Kadın cinsinin dünya ölçeğindeki tarihi mağlubiyeti

Tarımın bulunuşundan önce, insan fikrini kadın olarak düşünen ve doğa ile barış içinde olan bir kültürden bahsedebiliriz. Doğa ile insanın yakın ilişkisi doğurmak olgusu üzerinden kuruludur. Avcı/toplayıcı dönemde tüm doğaya atfedilen bir kutsallık vardır. Doğanın ve henüz ondan bütünüyle ayrılmamış olan insanlığın kurucu ilkesi dişildir.

Ceylan Akgün

Uygarlık tarihine baktığımızda tüm söylemin erkek tahakkümü üzerine kurulu olduğunu görebiliriz. Ancak, tarihte anaerkil bir dönemin yaşandığını kabul eden pek çok tez var. İnsanlık, evrensel ve doğalmış gibi varsayılan ataerkillikten önce, bugüne göre çok daha eşitlikçi diyebileceğimiz bir çağdan geçmiş olabilir. Bu tezlerden en bilineni, Engels’in yazdığı “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”nde işlenir. Engels’in kadının ezilmesini özel mülkiyete ve mirasın babasoylu olmasına indirgeyen yaklaşımı, devrimle birlikte kadın-erkek eşitliğinin de oluşacağına dair yanlış yoruma sebep olsa da, anaerkillikten ataerkilliğe geçiş döneminde kadınların emeğine ve ürünlerine nasıl el konulduğuna dair çok önemli saptamalar yapar. Ancak, tarihte anaerki hiç varoldu mu ya da Engels’in ifadesiyle “kadın cinsinin dünya ölçeğindeki tarihi mağlubiyeti” nasıl gerçekleşti sorusu peşinde koşan pek çok tez var. Bu tezler genellikle 19’uncu yüzyıldaki arkeolojik kanıtların ortaya çıkarılışı ve yine aynı dönem içinde “ilkel” topluluklarda yapılan antropolojik çalışmaların ışığında geliştirilir.

Antropolog Claude Levi-Strauss’un akrabalık sistemleri üzerine yaptığı çalışmalarda, insanlığın köklerindeki ataerkil varsayımı görürüz. Ortak bir atadan geldiklerine inanan klanlar; akrabalık sistemi içinde birbirine bağlı yapıları oluştururlar. Mitolojik ata yani totem; bir bitki ya da hayvan figürü ile özdeşleşir ve bu totemler klan üyelerini birbirine bağlar. Belli bir totemin etrafında toplanan klan aile birliğini oluşturur. Levi-Strauss’a göre, akrabalık sistemi ve onu meydana getiren kurumlar (aile, inanç biçimleri, evlilik); erkekler arası dostluğun bir göstergesi olarak başlayan kadın mübadelesi sayesinde oluşur. Ensest tabusu da, kadın mübadelesinin karşılıklılığının devam ettirilebilmesi içindir. Anne ve kız kardeşlerle evlenmenin yasak olması, başka klandan kadınların içeri alınması ve içeridekilerin dışarı verilmesini sağlar. Tabu klan dışı eş seçimini zorunlu kılar. Levi-Strauss, Freud’un Totem ve Tabu kitabının etkisi altında kuramını geliştirir. Özetle şöyle der Freud, henüz insan dediğimiz toplumlar oluşmadan önce Darwin’in “ilkel sürü” olarak adlandırdığı (yüksek primatlar) gruplar bir erkek sürü şefi ve kadınlardan oluşur. Sürü şefi olan, “despot baba” doğan bütün erkek çocukları sürüden dışlar, tüm dişileri tek başına yönetir ve onlarla çiftleşir. Bir süre sonra despot babaya hem öfkeli hem hayran olan, sürüden atılmış erkek kardeşler bir araya gelir, babayı öldürür, etini yer ve sonra durup düşünürler: “Şimdi ne olacak?” İçlerinden biri sürünün şefi olduğunda tekrar aynı süreç başlayacağı için, bir yenilik geliştirirler. Bu yenilik, o andan itibaren uygarlığı ve “insan oluşu” başlatacak olan “totem ve tabu”dur. Bundan böyle aynı totemin içinde olan kardeşler, birbirlerini yemeyecek ve öldürmeyecektir. Ve aynı totemin üyeleri birbirleriyle çiftleşmeyecektir (ensest yasası ve egzogaminin icadı). Totemin öldürmek, tabunun çiftleşmek olduğu bu yasa Freud’un yorumundan anladığımıza göre “erkek kardeşliği” ve doğallaştırılmış bir ataerkinin kabulü üzerine inşa edilir. Totemdeki anne ve kız kardeşlere sahip olabilmek için, despotik ve ensestöz baba figürünü katleden erkek kardeşlerin oluşturdukları, beraberinde suçluluk duyguları ve sızlayan vicdan getiren bir sistemle başlar insanlık. Totem ve Tabu, insanın doğanın üzerindeki ilk yükselişi, hayvan olmaktan kopuşu ve kendi üzerine düşünmenin başlangıcıdır. Kısaca bir tür olarak insanın belirişi ve medeniyetin başlangıç noktası, paleantropolojik tarihimizin ilk “ataerkil” yasasıyla mümkün olur.

