8 Mart neden kızıldır?

Birleşmiş Milletler’in çok öncesinde sosyalistler, devrimciler, işçi kadınlar dişleri ve tırnakları ile çoktan kendi 8 Mart’larını yaratmışlardı bile… 8 Mart’ı 8 Mart kılan tarihsel çabalarına ışık tutan, bu birbirinden ayrı gözüken tarihlerden, coğrafyalardan mücadelelerin kaçınılmaz olarak “sosyalizme” varan ideolojik motiflerine ve yine kaçınılmaz olarak bir “toplumsal devrim” fikrine varan emekçi kadınların devrimci bir sınıfsal-tarihsel perspektifi olabilir.

Eylül Deniz Yaşar*

Taksim gece yürüyüşü başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında baskılara karşı alanlara çıkarak adeta baharın gelişini müjdeleyen çok sesli, çok renkli, omuz omuza bir kadın tablosu ve tam da 8 Mart günü Flormar direnişinin kısmi kazanımla sona erdiği haberi ile bir 8 Mart’ı daha geride bıraktık. Ancak 8 Mart geçse de, kadın hareketi ve 8 Mart algılayışı üzerine yapılması gereken tartışmalar bitmiş değil. Aksine, 8 Mart’ı 8 Mart yapan mücadele birikimi üzerinden onun tarihsel anlamına ilişkin hafızalarımızı tazelemek, bugün Amerika ve Avrupa başta olmak üzere “Dünya Kadınlar Günü” algısına hapsolarak içi boşalmaya yüz tutan “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nü basit bir retorik tartışmasına indirgenmekten kurtaracaktır.

CLARA ZETKIN İÇİN ‘KADINLAR GÜNÜ’ NE İDİ?

Clara Zetkin’in 2. Enternasyonal’e bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda ilk kez 8 Mart’ın “Kadınlar Günü” adı altında kutlanmasını önermiş olması ışığında asırlık bir tarihçe üzerinden yükselen 8 Mart’ı bugün bize zaten Kadınlar Günü olarak pazarlayan Birleşmiş Milletler 8 Mart üzerine hak iddia edemez. 8 Mart daha en başından işçi ve emekçi kadınların yarattığı bir gündür. Daha en başından itibaren sosyalist kadınların öncülüğünde bir “Kadınlar Günü” fikri ortaya çıkmıştır. İşçi kadınlar ve sosyalist kadın önderlerinden ancak yarım asır sonra, yani 1975’te 8 Mart’ı “Kadınlar Günü” adı ile deklare eden Birleşmiş Milletler’in dar görüşlü “kadınlar günü” algısı ile Clara Zetkinlerin ilan ettiği “kadınlar günü” arasında tabiri caizse dağlar kadar fark vardır. Ancak bu farkın altını çizerek bugün neden “emekçi” kadınlar günü olarak 8 Mart’ı sahiplenmemiz gerektiğini anlayabiliriz. Birleşmiş Milletler’in resmi sitesinde 8 Mart’ın deklarasyonu ve tarihçesinin anlatıldığı zaman çizelgesinde Clara Zetkin’in adının bile geçmemesi tesadüf olmayacak kadar manidardır!

Clara Zetkin ile birlikte Kopenhag’ta Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı’nda somutlaşan bir “kadın günü” fikrini öne atanlar, oylayan ve tartışanlar zaten dünyanın farklı ülkelerinde sınıf mücadelesi yürüten sosyalist kadınlardı. Onlar kadın mücadelesini en başta “emekçi kadın” mücadelesi olarak ele aldıkları için “kadın günü” onlar için emekçi kadınların “öncülüğündeki” bir mücadele gününden başka bir anlam taşımıyordu. Zira işçi kadın öncülüğünden yoksun bir kadın hareketi, küçük burjuva talepler etrafında ve kapitalizm sınırları içinde çözülebilecek sorunlar ve talepler eksenli bir çizgiye işaret eder; bu da kadın sorununun topyekun çözümündan uzaklaşılması ile sonuçlanacaktır. Çünkü kadın cinsel olarak ezildiği gibi, sınıfsal sömürünün de doğrudan hedefi; işçi sınıfının yarısıdır. Daha o zamandan burjuva kadın hareketi ile işçi kadın hareketinin talepleri arasındaki farkların altını çizen öncü sosyalist kadınlar, kadının özgürleşmesi mücadelesindeki temel eksenlerini işçi kadınların sınıf mücadelesinin, yani sosyalizm mücadelesinin kazanılması olarak ortaya koymuşlardı.
Feminist literatürde sık sık bir “feminist” olarak referans verilen Clara Zetkin’i feministlerin, “sosyalist kimliği” ile sahiplenmemesi 8 Mart ile görünüme gelen tartışmaların özünde yatan ideolojik çatışmanın bir nedeni. Clara Zetkin’in de, Rosa Luxemburg’un da, Alexandra Kollontay’ın da, Sylvia Pankhurst’ün de geride bıraktıkları yazıları ve çarpıtılması mümkün olmayan gerçek yaşam hikâyeleri onların sosyalizme adanmış ömürler olduğunu ortaya koymaktadır. 1889’da Paris’te düzenlenen 2. Enternasyonal’in kuruluş kongresinde “Kadının Kurtuluşu İçin” başlığı ile sunduğu konuşmasında Clara Zetkin’in ifade ettiği sözleri onun aynı zamanda yaşamı boyunca bir sosyalist kadın önder olarak sürdürdüğü mücadelesinde kadına bakışının özünü yansıtmaktadır: “Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır.”

