YAZARLAR

İran’ın 'acziyeti' Suudi-İsrail eksenini çok üzüyor!

Suudiler istiyor ki savaşa ABD ve İsrail girsin, kendileri de finansör ve borazan olsun, bu iş böylece bitsin! 8 yıl boyunca Saddam Hüseyin’in kimyasal silahlar da kullandığı İran’a karşı savaşını finanse ettikleri gibi! İran göstere göstere misilleme yapıp ABD’nin hışmını üzerine çekseydi alevleri uzaktan seyretmeyi isterlerdi.

İran’da nükleer programın öncülerinden Muhsin Fahrizade’ye düzenlenen suikastın ardından bütün gözler Tahran’ın olası yanıtında. Geçen altı günde İran “Suikast bir tuzak” diyerek ‘stratejik sabır’ çizgisinden çıkmadı. Hatta nükleer kısıtlamaları aşmayı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın ani denetimlerine son vermeyi öngören yasa tasarısı Meclis’ten geçip Anayasayı Koruyucular Konseyi’ne geldiğinde frene basıldı.

Tahran’ın önce saldırganların bulunması, istihbarat zaafiyetlerinin giderilmesi, bu arada diplomatik avantajın kullanılması, misilleme için hedeflerin belirlenmesi gibi özü itibariyle yanıtı zamana bırakan yol haritası ‘caydırıcı güç gösterisi’ bekleyen, hatta Hayfa Limanı’nın vurulmasını öneren radikal muhafazakâr kanatta kızgınlık yaratmış olabilir. Fakat asıl hayal kırıklığı Suudi medyasında yaşanıyor.

Okaz gazetesinden Tarık el Humayed, Türkiye ve Katar gibi suikastı kınayan ülkeleri yerden yere vururken, “Fahrizade Kovid aşısı için çalışmıyordu, atom bombasının babasıydı… Maktul mezhepçi bir bomba planlamıştı... Hayatını şeytani bir rejime adamış birinin ölümü nasıl kınanır?” diye sordu.

İranlı yetkililere göre Fahrizade’nin son projesi yerli Kovid test kitinin geliştirilmesiydi. İran Cumhurbaşkanlığı 5+1’le nükleer anlaşmaya (JCPOA) katkısından dolayı Fahrizade’ye madalya verilirken çekilmiş fotoğrafları ölümünden sonra paylaştı. İran açısından Fahrizade’nin profili bu! Ayrıca aynı dönemlerde nükleer çalışmalara başlayan İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore atom bombasına ulaşırken İran’ın bundan vazgeçtiğini hatırlatmak gerekiyor. İran’ın silah geliştirme programını sonlandırdığını CIA de 2003’teki raporunda teyit etmişti.

Suudilerin gazetesi Şark’ul Evsat’tan Abdulah bin Uteybi ise “İran rejiminin 40 yıllık terör stratejisinin bumerang olarak dönüp kendisini vurduğunu” belirterek “Fahrizade sivil değildi” diye yazdı. Yine Okaz’dan Muhammed Said “İranlı/Persli Fahrizade Türk/Osmanlı Fahri Paşa’dan başkası değildir… Osmanlı Arap atlıları tarafından mağlup edildiği gibi nükleer sarık da soyundan gelenler tarafından yenilecek” dedi.

Şark’ul Evsat’tan Nedim Kuteyş ise suikastı ‘vahşice, yasadışı, diplomasiyi zayıflatan girişim’ olarak niteleyen eski başkan adayı Bernie Sanders’ı hedef aldı: “Sanders’ın paylaşımı, ABD başta olmak üzere Batı’daki liberal aklın maruz kaldığı stratejik hafıza kaybının en açık ifadesidir ve İran canavarını evcilleştirebilecek diplomasi büyüsünün liberal anlatısını saran bir körlüktür.”