Bu noktada Levi-Strauss’u ve Freud’u şöyle yorumlamak da mümkün olur: Toplumsal işbölümünün ve akrabalık sistemlerinin temelinde doğanın ve kadının ya da daha doğru bir ifadeyle “güçsüz olanın” emeğinin ve ürününün sömürüsü vardır.

Bilim dünyasına hakim olan bu yorumların dışında, anaerkillik tartışmalarına çok daha farklı veçhelerden bakan feminist kuramcılar da var. Örneğin, Evelyn Reed’in teorisi Strauss’un kadın mübadelesi sisteminin tam zıddında yer alır. Freud’un erkekler kardeşliğinin de… Reed, birbiriyle bağlantılı iki kurucu ilke totem ve tabuyu anaerkil yasanın kurucu ilkesi olarak kabul eder ama daha farklı açıklar: İnsanlık kadın ve erkekler arasında bir kardeşlik toplumu olarak başlamıştır. İlkel kabilelerdeki annelerin yavrularını korumak ve yamyamlığı önlemek için “totem ve tabu” gibi bir sistemi icat etmiş olması çok daha akla yatkındır. Anaerkillik, Reed’e göre de insan aklını soyutlayan ve kendi üzerine düşünen bir ilke olarak ortaya çıkar. İnsan, bu soyutlama düzeyi ile, ilk yasaları olan öldürmeyeceksin, yemeyeceksin ile kendini doğadan ayırır ve doğayı evcilleştirmek üzere bir hamle yapar. Fakat, anaerkil teorinin varsaydığı bu ilk hamle, doğaya hükmetmek ve tahakküm altına almak üzere değil, doğayı evcilleştirmek için olmuştur.

Tarımın bulunuşundan önce, insan fikrini kadın olarak düşünen ve doğa ile barış içinde olan bir kültürden bahsedebiliriz. Doğa ile insanın yakın ilişkisi doğurmak olgusu üzerinden kuruludur. Avcı/toplayıcı dönemde tüm doğaya atfedilen bir kutsallık vardır. Doğanın ve henüz ondan bütünüyle ayrılmamış olan insanlığın kurucu ilkesi dişildir. Bu sebeple de insan dişil olanda temsil edilir. Anaerkil toplumdan ataerkilliğe geçişle ilgili teorilerin birçoğu iki tarihsel momentin belirleyiciliğinde uzlaşır: Neolitik döneme geçiş (tarımın icadı) ve üremede erkeğin rolünün keşfi, döllenmeyle ilgili farkındalık.

