Mor Çatı olarak neden nafaka hakkını savunuyoruz?

Vakit kadınların haklarına göz dikmenin değil, kadınları mağdur eden sistemlerle mücadele etmenin vaktidir. Kadınları yoksulluğa mahkum etmek yerine, nafaka bir sorun olarak görülüyorsa kadınların nafakaya ihtiyaç duymasının önüne geçecek önlem ve uygulamaların, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle taahhüt ettiği üzere, ivedilikle hayata geçirilmesini bekliyoruz.

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı

1990 yılından bu yana şiddete maruz kalan kadınlar ve çocuklarıyla dayanışma gösteriyor, onların deneyimlerinden öğreniyoruz. Kadınların hikayeleri bizlere şiddet biçimlerinin nasıl da farklılaşabildiğini, her kadının hikayesinin ve ihtiyaç duyduğu desteğin biricik olduğunu gösterdi. Bu farklılıkların değiştirmediği yegane ortaklık ise kadınların en çok başta kocaları olmak üzere yakını olan erkeklerden şiddet gördükleri. Bu şiddetin kaynağında şüphesiz kadınlar ve erkekler arasında süregiden toplumsal cinsiyet eşitsizliği yatıyor. Erkeklerin kadınlar üzerinde üstünlük kurmayı ve buna bağlı olarak da kadınları denetlemeyi ve kontrol etmeyi doğal görmeleri, şiddet uygulamaları sonucunu yaratıyor. Bu nedenle de kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmak toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmadan mümkün değil. Şiddetin temelindeki bu eşitsizliği görmeyen bir yaklaşımla yapılan her türlü şiddeti önleme çabası ve faaliyet etkisiz kalmanın yanı sıra, kadınların ve çocuklarının içinde bulunduğu şiddet yaşantısını derinleştiriyor.

Son zamanlarda kamuoyunu meşgul eden nafaka meselesini toplumsal cinsiyet perspektifinden, kadına yönelik şiddet ile ilişkisine işaret ederek ele almak istiyoruz. Bunu yapmadaki tek nedenimiz çalışma alanımız olması değil, kadınların deneyimlerinin bu ilişkiye işaret ediyor olması. Neden nafaka hakkında ısrar ettiğimizi açıklamadan önce –bu tartışmanın neden ortaya çıktığına ve nasıl bir söylem düzeni kurduğuna bakmak başlı başına Türkiye’de kadınların maruz kaldıkları ayrımcılık ve şiddete dair bir tablo sunuyor.

Çeşitli erkek grupları tarafından nafaka vermenin kendilerini mağdur ettiği iddiası ile başlatılan bir kampanya ile yayılan gerçek dışı ve kadın düşmanı ifadelerin mecliste karşılığını bulduğunu ve yasal düzenleme fikrinin oluştuğunu endişe ile izliyoruz. Halbuki böylesine önemli toplumsal sonuçları olacak meselelerde devletin yaygara çıkaran bir grubun sesini temel almak yerine, sorunu tüm boyutlarıyla anlamaya yönelik araştırma yaptırması, alanda çalışan sivil toplum örgütlerinden değerlendirme ve öneriler alması gerekiyor. Tüm bunların yapılmıyor olmasından dolayı, gelinen noktada nafaka tartışmalarının kadınların nafaka ile ilgili yaşadığı sorunları içermiyor olduğunu görüyoruz.

Nafaka konusunu tartışabilmek için öncelikle nafakanın hangi şartlarda verildiğine ve nafakanın sonucu olduğu toplumsal olgulara bakmamız gerekli. Türk Medeni Kanunu’nun 175’inci maddesine göre “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” Bu maddeden de anlaşıldığı üzere nafaka sadece kadınlara değil ekonomik gücü daha düşük olan erkeklere de bağlanabilir; uygulamada genellikle nafaka alan tarafın kadın olmasının nedeni toplumsal cinsiyet eşitsizliğinde aranmalıdır. Kadınların erkeklerle eşit eğitim ve istihdam olanaklarına ve eşit ücrete erişiminin olmaması onları ekonomik olarak dezavantajlı kılıyor. Bu sebeple nafaka hakkından genellikle kadınlar yararlanıyorlar. Öte yandan tarafların malî durumlarının değişmesi durumunda nafaka miktarının artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir. Buna ek olarak, kadının yoksulluk durumunun ortadan kalkması durumunda ya da yeniden evlenmesi ile nafaka kaldırılabilir. Buradan anlaşılacağı üzere nafaka süresiz değildir.

