Bak ramazan geldi babaanne

Ramazan ayıydı babaanne. Sen tütününü incecik parmaklarınla beyaz kâğıda sererdin. Beyazlığın içine saklanmış tütünü son bir kez mızıka çalar gibi dudaklarına götürürdün. Kâğıdı büyük sabırla incecik parmaklarına benzetirdin. Beni Eyüp Peygamber’in sabrına yürütürdün.

Türkan Elçi

Mübarek ramazan ayında seni çocuk aklımızla can kulağımızla dinleyerek sabırla beklediğimiz iftar saatlerinin çocukluğumuzun saflığında asılı kaldığı günlerin geride kalışına hüzünlenerek seni anıyorum babaanne. Bilmem hatırlar mısın? Ölüler hatırlar mı ki? Diyarbakır’ın uzun yaz günlerine denk gelmişse ramazan ayları, geçip gitmek bilmez, gün uzadıkça uzardı. Kadınlar avlulu evlerin taşlarını suyla buluştururken, su aynı anda buharlaşır, hiç dökülmemiş gibi olurdu. Aynen sen ve diğer gidenler bizlerle hiç yaşamamış, onlarla hiçbir zaman bir araya gelmemişiz gibi su da taşları o acele ile terk ederdi.

Ramazan ayları o zamanlar çok mu mübarekti? Yoksa sen ve senin gibilerin, pazarlıksız, hiç hesapsız inananların izzetiyle mi mübarekleşiyordu? İftar sofrasında ne yiyeceğim derdine düşmeden “Allah ne kısmet ettiyse onu” diyerek beklenen sofraları özledim babaanne. Yemekten hatta su içmekten daha çok, parmaklarının arasına usulca yerleştireceğin sigaranın dumanına olan özlemini hatırlıyorum. Bazen Baykan, bazen Adıyaman tütününü bir gazete parçasının üzerinde havalandırır daha sonra bir tepsinin üzerine serer, incecik parmaklarınla incecik sigaralar sarardın. Açık kahverengi lekelerin ellerinin üzerine serpilişini hatırlıyorum. O lekelerin, yılların ardından bir elin ayasının tersine nasıl serpildiğini bilemez, annenden doğarken de ellerinin hep böyle olduğunu sanırdım. Herkesin senin gibi büyük bir inançla bir bedeni aç ve susuz bırakarak Tanrı’ya ulaşmanın yolunu seçtiklerini, ramazan ayının insanoğlunun hasletinden mütevellit noksanlıklarından kurtulmaya çalıştıklarını, tek amaçlarının Hak diye söze başladıkları Hakk’a ulaşmak ve Hakk’ın kullarına bayram sabahlarında tüm küskünlükleri geride bırakarak sarılacaklarına inanırdım. Ne çok yanılmışım babaanne. Oysa senden çok yıllar sonra bir ramazan ayındayız. Sokağın orta yerinde insanlara gayriinsani muamele yapılıyor. Bildiğimiz bilmediğimiz, gördüğümüz göremediğimiz bir yerlerde insanlara acı çektiriliyor babaanne. Eyüp Peygamber’in sabrına bu günlerde daha çok ihtiyaç duyuyorum babaanne.

Diyarbakır’ın ateş sıcağı günlerinde gün bir türlü devrilmez, akşam çökmez, iftar saatleri ile sabahın arasına bir dünya sığardı. O dünyadan gelip göçen kahramanların olurdu. Belli bir zaman sonra o kahramanlar biz olurduk.

Anlattıklarının arasından sevdiğim bir hikâyen vardı, benim sabır dünyamın taşlarını döşediğin hikâyelerden biriydi belki de. Rivayet, diye başlamak istemezdin anlatacaklarına. Rivayet çünkü söylentiydi. Söylentiye itibar edilmezdi. Onun için anlatacaklarını rivayet değil de çok uzun zaman evvel yaşananları sen bizzat görmüş gibi mırıldanırdın. Ben de senin görmüşlüğünün tanığı olurdum. Sözdeki inandırıcılık ve sahicilik bende anlatının sonundaki cümlelerle inanca dönüşürdü.

Yeşil sabun kokan elbisenin altındaki göğsünden boğazına doğru, sözcükler yürürdü. Kimi zaman mırıltılı kimi zaman coşkulu sözcükler. Cümlen şöyle başlamıştı.”Eyüp Peygamber’in canına küçük küçük kurtçuklar musallat olmuş, vücudunun her tarafında gezinmedik yer bırakmazlarmış. Kimi zaman dönüp dolaşan bu mahlûkatlar dengelerini kaybedip toprağın üzerine düşerlermiş. Eyüp Peygamber onları yerden toplayarak etinin üzerine tekrar geri koyarmış. “Allah sizin rızkınızı benim canımın üzerinden buyurmuş, ben sizin rızkınıza mani olamam,”dermiş. Ben şaşkınlık içinde Eyüp Peygamber’in kurtçuklarını izlerken bu gün de şaşkınlık içindeyim. Ve bu soruyu soruyorum. Bizim rızkımızı yiyenler, günahımıza girenler, bizi öldürenler, sizlerin babaanneleri yok muydu? Babaannelerinizin size hakkı hissettirecek bir Eyüp peygamber hikayesi yok muydu?

Ramazan ayıydı babaanne. Sen tütününü incecik parmaklarınla beyaz kâğıda sererdin. Beyazlığın içine saklanmış tütünü son bir kez mızıka çalar gibi dudaklarına götürürdün. Kâğıdı büyük sabırla incecik parmaklarına benzetirdin. Beni Eyüp Peygamber’in sabrına yürütürdün. Akşam yemeğinde ne yenecek derdine tasasına düşmeden ve sofranın gösterişinin gün boyu tuttuğun orucun galebe çalmasına müsaade etmeden iftarları beklerdin. O zamanlardaki ramazanların saflığını ve seni ne çok özledim babaanne.