1. TARIMIN İCADI

Neolitik dediğimiz tarımın icadından sonraki dönem, ataerkilliğe geçiş ile eş zamanlı… Çünkü tarım ile birlikte, sermaye ve mal birikimi oluşur, dolayısıyla mülkiyet de başlar. Neolitik öncesi geçimlik ekonomi dediğimiz, sadece günlük yiyeceğini sağlayan toplum, tarımla birlikte, toprağa bağlı hale gelir ve tarım yapamayacağı zamanın yiyeceğini de depolamak üzere örgütlenir. Artık üretilen ürünlerin fazlasını depolamak ve saklamak için ambarlar, depolar gibi çeşitli yapılara ihtiyaç vardır. Ürünlerin ve evcil hayvanların diğer klanların saldırısından korunması gerekir. Bu yeni silahların icadı ve savaşçı erkekler demektir. Tarım için kas gücüne ihtiyaç vardır. Bu da kölelik demektir. Neolitikle birlikte erkek egemen toplum adım adım gelişir. Anaerkil toplumun eşitlikçi ve sınıfsız olmasına karşın; ataerkil toplum sınıflı, köleci, rekabetçi ve şiddete dayalı bir düzenle varlığını sürdürebilir. Tunç ve ona dayalı tekniklerin bulunması, saban, çömlekçi çarkı, dokumacılık aletleri ve tekerleğin bulunması; ev mimarisinin gelişmesi, hayvanların evcilleştirilmesi ve tarımda hayvan gücünün kullanılmasıyla birlikte daha büyük toplumsal organizasyonlara doğru bir geçiş olur. Sabanın kullanılmasından, madeni savaş silahlarının yapımına kadar üretim araçlarının kullanım ve denetimi giderek erkeklerin eline geçer. Tarım, ticaret, marangozluk, madencilik, dokumacılık ve çömlekçilik gibi meslekler özel mülkiyet temelinde gelişen sınıflı toplumun temel dayanakları olur.
Ataerkillik, tarıma elverişli Akdeniz havzasında, Sümer ve Mısır gibi uygarlıklar ile birlikte yükselir. Tapınaklar etrafında (muhtemelen ilk tapınaklar hasatların da korunduğu yapılardı), rahip kralların yönetiminde, iş bölümüne ve kaba zora dayalı yeni bir toplum biçimi oluşur. İnsan-kadın özdeşliğini yansıtan eski döneme ait ana tanrıça figürleri, tanrıça kültleri yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlar.

2. DÖLLENMEYLE İLGİLİ FARKINDALIK

Cinsel birleşmeyi çocuğun doğumundan ayıran ciddi bir zaman dilimi var. Cinsel ilişkide erkeğin rolü ile çocuğun doğumu arasındaki bağlantının keşfedilmesi tarihin belirli bir anında olmuştur. Anaerkil dönemde kadınların egemen olmasına dair en güçlü argüman, erkeklerin çiftleşmedeki rolünün henüz keşfedilmemiş olmasıydı. Dişilerin üreme işini kendi başlarına becerdiklerine dair inanış kadına gizemli bir güç ve yaratıcılık potansiyelini vakfeder. Muhtemelen, bebeğin geldiği rahim ağzında oluşan adet kanamalarının, ayın hareketlerine göre oluşan döngüsü keşfedilmişti. Keza, kanamalar durduktan bir süre sonra aynı yerden bir bebek geldiği de keşfedilmişti. Bu yüzden dişilik, kan ve doğum arasında bir ilişki kurulmuş olması akla yatkındır. Bu sayede kadınlarda yaratıcı bir güç olduğu, insan yavrusunun kadının kanıyla oluştuğu inancı güç kazanır. İlkel klanlarda tek eşli evliliklerin olmadığı, kadın ve erkeklerin birden çok kişiyle cinsel ilişkiye girdiği de düşünülünce babalık gibi bir konumun henüz olmadığı aşikardır. Bu durumda annelikten farklı olarak babalık toplum tarafından üretilmiş bir gerçekliktir diyebiliriz. Kadın kimi doğurduğunu bildiği için anne rolü ve annenin soy çizgisi kadimdir.

