Akademide Kadın Olmak - 1: Anne olduktan sonra erkek direktörüm benimle tüm iletişimini kesti

Oldukça saygıdeğer profesör, tezlerini yönettiği kadın öğrencileri sistematik şekilde taciz etmişti. Bazıları fiziksel tacize varan vakaların sayısı çok fazlaydı ve herkes bunu biliyordu ancak hiç kimse konuşmuyordu! Sonra, lisans öğrencisi bir kadın bu duruma itiraz etti...

Burcu Karakaş

Öğrencisi tarafından öldürülen Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Ceren Damar’ın anısına…

DUVAR – Başlarken…

Türkiye’de, her alanda olduğu gibi, ne akademi ne de akademik çevrelerde kurulan ilişkiler toplumsal cinsiyet kodlarından azade… Özgür ve özerk olması gerekirken sayısız sorunla boğuşan üniversiteler, yeri geldiğinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve cinsiyetçi kavramların yeniden üretildiği yerler olabiliyor. Gazete Duvar’da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle bugünden itibaren “kendilerine ait bir odaları” olsa da, akademisyen kadınların maruz kaldığı cinsiyetçi tavır ve davranışları, kimi zaman da tacizleri açığa çıkaran anlatımlar* okuyacaksınız. 

İlk gün, Aslı ve Seyhan anlatıyor:

ASLI: ONUN JENERASYONUNDA ERKEK OLMAK BÖYLE BİR ŞEY

İstanbul’da bir vakıf üniversitesinde araştırmacı olarak görev yapan Aslı, hamile olduğunu öğrendiğinde beraber çalıştığı hocasına haber vermek istedi ancak arkadaşlarının uyarısıyla karşılaştı:

“İstersen hemen söyleme.”

Üniversitede bir merkezin direktörü olarak görev yapan erkek profesörle severek çalıştığı ve içten bir ilişki kurdukları için Aslı, bu uyarıya çok şaşırdı. Hocasının, çocuk sahibi olacağını öğrendiğinde mutlu olacağını düşünmüştü halbuki. Ancak çalışma arkadaşları uyarılarını sürdürdü:

“Hoca hamilelik konusunda biraz farklı görüşlere sahip. ‘Kadınlar çocuk sahibi olunca üretkenlikleri duruyor ve sonra da pek bir halt edemiyorlar’ gibi cümleler sarf ettiğini duymuşluğumuz var.”

Söylenenlere inanamayan Aslı çok gerilmişti; uyarılara itiraz etmedi. Hocasına nihayet çocuk beklediğini söylediğinde, hamileliğinin beşinci ayındaydı. Korktuğu olmamıştı:

“Tebrik ederim. Çocuğunu büyütürken sana uygun zamanlarda okula gelir gidersin.”

Bebeği altı aylık olunca, hocasıyla ortak çalışma yürüttükleri merkeze döndü. Çocuk nedeniyle bir aksilik çıktığında işe gelemediği günler suçluluk duyuyor, hemen merkezi arayarak hocasına durumu anlatıp mahcubiyetini iletiyordu. Bir süre sonra çalışma arkadaşlarından, “Ne zaman gidip geldiğiniz önemli değil ama işi sahiplenmenize bakarım” dediği kulağına geldi. Aslı bu cümleye çok takıldı. Çünkü o güne kadar ona verilen her işi aksatmadan yapmıştı:

“Bu ‘işi sahiplenme’ meselesinin ne olduğunu çok düşündüm. Şunu anladım: Artık önceliğimin merkezde saatler geçirmemek olması rahatsızlık yaratmaya başlamıştı. Hoca benimle yavaş yavaş kişisel ilişkisini kesti. Çalışma arkadaşlarıma, ‘Nasıl gidiyor’, ’Neler yapıyorsun’ diye sorarken benim masama uğramıyordu.”

Profesör, çalışma arkadaşları Aslı’ya çocuğuyla ilgili sorular sorduğunda ortamı terk ediyordu. Bir süre sonra bir başka kadın arkadaşı da anne olacağını öğrendiğinde, bu kez Aslı arkadaşının yokluğunda çeşitli iğnelemelere maruz kalmaya başladı:

“Bu topluma çocuk doğurmak aptallıktır. Niye yapar ki insan bunu kendine? Kaç ayda döner sence? Üçüncü ayda döner mi? Dönse bile o çocuğun sıkıntısı bitmez.”

