Kadınlar Günü'ne özel kampanya: Yasal eşitsizlikte yüzde elli yaşama şansın var!

Gazetelerin üçüncü sayfaları, ‘aşktan gözü dönmüşlerin’ ve çok ‘sevdim hakim bey’cilerin savunma metinlerini haberleştirirken, ‘Kadın mıdır, kız mıdır bilmem‘ diye bağırıyordu takım elbiseli bir adam, seçim meydanlarında, alkışlar eşliğinde…

Nurcan Keskin

Moda ve şov dünyası, kadın kimliğini ve kadının toplumdaki mücadelesini, ideal bir beden yaratarak gölgelemiştir. Yaratılan bu ideal bedenin varoluşsal değerinin, 36 + 38 ölçüleri olarak belirlenmesi ve bunun güzel ve estetik olduğu kabulü- günümüz çağının bir kanseriyken, bu ideal bedenin modelleri şov dünyasının star kadınları oluyordu.

Başarı ölçüleri, haber başlıklarında güzelliğin formülü olarak, nasıl beslendikleri ve günde kaç saat spor yaptıklarından oluşuyordu. Bu beden ikizliğinin ölçülerine uymayan diğer starların selülitleri, estetiksiz halleri, göbekleri ve aldıkları kilolar magazin sayfalarında mobing etkisiyle aşağılanırken, erkek oyuncuların güçlü kasları, yakışıklıkları ve oyunculukları duygu dolu sözlerle övülüyor ve destekleniyordu.

Hükümet ve meclis kürsülerinde, ideal bedenin, kamusal alan içindeki rolü toplu taşıma araçlarında -şortlarla ölçülürken, bu şort ve etek ölçüleri gazetelerin fuhuş haberlerinin görsel modeli, haksız tahrikin ise yasal ölçüsü kabul ediliyordu.

Sanık kürsülerinin ilahi temsilcileri olan takım elbiseli adamların avukatlığını, kameralar önünde başbakan kimliğiyle Bülent Arınç yapıyordu.

İffet, tecavüzcü aşığına ve tek hayali olan evine kavuşurken, Caroline layığını bulmuştu. Takım elbiseli Ali Kaptan Cemile’ye geri dönüp, “seni seviyorum, seni hep çok kıskandım, yeniden karım olacaksın” tokatlarıyla tecavüz ederken RTÜK ise vefakâr anne Cemile’ye, ‘her şeye yeniden başlamak için bu bebeğin büyük umut olduğunu ve doğurmasını’ söylüyordu, Fatmagül henüz o saatlerde dışarılarda dolaşmazken…

Devletin büyük desteği ve söylemi sayesinde, şiddetin ve tecavüzün görünürlüğü meydanlarda coplarla desteklenirken, meşruluğu dört duvarla ölçülüyor adına ise aile içi şiddet deniliyordu. Aile babası hakimler ve aşkın bekçileri polisler, kaptan Alilerin ‘bir daha yapmayacağım’ sözünün kefili bile oluyordular, ta ki ‘aşk cinnet getirene’ kadar.

Öldürmenin yasal adı ‘aşk !’

Cinnet ise nedensel ölçüsüydü.

Gazetelerin üçüncü sayfaları, ‘aşktan gözü dönmüşlerin’ ve çok ‘sevdim hakim bey’cilerin savunma metinlerini haberleştirirken, ‘Kadın mıdır, kız mıdır bilmem?‘ diye bağırıyordu takım elbiseli bir adam, seçim meydanlarında, alkışlar eşliğinde…

Bu had bilmezliğin tanımı, evlilik programlarında takım elbiseli adamların evlilik kriterlerinin ölçüsüydü.

Yine takım elbiseli bir adam, ‘Kadın evinin süsü, erkeğinin şerefidir’ derken, kısacık reklam aralarında büyük mutlulukların ölçüsü, kirli ve paslı yağlardan kurtulmaktı…

Yine takım elbiseli bir başka adam, çalışmak isteyen kadınlara,‘evdeki işler yetmiyor mu?’ derken bir diğer reklamda ise, mutsuzluğun ölçüsü kadının bir türlü beyazlatamadığı perdelerdi. Bu öyle bir mutsuzluktu ki, bir yolunu bulmalı ve intikamını beyaz perdeleri olan kadınlardan almalıydı.

Yine takım elbiseli bir adam, ‘Kadının fıtratında erkeğe köle olmak’ var diyordu. Hürrem, aşkın sembol kölesi olurken, televizyon dizilerindeki kadın karakterlerinin çoğu,‘aşkın pasif kölesi’, ’karısı ’, annesi, ‘metresi‘, sekreteri’ oluyordu.

Takım elbiseli erkek oyuncular, yalnızca holdingleri yönetmiyor dünyalara hükmediyordu. Tıpkı ‘eyyyy Amerika’yla başlayıp notasını bir türlü alamayan Rusya’ya had bildirenler gibi… Çünkü bu adam olmanın ölçüsüydü, madam olanın değil!

Üstelik bu adamlık, pembe otobüslerle, AVM’ler ve karma olmayan eğitim sistemiyle korunuyordu.

Mahkeme salonlarında sanık avukatları, ‘Şule’nin yırtık zarını ve o saate evinde değil bir rezidansta olduğunu, toplumun ye yasaların kadim ölçüsünün, namusun tarihçesine uymadığını bağıra bağıra okurken, Şule’nin ‘ölçütsüzlüğü’, yanarak öldürülen Hande Kader’in ve Türkiye coğrafyasındaki tüm kadınların bedenindeydi.