Yapabilmeler nedir? Sudan'dan sığınma evlerine

Arabanın üzerine çıkıp devrim sloganları attırmak, devrim şarkıları söyletmek diye bir özgürlük yok. Kimse de Alaa Salah’ya böyle bir hak vermiş değil. Olan şu: Bunu yapabildi. O bunu yapabildiği için bir şeyler de olabildi.

Süreyyya Evren

Birbiriyle bağlantılı gördüğüm birkaç şeyden bahsetmek istiyorum. Sudan’da bir otomobilin üzerine çıkmış, devrimci sloganları kitleye nakaratlar ve şarkılar tonunda attıran bir kadın; Türkiye’de bir seçim ve sığınma evlerinde kalan 30 bin kadının göz göre göre oy kullanamaması; ve bütün bunların kadınların gece sokaklarda yürüme özgürlüğüyle ilişkisi.

Bir kadının gece sokağa çıkma özgürlüğü, “akşam ezanından sonra sokağa tek başına ‘erkeksiz’ çıkmasının uygun olup olmadığı”, gece yarısı zilzurna sarhoş ve yalnız bir kadının yalpalayarak ve başına bir şey gelmeden eve dönme hakkı… Çok eski bir mesele. Bir sürü meselenin de kesişme noktasında gibi.

Bu ve benzeri, kadınların bir şeyleri, yapamadıklarını söyledikleri/söylenen bir şeyleri yapma hakları/özgürlükleri konusunun sıklıkla yanlış anlaşılması yüzünden kaybettiğimiz bir pozisyon olduğundan kuşkulanıyorum. Bir pozisyonun elimizden kaçtığından.

O da şu: Kadınların bir şeyleri yapabilmelerini istemek kadın bireylerin bir şeyleri yapabilmeleriyle ilgili değil aslında. Hepimizin her şeyi yapabilmemizle ilgili. Herhangi bir şeyin yapılabilmesinin gerek şartı bu.

Nasıl mı, şöyle: Bazen bu hak taleplerini yanlış anlıyoruz – sanki konu kadınların bir şeyler yapabilmesiymiş gibi bakıyoruz. Şunun gibi bir ses duyuyoruz böyle anlarda: “Siz erkeklerin yapabildiği şeyler var, biz niye aynısını yapamayalım, biz yapamıyoruz, bize yaptırtmıyorsunuz, biz de yapmak istiyoruz aynı şekilde aynı yerde.” Ve bu sese göre bir tavır almak gerekiyormuş gibi anlıyoruz bu durumda. Yani ya A) “Evet tabii herkes sonuçta insan, bütün insanlar aynı şeyleri yapabilir, yapabilmeli, dolayısıyla erkeklerin yaptığını aynen kadınlar da yapmak istiyorsa yapabilirler” demek; ya da B) “İyi de kadın ve erkek diye iki farklı şeyden söz ettiğimizi ret mi edeceğiz, doğa-beden-biyoloji-genler-atalar da mı yok, niye iki farklı şeyin iki farklı yapıp etme evreni olmasın, neden bunlar aynılaştırılmaya çalışılıyor” demek.

Halbuki hiç böyle duymamak gerek meseleyi baştan. Konu bu değil.

Gece yarısı kadın oteline yalpalayarak sarhoş ve özgürce dönebilmeli çünkü hepimizin her tür özgürlüğü buna bağlı. Bu yazıyı her nerede yayımlıyorsam bu yayının yapılabilmesi buna bağlı. Bir kadın yürüyemediyse, korktuysa, sen de bir şeyler kaybediyorsun, sansür artıyor, birileri tutuklanıyor, pis bir odada pis bir imza atılıyor, kirli paralar el değiştiriyor, birileri işkence kararları alıyor gizlice. Ne alakası var diyeni anlamıyorum. Kadınların özgürce yapmayı hayal ettiklerini yapamadıkları bir yerde güzel bir hayat yeşerdiğini ne tarihte bulabiliyoruz ne bugün atlasta.