Aslı cevap vermiyor ama kendisini kötü hissediyordu. Giderek suskunlaşmaya başladı çünkü bu kadar saygı duyduğu bir insanın bu kadar vicdansızca davranıyor olmasını anlayamıyordu.

Aslı, mobbing’e uğradığını düşünmeye başlamıştı. “Yaşlı adam işte”, “Onun jenerasyonunda erkek olmak böyle bir şey” gibi ifadelerle normalleştirmeye çalışsalar da, çalışma arkadaşları da onunla hemfikirdi. Anne olduktan sonra hocası tarafından maruz kaldığı tavırlardan onlar da rahatsızdı ama Aslı da dahil olmak üzere kimse bir şey yapmıyordu:

“Artık öyle bir noktadayız ki hoca bana, ‘Merhaba’ dediğinde herkes şaşkınlık içinde birbirine bakıyor. Merkeze birileri geliyor diyelim, benimle tanıştırmıyor. Bütün günü aynı ofiste geçirdiğimiz ama tek laf etmediğimiz günler çok… Yemek saatinde arkadaşıma, ‘Yemeğe gidelim mi’ diyor. Ben de oradayım ama bana sormuyor bile. O arkadaşım da benden az kıdemli olduğu için ‘Sen de gel’ diyemiyor.”

‘ÇOK BÜYÜK BİR ÖZGÜVEN YİTİMİ YAŞADIM’

Aslı, geçimini sağladığı ve uzun süredir emek verdiği projeden ayrılmak istemiyor. İşini yapıp önüne bakıyor ama psikolojisi bozulmuş.

“Çok büyük bir özgüven yitimi yaşadım. Bu durum akademik verimliliğimi de etkiliyor. Kendi bağımsız projelerimi geliştirerek bu hasarı ortadan kaldırmak istiyorum. Başka türlü buradan çıkıp nasıl ilerleyebileceğimi bilmiyorum.”

Aslı’ya göre, kadınların akademide annelik statüsü üzerinden yaşadıklarının yeterince konuşulmaması bir sorun… Özel üniversitelerin herhangi bir şirketten farkı kalmaması sebebiyle kadınların işlerini kaybetme korkusuyla anne olduklarından bahsetmeye bile çekindiklerini düşünüyor:

“Çocuğun hakkında gerekmedikçe konuşmamaya, annelik ile ilgili herhangi bir bahaneyi öne sürerek mesaiden geri kalmamak baskısı altında yaşamaya başlıyorsun çünkü yaptığın her şey annelik durumun üzerinden okunmaya başlıyor.”

Hamileliliği sırasında kendisini fısıldayarak tebrik eden iki kadın akademisyenin çocukları olduğunu o gün öğrenmiş ve çok şaşırmış. Yaşıtları kadınların da annelik meselesini sohbet konusu bile yapmadıklarını sonrasında fark etmiş. Bu gizliliği neye bağladığını soruyorum:

“Üniversitenin neoliberalleşmesine ve halen çok erkek bir ortam olmasına!”

SEYHAN: BİR KADININ FELSEFE DOKTORASI YAPMASI ÇOK DA MAKBUL DEĞİLDİ

Seyhan, 20 yılı aşkın süredir sosyal bilimler alanında çalışmalar yapan bir akademisyen… Kadınları ağırlıklı olduğu bir bölümde asistan olarak göreve başladığı devlet üniversitesinde halen çalışıyor. Toplumsal cinsiyete dair farklı kavramlarla tanıştıkça örtük şekilde uzun süre seksist tavırlara maruz kaldığının ayırdına varmış. Gözlem gücü arttıkça ayrımcı pratiklerin yaygın olduğunu görmüş:

“Asistan olduğum yıllarda böyle bir literatüre hâkim değildim. Yıllar geçtikçe şunu fark ettim: Bir kadının felsefe alanında doktora tezi yazıyor olması çok da makbul bir şey değildi erkek hocalar açısından. Erkekleri felsefe, tarih alanında daha çok desteklerlerdi. Kadın öğrencileri cesaretlendirmezlerdi. Benim de maruz kaldığım davranışların bir tür cinsiyetçilik olarak okunabileceğini yıllar sonra tanımladım. Bilgiyle kurulan ilişkide cinsiyet ayrımı olduğunu fark ettim. ‘Saha çalışmalarını daha çok kadınlar yapar’. Bu, örneğin, sosyolojide yerleşik, hafif burun kıvrılan bir şeydir. Örtük bir dille kurulduğu için doğrudan cevap veremez, itiraz edemezsin.”