İŞÇİ KADIN GERÇEKLİĞİ IŞIĞINDA 8 MART’I ANLAMAK 

Buradaki asıl mesele feministlerle sosyalistlerin ideolojik bir kavgasından çok, kadının çifte sömürüsüne karşı omuz omuza ve renkli bir dayanışma içinde, özellikle ülke çapında gece yürüyüşlerinde ortaya çıkan tablo içinde kitleselleşerek mücadele alanlarına inen ve tüm baskılara karşı eyleme geçme iradesi ile pratik içinde özgürleşmeye adım atan binlerce emekçi kadının dayanışmasını nasıl körükleyeceğimizdir. Öncelikle bunun altına çizerek bizim öncelikle kadınlar olarak “emekçi kadın” günü vurgusunun altında yatan, tarih boyunca emekçi kadın mücadelesi içinde bedellerle biriken anlamı açığa çıkarmamız gelecek 8 Martlarımıza ışık tutacaktır. Batı dünyasında erkek egemenli bir sistem sorunu olarak görmekten giderek uzaklaşan türden bir feminizm bizim coğrafyamızdaki dertlere derman sunmak fikrinden oldukça uzak. Buna karşın Türkiye’de kadın işçiler dünyanın dört bir tarafındaki kadın işçilerle aynı sınıfsal sorunlarla boğuşmaya devam ediyor.

2018 yılında 120 kadın işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Kadın işçilerin neredeyse yüzde 93’ü sendikasız olarak çalışmakta. Düşük ücret, ayrımcılık, işsizlik ile ekonomik özgürleşmeden mahrum kalma ve güvencesizlik kıskacındaki kadın işçi gerçekliği kadın mücadelesinde nasıl görmezden gelinebilir? DİSK’in 2018 yılında açıkladığı “Türkiye’de Kadın İşçi Gerçeği” raporuna göre “kadınların çalışma hayatındaki en önemli üç sorunu: Düşük ücret, işsizlik, sigortasız çalıştırılma.” Bu sınıfsal taleplere ek olarak Türkiye coğrafyasında alanlara inen Kürt, Çerkez, Arap, Laz, Alevi, Ermeni, Süryani ve pek çok ulustan kadınların kültürel çeşitliliklerini yansıttıkları çok renkliliğinin arkasında yatan ulusal talepleri de coğrafyamız kadın hareketi için görmezden gelinemez bir başka gerçeği oluşturuyor.

Sosyalistlerin, tarihine sadık kalarak ısrarla sürdürdükleri “emekçi kadın” vurgusu, 8 Mart’ın geleceği açısından hayati önem taşıyor. Çünkü şu an Avrupa’nın pek çok noktasında gün boyu dağınık ve çok yerli eylemler şeklinde parçalı bir tablo ile kendileri bütünlüklü bir 8 Mart görüntüsü vermekten giderek uzaklaşan kıta Avrupası’na hâkim feminist birkaç hareket (feminizmin diyerek hâlâ genellemek doğru değil) Avrupa sosyal demokrasisinden umudu kesmemiş diye sosyalistlerden de aynı düzen içi duruşu sergilemelerini neden bekliyor? Bugün Berlin, Paris ve kraliyetin tüm varlığına ortak olan Sussex Düşesi’nin boy gösterdiği Londra gibi Avrupa’nın büyük başkentlerinde ortaya çıkan 8 Mart tablosunda burjuva kadınların kendilerinden on kat fazla problem yaşayan binlerce kadına kürsülerden el sallayarak dayanıştığı bir garip 8 Mart tablosu ortaya çıkıyor.