Kuteyş, suikastın bölgesel çatışmayı tetikleyeceği uyarısı yapan eski CIA Başkanı John Brennan’ı da şöyle iğneledi:

“İran, Kasım Süleymani'nin öldürülmesi karşısında Irak'taki bir dizi teatral tepkiden öteye geçmedi… İran bitkin, zayıf ve küçük düşmüş durumda.”

Şark’ul Evsat’tan Hazım Sağıye de “Suriye, Irak, Lübnan ve bizzat kendi toprakları içinde darbe üstüne darbe alıyor ve küçük düşürülüyor ama hiçbir karşılık vermiyor” ifadelerini kullandı.

Yani Suud’un kalemleri diyor ki “Vurun, çekinmeyin, savaş falan çıkmaz!”

***

ABD, İran’da rejim değişikliği için 40 yıldır bütün gizli operasyon kapasitesini kullanıyor. Amerikalılar İran’ı herkesten iyi biliyor. Arap gazeteciler ise zamanında “Yılanın başını küçükken koparacaksın” diyerek George W. Bush’un başının etini yiyen Kral Abdullah’ın fikrini zikrediyor. Gönülleri istiyor ki savaşa ABD ve İsrail girsin, kendileri de finansör ve borazan olsun, bu iş böylece bitsin! 8 yıl boyunca Saddam Hüseyin’in kimyasal silahlar da kullandığı İran’a karşı savaşını finanse ettikleri gibi!

İran göstere göstere misilleme yapıp ABD’nin hışmını üzerine çekseydi alevleri uzaktan seyretmeyi isterlerdi. Belli ki İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun suikasttan hemen önce Neom’da Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MbS) ile görüşerek Suudi Arabistan’ı ateşe attığı ve peşinen olası misillemenin menziline soktuğu gerçeğiyle pek ilgilenmiyorlar.

Riyad’ın bu işte parmağı olsun ya da olmasın İsrail, Suudi Arabistan’a uyanıkça bir tuzak kurmuş.

Kuşkusuz İran’ı merkeze alan gerilim siyasetinin geçmişi uzun. İsrail’i İran sınırlarına yaklaştıran açılımlar yapmanın risklerini kestirmek de zor değil. İsrail’in ilişkileri normalleştirmesinin sadece diplomasiyle sınırlı olmayacağını, İran’a yönelik operasyonlarda Körfez ülkelerinin adam devşirme, eğitme, yönlendirme ve planlamada birer üsse dönüşeceği aşikâr. Aynı şey İsrail’den bolca silah alıp Mossad’a kapılarını açan Azerbaycan için de geçerli. İran’ın Karabağ savaşında alarma geçmesinin bir nedeni de buydu.

İsrail kendisini tanıyan ülkeler sayesinde coğrafi yakınlık kazanırken İran da oyunun kurallarını değiştiriyor. Trump’ın azami baskı siyasetiyle İran’ın petrol gelirlerini sıfıra indirme hedefine yönelince İran da 2019’da örtülü operasyonlarla komşularına yakılacak ateşin sıçrama alanını göstermişti. Netanyahu’nun 22 Kasım’da Suudilerin proje kenti Neom’u ziyaretinden hemen sonra Husiler Cidde’de Aramco tesisini vurdu. Bu da İran hesabına bir uyarı ateşi sayılırdı.

Suudiler elbette tehlikenin farkında. Yoksa çoktan Netahyanu ile el sıkışmışlardı. Şimdilik alıştıra alıştıra gidiyorlar ve kendilerini ateşe atmak istemiyorlar. Eski Mossad Şefi Tamir Pardo 2014’te Riyad’ı gizlice ziyaret ettiğinde olay olmuştu. Sonradan ortaya çıktı ki gizli servisler arası servis ‘karanlıklar prensi’ Bender bin Sultan’ın zamanında başlamış. 2016’da emekli General Enver Eşki, bir yıl sonra da İstihbarat Şefi Halid bin Ali el Humeydan İsrail’i ziyaret etmişti. Netanyahu’nun ziyaretini de saklayarak hâlâ ilişkileri teyit edecek cesarette olmadıklarını gösterdiler.