Peki neden genellikle erkekler değil kadınlar nafaka alıyorlar? TÜİK 2018 verilerine göre kadınların işgücüne katılım oranları yüzde 34,2, istihdam oranı ise yüzde 29,4. Erkeklerin işgücü katılım oranı ise yüzde 72,7 iken istihdam oranları ise yüzde 65.7. İşgücüne dahil olmayan 15 yaş üstü kadın nüfus yaklaşık 20 milyon. Bu kadınların 11 milyonu iş gücüne dahil olmamasının nedenini ev işleri ile açıklıyor. Kadınları ev işleri ve çocuk, yaşlı ve hasta bakımından sorumlu olarak gören yaygın toplumsal kanaatler nedeniyle bu işler hane halkı tarafından eşit paylaşılmıyor. Bu tablo bize hali hazırda bildiğimiz bir gerçeği hatırlatıyor. Erkekler dışarıda (ücret alarak), kadınlar ise evde (ücret almaksızın) çalışıyorlar. Kadınların istihdama katılımı okula gönderilmeyerek, meslek edinmeleri engellenerek, görevlerinin ev işi yapmak olduğu söylenerek, erkeklerden daha güvencesiz ve düşük ücretli işlere layık görülerek engelleniyor. Eğitim almış, istihdama katılmış kadınların da istihdamdan uzaklaşmak durumunda kaldıklarını gözlemliyoruz. Bunda en önemli neden ise ev içinde bakımdan sorumlu görülüyor olmaları.

2008’de 497 olan kamu kreş sayısı 2016’da 56’ya düştü. Bu durum, çocuk bakımı çoğunlukla yalnızca kadınlara kaldığından, kadınların kreş ücretini karşılayamadıkları için işi bırakıp eve dönmelerine ya da özel kreş ya da bakıcı ücreti ödeyip yoksullaşmalarına neden oluyor. Çocuk bakımı nedeniyle işe ara vermek ya da bırakmak zorunda kalan kadınlar, baba olduktan sonra iş yaşamlarında değişiklik yaşamayan erkeklerin aksine iş yaşamından uzaklaşıyorlar. Çalışma hayatına ara vermek zorunda kadınlar yeniden istihdama dahil olmak istediklerinde de aynı ücretle eski işlerine giremeyerek daha düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalıyor ve hatta bir çok durumda iş bulamıyorlar. Çocuk bakımının yanı sıra ailede bakıma muhtaç hasta, yaşlı, engelli bireyler olması durumunda bu desteklerin kamu kurumlarında sağlanamıyor olmasından dolayı kadınlar yine bu bakım emeğini vermek için eve hapsoluyorlar. Peki evde bunca çalışırken dışarıda çalışmak ne kadar mümkün? Hele ki kadınların eğitim ve mesleklerinin olmadığı durumlarda bulabildikleri işler güvencesiz ve çok düşük ücretli oluyor. Çoğu kadın evde ücretsiz yapmak durumunda kaldıkları işleri bu defa dışarıda düşük ücretlere yapmak durumunda kalıyorlar. Görüldüğü üzere kadınların nafakaya ihtiyaç duyduğu ekonomik koşulların ortadan kalkması için, istihdam alanında kadınlar ve erkekler arasında eşitliği tesis etmek, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı zorlukları ortadan kaldırmak için sosyal devlet olanaklarını harekete geçirmek, kadınların ücretsiz bakım emeği vermek zorunda kalmamaları için çocuk, engelli ve yaşlıların bakımı için ücretsiz ve erişilebilir sosyal hizmet olanakları yaratmak gerekiyor.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı tüm bu zorluklar, kadınlar evliliklerini bitirmeye karar verdiklerinde daha da katmerleniyor. Özellikle kadınlar şiddete maruz kaldıklarında boşanma kararını alabilmeleri çoğu zaman uzun bir sürecin son halkası oluyor. Şiddetten uzaklaşacak gücü, hem şiddete maruz kalmanın yarattığı ruhsal durum, hem de sosyal olarak maruz bırakıldıkları izolasyon nedeniyle neredeyse hiçbir destek almaksızın bulan kadınların önündeki en önemli engellerden biri de ekonomik güçlükler. Kendilerinin ve varsa çocuklarının bakımını nasıl karşılayacakları sorusu çoğu zaman kadınları şiddet gördükleri evliliklerinde kalmaya mecbur kılıyor. Neredeyse 30 yıldır kadına yönelik şiddetle mücadele alanında sahip olduğumuz deneyim göz önüne alınarak, bize nafaka konusundaki en önemli sorunlar nelerdir diye sorulmuş olsaydı kuşkusuz evlilik ve ardından boşanma sürecinde kadınların maruz kaldığı ekonomik şiddet ve nafaka alamaması, aldıysa da tahsil edememesi derdik. Destek almak için Mor Çatı’ya ulaşan pek çok kadının evlilikleri boyunca “benden boşanırsan hiçbir şey alamazsın”, “sana asla nafaka vermem” gibi sözlerle tehdit edildiğine tanık oluyoruz. Ekonomik güçleri olmadığı için şiddete maruz kaldıkları evliliklerinde kalmak durumunda kalıyor, bu süreçte kocaları tarafından ekonomik olarak tehdit ediliyorlar. Boşanma aşamasında ise kadınlara göre varlıklı olmalarına rağmen mal varlıklarını ve iş yerlerini başkalarının üzerine yapmak, kendisini sigortasız göstermek ya da sigortada maaşlarını olduğundan daha düşük göstermek gibi yöntemlerle kadınlara nafaka vermemeye ya da nafaka miktarını komik rakamlara çekmeye çalıştıklarını görüyoruz. Kimi zaman ise kadınlar canlarını kurtarmaktan başka bir şey düşünmedikleri için nafaka talep etmiyorlar ve anlaşmalı boşanma yoluna gidiyorlar. Kadınlara nafaka bağlanması durumunda ise nafakanın ödenmesinde ciddi sorunlar ortaya çıkıyor. Nafaka ödemesi gereken kişi ikamet adresi olmaması gibi yöntemlerle gizlenebiliyor. Kimi zaman ise kadınların yalvartarak ödeme yapmak suretiyle şiddet uygulamaya devam ediyorlar. Kaldı ki çoğu durumda ödenmesine karar verilen nafaka miktarı, bir insanın hayatını idame ettirebileceğinden oldukça uzak miktarlarda.