Kadınların dayanışmasının böylesi önemli olduğu günlerde “emekçi” kelimesine çok da takılmadan ve bu tartışmalarla “kadınların mücadelesini” bölmeden kazasız belasız atlatılması yönündeki salt cins sorununa indirgenmiş bir eğilim her 8 Mart’ta daha da güçlenerek devam ediyor. Kapitalizm, her şeyin altını boşalttığı gibi, 8 Mart’ı da bir mücadele günü olmaktan çıkarmak için her türlü manipülasyonu devreye sokuyor. Buna karşı bu eğilim bu sene Türkiye’de kadın işçilerin nicelik ve nitelik ağırlıklarının ön plana çıktığı Flormar direnişi ışığında görece zayıfladı. Zira pek çok kadın örgütü bu 8 Mart’ta Flormar direnişi ile dayanışmanın önemini nihayet “işçi kadın” kelimesinden fazla çekinmeden dillendirdiler. Flormar direnişinin öznesi olan işçi kadınlar bize bir kez daha, 8 Mart’ın tarihsel kavrandığı koşulda reddedilmesi imkânsız olan sınıfsal köklerinin önemini apaçık hatırlatıverdi. 8 Mart üzerine tartışmalarda esas belirleyenin sınıf mücadelesinin orta yerindeki işçi ve emekçi kadınlar olduğunu da…

KOLLONTAY VE MİLİTAN 8 MART

Evet, 8 Mart bir kutlama günü aynı zamanda, ama nasıl bir kutlama? Fabrikalarında parmakları kopan ya da iş makinesine kurban giden, tecavüz veya taciz ile travmatize edilen, belki bir minibüs içinde belki bir köşe başında katledilen kız kardeşlerimizi unuttuğumuz bir kutlama mı? “Yalnız kadınlar için özel bir gün değil; 8 Mart, işçiler ve köylüler, tüm Rus işçileri ve tüm dünya işçileri için tarihi ve unutulmaz bir gün. 1917’de, bu günde, büyük “Şubat Devrimi” patlak verdi. Bu devrime başlayan, Petersburg’un emekçi kadınları idi; Çar ve ortaklarına karşı muhalefet bayrağını kaldırmaya ilk karar verenler onlardı. Ve böylece emekçi kadınların günü bizim için bir çifte kutlamadır.” diyordu Alexandra Kollontay. Ekim Devrimi’nin az bilinen bu kadın öncüsü 8 Mart’ın tarihçesini özetlediği yazısında 8 Mart’ı “Militan bir kutlama” olarak tarif etmektedir.

Çarlık Rusya’sında “Gregoryen” takviminin 13 gün gerisinde olan Ortaçağ’ın eski “Jülyen” takvimi kullanılıyordu. Bu nedenle Mart 1917’nin devrimi “Şubat Devrimi” olarak bilinir ve aslında yine bizim takvimimize göre Kasım 1917’de gerçekleşen Sovyet Devrimi de “Ekim Devrimi” adıyla anılmaktadır. Böylece Kollontay, meşhur Şubat Devrimi’ne öncülük ettiğini ifade ettiği işçi kadınlara referans verirken 8 Mart’ın tekabül ettiği şubatın son pazar gününde, yani 23 Şubat’ta “ekmek ve barış” sloganının damga vurduğu işçi kadınların kitlesel sokak protestolarına gönderme yapmaktadır. “1917 yılında devrime başlayan Petrogradlı kadın işçilerdi. 22 Şubat’ta, bir grup kadın işçi, ertesi gün (8 Mart’a tekabül eden 23 Şubat gününden bahsediliyor) Uluslararası Kadınlar Günü’nün organizasyonunu görüşmek üzere bir araya gelmişti. Ertesi gün kadın işçilerin önderliğindeki 90 bin işçinin grev protestolarına, ekmek hatlarında saatlerce ayakta bekleyen binlerce kadın da katılmıştı:”