‘ERKEK ASİSTAN EVRAK İŞİNE GİRMEZ’

Seyhan’ın akademide cinsiyetçi pratiklere verdiği bir diğer örnek ise evrak işlerinin hemen her zaman kadın asistanlara bırakılması… Kendisi de asistan olduğu dönem bu görevi beş sene isteği dışında yürütmek zorunda kalmış.

“Sekreterya işlerinde kadınların çok iyi olduğu söylenir ve kadınlar teşvik edilirler. Erkek asistan evrak işine girmez. Kadınların ‘daha titiz olması’ ile örtbas edilen bir sistem ve kadın hocalar da destekler. Evrak işini yapacak kişi neden kadın? Çünkü organizasyon yeteneğimiz çok güçlü!”

‘KOL KIRILIR YEN İÇİNDE KALIR, BÖLÜM REZİL OLACAK’

Seyhan, asistan olduğu yıllarda bir profesörün sözlü tacizlerine maruz kaldığını anlatıyor. Akademik çevrelerde oldukça saygıdeğer biri olan profesör, özellikle tezlerini yönettiği kadın öğrencileri yıllardır sistematik şekilde taciz etmiş. Kimileri fiziksel tacize de maruz kalmış. Taciz vakalarının sayısı çokmuş, herkes biliyormuş ancak kimse bu durumu konuşmuyormuş. Yaklaşık on sene önce lisans öğrencisi bir kadının itirazıyla bu gizlilik durumu sona ermiş.

Profesörün fiziksel tacizine maruz kalan öğrenci susmamış. Ailesini de yanına alarak fakülteye gelmiş ve bölüm başkanıyla görüşmüş. Soruşturma açılmasını talep edince ve dekanlık soruşturma başlatmış. Seyhan, açılan soruşturmanın ardından bir toplantı odasında bölümün kadın hocaları olarak bir araya geldikleri günü unutmuyor:

“Soruşturma, o zamana kadar çeşitli sebeplerle sessiz kalmış taciz mağduru kadınları tetikledi. O güne dek konuşmamış olan hocalar konuşmaya başladı. Bu da öğrencilerin basıncıyla oldu. Bir odada yaptığımız ortak toplantıda yaş grubu çok enterasandı: 45 yaşında olan hoca da vardı, 30 yaşında olan da, 19 yaşında öğrenci de… Ve hepsi de hocanın tacizine maruz kalmıştı. Öğrenciler eylem kararı aldı, hocayı deşifre ettiler. Hoca uyarı aldı, okuldan atılmadı ama verdiği derslerin sayısı azaltılmıştı.”

Profesör erkeğin tacizi nedeniyle travma yaşayıp okulu terk etmek zorunda kalan ya da tez hocasını değiştiren öğrenciler olduğunu bu olayın ardından öğrenmişler. Koca fakülte sistematik tacize yıllarca göz yummuş. Seyhan taciz vakalarının uzun süre ifşa olmamasını iki noktaya bağlıyor:

“Birincisi, toplumsal cinsiyet meselesinde çok bilinçli değildik. Yirmi yıl öncesiyle şimdi arasında fark var. Kadın hareketinin geldiği çok önemli bir nokta var. O zaman bir hocaya, ‘Sen beni taciz ediyorsun’ demek kolay değildi. Bu bilince geçmemiz zaman aldı. İkincisi de idarecilerin tavrı… Bölüm başkanımız eli sopalı bir kadındı ama ‘Kol kırılır yen içinde kalır, bölüm rezil olacak’ tavrı vardı. Ne yapıp ne edip o adamın bölüm başkanı olmasını engelledi mesela ama, ‘Kendi aramızda bunu halledeceğiz’ derdi. Benzer durumlarda idarecilerin durumu sahiplenmesi önemli…”

* İsimler değiştirilmiştir…