Nafakanın kaldırılması ya da kişilerin durumlarını değerlendirmeden sınırlı hale getirilmesine yönelik öneriler kadınların şu anki koşulda zaten zor olan bağımsız yaşam kurmalarını, boşanmalarını engellemeye yönelik adımlardır. Nafaka hakkının kaldırılması veya sınırlanması, kadınların halihazırda maruz kaldığı başta ekonomik şiddet olmak üzere farklı şiddet biçimlerinin görünmez kılınmasına ve artmasına yol açacaktır. Özellikle Boşanma Komisyonu Raporu ile somutlaşan yaklaşım, kadınları şiddet gördükleri evliliklerine mahkum etmeyi, her şeye rağmen boşandıklarında ise yeniden evlenmeye ya da yoksulluğa mahkum ederek cezalandırmayı amaçlıyor.

Son yıllarda örtük ya da açık bir şekilde kadınların haklarına yönelik saldırılarda bir artış olduğunu görüyoruz. Özellikle alana dair bilgisi olmayan, kadınların gerçekliklerinden bihaber kişiler uzman olarak dinleniyor, kadınların kaderini etkileyecek kararlar bu kişilerin fikirlerine teslim ediliyor. Türkiye halihazırda cinsiyet eşitliğinde 149 ülke arasında 130’uncu sırada. Tartışılan hakların kaybedilmesiyle bu gerilemenin artacağını öngörüyoruz. Vakit kadınların haklarına göz dikmenin değil, kadınları mağdur eden sistemlerle mücadele etmenin vaktidir. Kadınları yoksulluğa mahkum etmek yerine, nafaka bir sorun olarak görülüyorsa kadınların nafakaya ihtiyaç duymasının önüne geçecek önlem ve uygulamaların, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle taahhüt ettiği üzere, ivedilikle hayata geçirilmesini bekliyoruz.