Peki, Kollontay’dan alıntı ile başlattığımız bu hatırlatma bugünün 8 Mart’ı için ne anlam ifade ediyor? Bu anlamı hep birlikte 8 Mart’ı sosyalist mücadele ve özellikle işçi kadın hareketi ve sosyalist önder kadınların buradaki rolünün ilişkisi içinde bütünlüklü bir tarihsel okuma ile açığa çıkarabiliriz. Kollontay’ın da Şubat Devrimi ve 8 Mart arasında kurduğu ilişki bu bütünlüklü okumadan ileri geliyordu. 8 Mart’ın hem kendi ülkesindeki, yani Rusya’daki hem de tüm dünyadaki işçiler ve köylüler için anlamını tarihsel ve devrimci bağlamı içinde kavrıyordu o. Rusya’daki işçi kadınların Jülyen Takvimi’ne göre 23 Şubat’ta gerçekleşen 8 Mart ayaklanmalarının Şubat Devrimi’nin fitilini ateşleyen bir devrimci kalkışma anı olmasına çubuk büküyordu. Kollontay’ın yaptığı aslında sosyalist mücadelenin en önemli sembol ve kazanımlarından biri olan 8 Mart’ın üzerine artık tarihsel olarak gölge düşürülemeyecek, silikleştirip bulanıklaştırılamayacak devrimci ve sosyalist özünü en billur, en açık anlamı ile süzüp açığa çıkarmaktı. Ve tarihe, her 8 Mart arifesinde işçi ve emekçi kadınların ve insanlığın özgürleşme mücadelesinde 8 Mart’ın hangi tarihsel birikim ve mücadeleler ışığında 8 Mart olduğunu yeniden hatırlatacak bir ayraç koymak…

Sovyetler’in ilk kadın bakanı olma unvanını taşıyan bu büyük devrimci kadın için kadının özgürlüğü mücadelesi insanlığın özgürlüğü mücadelesinden, insanlığın özgürlüğü mücadelesi ise proletaryanın özgürlüğü mücadelesinden ayrı düşünülemezdi; işte tam da böylesi bir “devrimci” bakış 1911 25 Mart’ında Triangle tekstil fabrikasında çıkan yangından hayatını kaybeden 129 dokuma işçisi kadın ile özdeşleşen 8 Mart’ın arka planındaki kadınların sınıf mücadelesine ışık tutabilmektedir.

İŞÇİ KADINLAR VE SOSYALİST KADIN ÖNCÜLERİ

Gerçekten de 8 Mart ile sembolleşen bir emekçi kadınlar günü fikri Amerika’da işçi kadınların kendi talepleri ile yükselttiği sınıf mücadelesinde filizlendi. Bir emekçi kadınlar günü fikri tarihte ilk kez olarak 20’nci yüzyılın başlarında hızla sanayileşme döneminde kadınların fabrikalardaki çalışma koşullarına yönelik taleplerine ek olarak çalışan kadınlara oy hakkı talebi etrafında ortaya çıktı. “Kuzey Amerika’nın kadın sosyalistleri 28 Şubat 1909’da, çalışan kadınlar için siyasi haklar talep eden tüm ülke genelinde büyük gösteriler ve toplantılar düzenlediler. Bu, ilk “Kadın Günü” idi. Bir kadın gününü organize etme girişimi Amerika’nın çalışan kadınlarına aittir.” Bu grevlerin en kitleselini başlatanlar Triangle tekstil fabrikasından işçi kadınlardı; aynı fabrikada grevden iki yıl sonra gerçekleşen yangında yaşamını yitiren tekstil işçisi kadınlar 8 Mart’ın sembolü haline geldi. “Kayıtlı belgelerde, sanayi üretiminin başlangıcından itibaren gerçekleşen bütün yangınlar içerisinde, tarihçede anlatıldığı gibi, bir grev ve kapıların kilitli olmasıyla örtüşen tek yangın 1911 yılında [New York] Triangle Gömlek Fabrikası’nda çıkan yangındır. Sözü edilen grev, Uluslararası Kadın Giyimi İşçileri Sendikası’nın (İLGWU) 1909 yılında örgütlediği ve Triangle işçilerinin başlattığı büyük New York Şömizye Bluz İşçileri Grevi, diğer adıyla: “20 bin isyanı”dır.”