Bir yandan da Suudiler ve dostları girdikleri tünelin varacağı yerin arz ettiği tehlikeleri bildikleri için müstakbel Başkan Joe Biden’ın mevcut siyasetten 1 milim sapmasını istemiyorlar. İsrail zaten korkunun orkestra şefi; “Sizin varsa yoksa yegâne düşmanınız İran” deyip duruyor. Öyle bir propaganda işliyor ki Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan’daki ölümlerin, yıkımların, trajedilerin hepsi İran yüzünden. Sanki ABD Irak’ı işgal edip dağıtmamış, İsrail Lübnan’ı harabeye çevirmemiş, Suudiler Yemen’i yerle bir etmemiş, Suriye vekâlet savaşıyla cehennemin dibine gönderilmemiş, IŞİD ve onlarca türevi Batı-Körfez blokunun müdahaleleri sayesinde hortlamamış!

Orta Doğu’da İran dahil herhangi bir rejimin sicil defterine teneşir olunmaz ama hiçbir olay neden-sonuç bağlamından kopuk gelişmiyor. Bölgeye müdahale oldukça İran da kendine nüfuz kanalları buluyor. Etki-tepki meselesi.

Middle East Eye’ın iddiasına göre Netanyahu, İran’ın nükleer tesislerine saldırıya destek için MbS’yi ikna etmeye çalıştı. Fakat prens tereddüt etti. Bunda hem petrol tesislerine saldırılarla gelen mesajların hem de “Trump bizi ateşe atacak, sonra Biden geldiğinde bizi korumayacak” öngörüsünün etkili olduğu anlaşılıyor. Belki bu teklif iki yıl önce gelseydi ‘kral yavrusu’ bu kadar tereddüt etmeyebilirdi. Bir de görüşmede Netanyahu İran'ı vurmaktan bahsederken ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo hiçbir taahhütte bulunmamış. Bu da Suudilerin ön cephede bırakılacaklarını sezmeleri için yeterli.

Kaynaklar Trump’ın arkasını sıvazlayıp milyarlarca dolar söğüşlediği MbS’de, Kaşıkçı cinayetinin peşine düşer diye ‘Biden fobisi’ başladığını aktarıyor. Bob Woodward’ın kitabı Rage’de geçen bir diyaloğa göre Trump, Kongre’de Kaşıkçı cinayeti nedeniyle gündeme gelen yaptırımları engellediğini belirterek “Onun kıçını kurtardım” diyor. Para para para!

***

İran da zorlayıcı bir süreçten geçiyor. Çok fazla ikilem yaşıyor. Radikal muhafazakâr kanat caydırıcılık inşa edilmezse İsrail’in ne Suriye ve Irak’taki saldırılarının ne de İran içindeki suikast-sabotajlarının duracağına inanıyor. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin temsil ettiği muhafazakâr-reformcu kanat ise Biden’la yakalanabilecek değişiklikler için fırsat yaratmak gerektiğini düşünüyor. Esasen kopuşu gerektiren ‘topyekûn direniş’ yerine ‘stratejik sabır’ kavramıyla müzakereye alan açan kişi, tepedeki karar mercii Ayetullah Ali Hamaney idi. Nükleer müzakereye onay veren de kendisiydi. Eğer Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani Bağdat’a gidip Haşd el Şaabi’ye, “Trump gidinceye kadar Amerikan güçlerine saldırmayın” dediyse bu da ‘stratejik sabır’ın bir parçası. Sonuçta İran; Yemen, Suriye, Irak, Lübnan ve Filistin hatta Afganistan’da vekil güçleri üzerinden ABD ve müttefiklerine hâlâ zarar verebilir. Bu otomatik olarak İsrail’i de frenler.

