımıza ilişkin müdahaleleri de beraberinde getiriyor

6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi üzerindeki tartışmalara nereden bakıyorsunuz?

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanuna geçmeden önce bir noktayı açıklamak istiyorum. Emine Bulut, Şule Çet, Ayşegül Güven, Güleda Cankel ve niceleri bu memleketin derin yaraları… Çıkarılan yasalara, uluslararası sözleşmelere, korucuyu tedbirlere rağmen şiddetin giderek artması hepimizi kaygılandırıyor. Cezaların, kanunların etkin bir biçimde uygulanması şart. Ama ben bu konuya başka bir bakış açısıyla yaklaşmak istiyorum. Kadınların toplumdaki yerini güçlendirmek için bize batıdaki bazı ülkelerin yaklaşımları reçete olarak gösteriliyor. Kadının ekonomik gücünün artırılması, kadının siyasetteki varlığının artırılması ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin uygulanması. Ama bunu en iyi uygulayan ülkelerden olan İsveç’te her iki kadından biri şiddete maruz kalıyor. Bu yüzden şiddetin cinsiyete indirgenerek ele alınmasını, bu şekilde temellendirilmesini doğru bulmuyoruz. Şiddet dünyada da Türkiye’de de toplumsal bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Biz şiddetin kaynağına inmeliyiz. Kuvveti merkeze koyarak yetişen insanlar şiddeti de kendinde hak sebebi görüyor. Bizim eğitim sistemimizde kuvvetli olan üstündür değil de haklı olan üstündür şeklinde bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız var.

Türkiye problemlerine kendisi bir çözüm yolu bulmalıdır. Başka yerlerde dikilen elbise bize uymayabilir. Uluslararası Sözleşme olarak önümüze konulan İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında ailenin yapısal bütünlüğünü bozacak endişesindeyiz. Sözleşme çıktığı andan itibaren hiçbir maddesine dahi şerh konulmadan olduğu gibi kabul edildi. Çoğu Avrupa ülkesi ‘bu bizim aile yapımızı tehdit ediyor’ diyerek gündemlerine dahi almadılar. Sözleşmede aile kadın için bir tehdit unsuru olarak gösteriliyor. Biz ailenin maddi manevi bütünlüğünü tehdit eden ne varsa biz onun karşısındayız. İstanbul Sözleşmesi’ndeki bazı maddeler aile yapımıza ilişkin müdahaleleri de beraberinde getiriyor. Biz de tam olarak buna karşıyız. Ailenin maddi manevi bütünlüğünü korumak devletin Anayasal vazifesidir.

‘ANNE YARDIMINDA 0- 2 YAŞ ARALIĞINA KARŞIYIM’

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Avrupa Birliği (AB) Delegasyonu ‘nun, 0- 60 aylık çocuklarını kreş, anaokulu veya gündüz bakımevine gönderen, sigortalı çalışan 10 bin 250 kadına, her ay 650 lira civarında destek sağlayan projesini ‘tehlikeli’ bulduğunuzu, söz konusu projeyle aile bağlarının kopacağına dönük açıklamalarınız çok tartışıldı. Bu konuda ne anlatmak istediniz?

Burada bizim meseleye bakış açımız projenin 0- 2 yaş arası çocuklarımızı kapsaması. Çalışan anneye yardım yapılsın ama yaş sınırı olmasın diyoruz. 0- 2 yaş bebek ve anne için bağlılık dönemi. Bu bebek için de anne için de en temel hak. Ben bu hakkı savunmak için hayır diyorum. Proje için ayrılmış bir bütçe varsa bunu evde bebeğiyle daha verimli vakit geçiren anneye yardım versinler. Bebeğin o yaşları sevgi ve şefkate ihtiyacı olduğu kritik bir dönem.

AK Parti, kamuoyunca “çocuk evlilik” olarak da nitelendirilen çocuklara cinsel istismar suçlarında mağdur ve failin evlenmesi halinde, cezanın ertelenmesini öngören düzenlemeyi Meclis’e getirmeyi planlıyor. Sizin bu konuda tutumunuz nedir?

Herkesin biricik hayatı var ve o biricik hayat kimsenin tekelinde değil. Bu ülkenin hâkimleri, savcıları var, suç ve ceza var. Bu biricik hayata anne babası dâhil olmak üzere hiç kimsenin müdahalesi olamaz. Eğer bir fiil gerçekleşmiş, bir suç işlenmişse onun cezası verilmelidir. 18 yaş altındaki kişiler nikah akdi altında çocuk sahibi oluyorsa ve tespit edilmesi durumunda erkeğe cezai müeyyide uygulanıyor ama nikah akdi olmadan yapılan birliktelikler herhangi bir suç unsuru olmuyor. Ben bunu bir çelişki olarak görüyorum. Burada çözülmesi gereken problem var. Her vaka kendi içerisinde değerlendirilmeli. Hakimlerin bu konuda inisiyatif alarak suçu ve suçsuzu ayırarak hassasiyetle yaklaşması gerekiyor.

‘MÜSLÜMANLIKTA GÖSTERİŞ VE ŞATAFAT YOKTUR’

Gösterişli bebek mevlidi ile Türkiye gündemine oturan Büşra Nur Çalar, çok konuşuldu, tartışıldı. Bazı kesimler muhafazakârların yeni orta sınıflar yarattığını söylüyor, bazı kesimler de lüksü başörtülüler icat etmedi diyor. Bu örnek üzerinden baktığımızda din üzerinden bu şatafatı, komşun açken tok yatılmaz söylemini nasıl değerlendirmeliyiz?

Bebek mevlidi yapılan bir ritüeldir. Ama israftan ve gösterişten imtina etmek hepimizin şiarı olmalı. Biz bu gösterişi, şatafatı sosyal medya başta olmak üzere sokakta, iş yerlerinde her yerde görüyoruz. Zenginin daha çok zengin olduğu, fakirin daha çok fakirleştiği, adaletin kaybedildiği, insanların tüketim toplumunun etkisi altında kaldığı bir dönemdeyiz. Tüketim toplumu günlük hayatımızdan, yaptığımız ufak mevlitlere kadar her yere sirayet etti. Tüketimin bir parçası oluyoruz. Müslümanlıkta gösteriş ve şatafat yoktur. Biz ne ifrat be tefrit diyoruz. Yani her şey kararında olmalı. Müslümanlığın sınıfı olmaz diye düşünüyoruz. Müslümanlığın gayet açık hükümleri vardır ve herkes için aynı olmalıdır.

Tüm bu şatafatın, lüksün, gündelik hayatın sosyal medyadan teşhiri, seremoninin dozunun kaçması, kadınlarda nasıl bir dönüşüme neden oldu? Ya da bu dönüşüm bir neden mi sonuç mu?

Yukarıda bahsettiğim nedenlerden kaynaklı olarak muhafazakâr kesim de tüketim toplumundan etkilendi. Mahrem olan her şeyimizi sosyal medyadan paylaşır hale geldik. Sürekli birbirimizin ne yaptığını takip ediyoruz. Sosyal medyanın da içinde olduğu tüketim çılgınlığı muhafazakârların dönüşümünü olumsuz etkiledi. Sosyal medya maksadı dışında kullanılır hale geldi.