Kısaca, döllenme bilinmiyor, aile kavrayışı yok, dolayısıyla “baba” diye bir fonksiyon da yok. Kadının doğurma yetisi, çok gizemli ve ilahi bir durum. Kadın yaratıcı güç! Döllenmenin fark edilmesinden itibaren erkeklik bilincinin de gelişmeye başladığını düşünebiliriz. Erkeğin, doğumdaki rolünün kavramasıyla birlikte işler değişir. Daha önce kadına ait olan üretici güç, döllenmenin keşfi ile artık erkektedir. İnsanlar; toprağın ve kadının üretkenliğini kontrol edebileceklerini eş zamanlı olarak anlar. Döllenmede erkeğin payının keşfedilmesi, toprak/ kadın; saban/ penis arasında sembolik bir ilişki kurar. Kadınla toprak arasındaki benzerlik sabanla erkeğin penisi arasında kurulur. Toprağın sabanla işlenmesi de cinsel ilişkinin temsilidir. Tarımın icadından önce, toprak kendiliğinden üreten bir şeydir. Tıpkı kadının da kendiliğinden üretmesi, doğurması gibi. Ama toprağın kontrolü ve sabanla işlenebilmesiyle birlikte erkekliğin önemi de artar ve bundan sonra zihniyet şu yönde gelişir: Toprak pasif bir şeydir, sadece taşıyıcıdır, onun içine tohum atarsan ortaya yiyecek çıkar. Asli olan insanın üretkenliğidir. Kadın da aynı toprak gibi, sadece taşıyıcıdır. Eğer erkek içine tohum atarsa kadının içinden bir bebek çıkar. Zaman içinde, erkeklerin doğumdaki rolü giderek abartılmış ve bebek babadan gelir düşüncesi hakim olmuştur. Aynı düşünce doğa, toprak ve kadını pasif ve denetlenmesi gereken unsurlar olarak kültürün ve erkekliğin altında bir konuma yerleştirir.

Tarım devriminden sonra, daha önce tanrıça olan kadının yerine, tanrı-kralların geldiğini biliyoruz. İnsan-kadın özdeşliğini yansıtan eski döneme ait ana tanrıça figürleri yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlar. Örneğin, Sümer mitlerine baktığımızda önceleri tanrıçaların konumu ağırlıktayken ve tapınaklardaki erkek rahipler kadar etkinlerken giderek ikinci plana düşer. Homeros nadasa bırakılmış toprağa dişil der. Zeus’un önce korktuğu sonra ise ele geçirip tecavüz ettiği Tanrıça Kybele miti, anaerkilliğin çöküşünün öyküsüdür. Baba tanrı Zeus’un, tanrıça Athena’yı kafasından doğurması kadının doğurma yetisine bir nispettir. Odysseia’yı baştan çıkaran Sirenler, vahşi, güzel ve tehlikeli dişi arketipinin temsilidir. Erkeğin kadın ve çocukların sahibi ve yöneticisi olma işi din ve kutsal değerlerle hem meşrulaşır hem de doğallaşır. Artık erkek, kadının doğurduğu çocuğun babası / sahibi ve toplumun da atası olmuştur. Bundan böyle, toplumsal yasa erkeklik lehine işleyecektir. Daha önce ana soyluluk üzerine kurulan hukuksal ilkeler, artık baba kanına dayalı hale gelir. Soy zincirinin babaya göre işler hale gelmesiyle (babasoyluluk) aristoktasinin ünlü kan ve soy ilkesi de işlemeye başlar. Artı ürünü elinde toplayan baba, biriken sermayesini de kendi kanından çocuklarına bırakmak ister ve klasik patriarka dediğimiz sistem işler. Anasoylu toplumsal düzende kadınların çocuklarının hangi erkeğe ait olduğu bir anlam taşımaz iken, ataerkil yasayla birlikte durum değişir. Kadın, erkeğin soyunu ve mülkiyetini sürdürecek bir taşıyıcı haline gelir. Doğacak çocuğun soyunun belli olması açısından kadının gözetimi ve mülkiyeti önem kazanır, kadın evlenene kadar babasının, sonrasında kocasının mülkiyetinde tutulan bir mübadele aracına dönüşür.