Muhalifleri takip ve ortadan kaldırmada pek mahir olan istihbaratın dış bağlantılı operasyonlar karşısındaki zaafiyeti, kurumlar arası kopukluklar, içeride ve dışarıda tökezlemelere yol açan refleks kaybı, ekonomik çöküş ve rejimin zorbalığından kaynaklı iç gerilimler İran’ı zor duruma sokuyor. Fakat bu, Orta Doğu’da oyun çevirme kapasitesini yitirdiği ya da tehditkar olamayacağı anlamına gelmiyor. Ki Middle East Eye’ın iddiasına göre İran, pazar günü doğrudan Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid’e “Fahrizade’nin ölümünden sizi sorumlu tutacağız” mesajını iletmiş. BAE Dışişleri bölgenin ateşe sürüklendiği endişesiyle suikastı kınamıştı. Kınamanın arka fonunda bir tehdit var. Ardından Bahreyn’den kınama geldi. İşte buralarda oyun böyle işliyor.

***

Trump döneminin stratejisi İran’da radikal muhafazakâr (Usulgarayan) palazlanmaya hizmet etti. Bu sene meclis seçimlerinde 291 koltuktan 221’i bu kanatlara gitti. Haziran 2021’deki cumhurbaşkanlığı seçiminde de reformcuların şanslarını tükettiği görülüyor. Yani Biden ile ABD yumuşarken İran’da Batı ile müzakereleri faydasız bulan çetin cevizleri karşısında bulacak. Muhafazakârlar Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki ayrımı Coca Cola ile Pepsi arasındaki fark kadar görüyor. Hatta Demokratları daha sinsi ve tehlikeli buldukları söylenebilir. Yaptırımların kaldırılması, JCPOA’ya koşulsuz dönülmesi, Devrim Muhafızları’nın terör örgütleri listesinden çıkartılması gibi bazı ciddi adımlar gelmezse müzakere yolunu açmak da kolay olmayabilir.

Süleymani’nin öldürülmesinde fail belliydi ve İran Amerikan üslerine 50 kadar füze atarak misilleme yapmıştı. Bu kez failin parmak izleri var ama “Ben yaptım” da demiyor. İran, ABD’deki geçiş dönemini dikkate alıp olası bir savaşı kışkırtmaktan kaçınarak Fahrizade suikastına farklı yaklaşım sergiliyor. Muhtemelen suikast Biden’le pazarlıkta önemli bir koza dönüştürülecek.

Biden 13 Eylül’de CNN.com’da çıkan görüş yazısında İran’ın koşullara sıkı bir şekilde uyması halinde anlaşmaya döneceklerini ve Trump’ın getirdiği yaptırımları kaldıracaklarını söylemişti. Dün New York Times’tan Thomas Friedman’a verdiği röportajda hâlâ aynı görüşte olup olmadığı sorulunca “Zor olacak ama evet” yanıtını verdi. Ancak Biden’ın ekibi, Obama döneminden farklı olarak müzakerelere sadece 5+1 değil İran’ın Arap komşularını da katmak istiyor. Komşular Trump’a söylettikleri koşulları bu kez doğrudan kendileri dayatabilecekler: İran Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’den elini çeksin; uranyum zenginleştirmeye son versin; balistik füze programını bitirsin!

İran son üç yılda çok fazla sıkıştırıldığı halde bunlara yanaşmadı. Haliyle zorlu bir süreç olacaktır. Fakat Biden bu çetin başlıklara el atabilmek için biraz suların durulması gerektiğini, bunun için de nükleer programın kilit mesele olduğunu vurguluyor.

Bu yaklaşımdaki temel mantık, müzakere olmaz da süreç çatışma zeminine kayarsa İran yıllar önce terk ettiği nükleer silah programına geri döner, bu da bölgedeki diğer ülkeleri atom bombasına ulaşmak için yarışa sokar. Böylece İsrail’in dokunulmazlığını bitiren dehşet dengesi kurulmuş olur!

Demokratlar bunu bu kadar netlikle söylemiyorlar ama durum budur.

 


Fehim Taştekin Kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.