Kadınlar da erkeklerin yaptığı şeyleri yapmak istemiyor, mesele bu değil, bunları yapmayı hiç istemeyen daha fazla kadın olabilir, kadınların erkeklerin yaptığı şeyleri yapmak istemesinin kendisini tartışmalıyız diyenler olabilir, bunlar hiç değil mesele.

Mesele şu: Kadınlar yapamıyorsa o toplum, o hayat rehin alınmıştır. O yapamamanın rehinidir. Kimse hiçbir şey yapamaz. Yapamıyor da zaten.

Sığınma evlerindeki kadınların oy atamamalarını yeterince önemsememiş bir sistem seçimi de doğru önemseyememiş bir sistem olarak beliriyor. Sığınma evlerinde seçim haberlerinin nasıl izlendiğini, arada televizyona nasıl laf sokulduğunu hayal etmeden edemiyorum.

Bütün ilişkiler yapamamaları daha örgütlü ve kalıcı hale getirecek şekilde sürdürülüyor böyle durumlarda.

Sonra bir kadın bir şeyi yapabiliyor ve o toplum biraz kıpırdanıyor.

Sudan direnişlerinden aktivist kadına dair videoların bu denli çok paylaşılması coşkuyla bundan. Alaa Salah o yüzden devrimin sembolü. Kırmızılı kadın o yüzden her şeyin başlangıcıydı Gezi’de. “Vay be” falan değil. Sembol denilen şey bir şeyin olabileceğini akla getirmekle ilgili değil. Sembol, çünkü olduran o.

Sığınma evlerindeki kadınların oy kullanamamasını dert etmiyorsak sonra o seçimle ilgili bir sürü şeyi de düzgün yürütemiyoruz.

Kadınların oy hakkı alması veya kadınlara oy hakkı verilmesi kadınlar da erkekler gibi oy verebilsin diye değildir. Seçim diye bir şey gerçekten olabilsin içindir. Bu fikir, iyi ya da kötü, seçim fikri, gerçekliğine kavuşsun, anlamını bulsun, kendisi olsun diyedir. Kadınlara oy hakkı kadınların iyiliği için verilmez, kadınlar oy hakkını kendi iyilikleri için istemez, almazlar; kadınlara oy hakkı seçimin azıcık itibarı olsun, azıcık değeri olsun diyedir. Sığınma evlerindeki 30 bin kadın oy atamazken oy atan 30 bin erkeği düşünmek istemiyorum. Bana göre en geçersiz oy bu. Hiç saymaya da gerek yok, baştan geçersiz.

“Siz erkeklerin yapabildiği şeyler var ondan biz de yapmak istiyoruz” diye duymaya devam edersen daha çok beyhude adım atarsın. Mesele o değil. Meseleyi şöyle duymaya ihtiyacın var: “Yapamadığımız, yapılamayan şeyler var, yaşayamıyoruz özgürce, kapana kısıldık zihnen ve bedenen, çünkü kadınların bazı şeyleri yapmasına izin vermiyoruz, bu izin vermeme tarafından rehin alındık, bütün yapıp etmelerimiz rehinde.”

Sığınma evi diye bir ev varsa sen kendi evine de zor sığarsın. Sığamıyoruz. Sığınamıyoruz evlerimize. Sığınamazsın. O sığınma evindeki kötü koşullar peşinden gelir.

Arabanın üzerine çıkıp devrim sloganları attırmak, devrim şarkıları söyletmek diye bir özgürlük yok. Kimse de Alaa Salah’ya böyle bir hak vermiş değil.

Olan şu: Bunu yapabildi. O bunu yapabildiği için bir şeyler de olabildi.

Yapabilmek adına yalpalayabilmek de o yüzden mühim. Yalpalayabilmeli. Yalpalayamıyorsa sen hiç dik duramazsın. Kimse duramaz. Durulamıyor zaten, yalpalayamadığı yerlerin hiç birinde…