20’nci yüzyıl Avrupa’sının hareketli politik atmosferi ve dinamik sınıf mücadeleleri içinde de kadınların yükselen sesi yankılanıyordu. Oy talebi etrafında oldukça militan eylemler gerçekleştiren Süfrajetler ile birlikte politik talepleri etrafında dönemin gerici Avrupa iktidarlarına karşı muhalefet yükselten küçük burjuva kadın hareketinin de yükseldiği bir dönem yaşanıyordu. Süfrajet hareketinin öncülerinden Sylvia Pankhurst “Bu bir özel mülkiyet düzenidir. Biz bunu sosyalizm ile değiştirmek istiyoruz!” diyerek sosyalist dünya görüşünü açıklıkla ifade ediyordu, İşte bu koşullar altında 1910’da, İkinci Uluslararası Çalışan Kadınlar Konferansı’nda Clara Zetkin, Uluslararası Çalışan Kadınlar Günü düzenleme konusunu gündeme getirdi. Konferans, her yıl, her ülkede, aynı günde “Kadınlar için oylama, sosyalizm mücadelesindeki gücümüzü birleştirecek” sloganı altında bir “Kadınlar Günü”nü kutlamaları gerektiğine karar verdi. Üzerine karar verilen ilk tarih 19 Mart idi. Bir sene sonrasında, yani 19 Mart 1911’de Almanya’da, Avusturya’da, Danimarka’da ve İsviçre’de bir milyondan fazla kadın ve erkek bu ilk kitlesel “8 Mart” protestosunu omuz omuza gerçekleştirdiler.

Kollontay’dan referansla yukarıda Şubat Devrimi’nin fitilini ülkelerindeki şubatın son pazar gününe denk gelen 23 Şubat’taki kitlesel grevleri ile ateşleyen on binlerce işçi kadının anısına bugüne hem tarihini hem adını veren Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nün artık resmen 8 Mart olarak belirlenmesi ise 1921 yılında Moskova’da yapılan Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda Lenin’in önerisiyle gündeme geldi ve deklare edildi.

FLORMAR’IN İŞÇİ KADINLARINA SELAM VE SON SÖZ

Birleşmiş Milletler’in çok öncesinde sosyalistler, devrimciler, işçi kadınlar dişleri ve tırnakları ile çoktan kendi 8 Mart’larını yaratmışlardı bile… 8 Mart’ı 8 Mart kılan tarihsel çabalarına ışık tutan, bu birbirinden ayrı gözüken tarihlerden, coğrafyalardan mücadelelerin kaçınılmaz olarak “sosyalizme” varan ideolojik motiflerine ve yine kaçınılmaz olarak bir “toplumsal devrim” fikrine varan emekçi kadınların devrimci bir sınıfsal-tarihsel perspektifi olabilir. Kadınların 8 Mart’ı taciz sonrası tacizi aklayan kadın bakanlarla, kraliyet ortağı düşeslerle sadece cinsiyet odaklı bir “kız kardeşlik” adı altında yan yana yürümekten değil, Flormar ve Cargill’de dayanışma içinde kadını ve erkeği ile bir bütün olarak direnen işçi sınıfı ile yan yana yüründüğü koşulda anlamlıdır.

İşçi kadınların kendi sınıflarının erkekleri ile omuz omuza burjuvaziye karşı verdiği mücadele içinde kendi taleplerine ek olarak burjuva kadın hareketinin taleplerini sahiplenmesinde bir sorun olmadığının da altını çizen Clara Zetkin, burjuva kadının özgürlüğü için de işçi kadın mücadelesinin zorunluluğunun altını çizmiştir. Bu yazıyı da son söz yerine Clara Zetkin’in sözleri ile, yani en ikirciksiz, en katıksız bir sınıf vurgusu ile sonlandırmak da ağır emek sömürüsü altında iki asırlık mücadelelerini sürdüren “işçi ve emekçi” kız kardeşlerimize karşı boynumuzun borcu olsun: “Proleter kadın, proleter kampta, burjuva kadın, burjuva kampında safını bulur. Burjuva kadınlarının hareketi içinde, burjuva kadınların yalnızca kendilerini baskı altında hissettikleri sürece devam ettirdikleri sosyalist eğilimlerine kanma konusunda kendimize izin vermemeliyiz.”

Bu söz ışığında ilginç bir hatırlatma: Flormar İnsan Kaynakları Direktörü’nün bir kadın olduğunu biliyor muydunuz? İşten atan bir kadın, atılanlar kadın işçiler. Aradaki bu uçurumu hangi kız kardeşlik kapatacak? Bir yıla yayılan bir direnişte sadece sendikalaşmak istedikleri için direnen işçi kadınlar gün sonunda işsiz ve güvencesiz; milyonlarca işçi gibi. Aynı günün sonunda başarılı kadın insan kaynaklı direktörümüz “kariyerine” kaldığı yerden devam ediyor; ortağı olduğu burjuvazinin saflarında. Clara Zetkin işte tam da bundan bahsediyordu. Bu farkı görebilen herkes için 8 Mart hâlâ emekçi kadınların kızıl 8 Mart’ı olarak savunulmaya devam edecektir.

*Video aktivisti